Führer Recepler,Nemrut Zekeriyalar,

«ZULMÜNÜZ ARTSIN!!!...»

«Kuvvet ordudur! Düşmanlar milletimizi bağımsızlıktan mahrum etmek için evvela onu ordudan mahrum etmek çarelerine giriştiler, kumandanlarımıza ve subaylarımıza tecavüz etmeye başladılar. Ordumuzu tamamen lağvederek, milleti bağımsızlığını muhafaza için muhtaç olduğu dayanak noktasından mahrum etmeye teşebbüs ettiler. Herhalde ordu, düşmanlarımızın birinci taarruz hedefi oldu. Orduyu imha etmek için mutlaka subayları mahvetmek ve aşağılamak lazımdır. Bundan sonra milleti koyun sürüsü gibi boğazlamakta engeller ve müşkülat kalmaz.»

Bu sözler MUSTAFA Kemal Atatürk'ün...

«Sayın Başkan, mahkemenizin yargılama şekli TSK'ya hayasızca saldıranlara cesaret vermektedir. ... Unutmayalım; ordu milletin namusudur. Biz, önce şeref-sonra hayat anlayışıyla yetiştirildik. Er veya geç aklandığımızda, savcılar kendilerine Mustafa Kemal'in sözünde yer beğensinler!

«Ben tanık olmak istemediğim için tutuklanıyorum; ama vatan hainleri, biz şerefli Türk subaylarını karalamak için savcıların teşvikiyle tanık olabiliyorlar. Ben ifade vereceğim yeri, Türk milletinin şerefli kürsüsü olarak görüyorum. Onlar ise, garez ve intikamlarına tatmin kürsüsü... Ama ben terörist onlar demokratik gerilla...

«Benim evime rejimin teminatı polis, bir orduyla, kapıyı kırarız tehdidiyle giriyor, sahte evrak tanzim ediliyor. Tutuklandıktan sonra ailem sürekli rahatsız ediliyor. Babamın işyeri gasp ediliyor. Diğer taraftan bebek katillerinin ayaklarına savcılar gidiyor, bir kırmızı halı serilmediği kalıyor. Neden? Çünkü ben terörist, onlar barış elçisi...

«Türk milleti adına karar verdiğini söyleyen yüce heyet, acaba, Türk milletinin, teröristi subayına yeğlediğini mi düşünüyor? Türk yargısı, teröristi aklama, subayı aşağılama kurumu mudur?

«Bakınız, devrem Eren Teğmen dağda terörist kovalarken terör örgütü üyesi olmak şüphesiyle 6 ay tutuklu kalmıştır. Müteakiben tutuksuz yargılanmak üzere görev yeri Yüksekova'ya dönmüştür. Eren Teğmen, Atilla Albayımın savunmasında bahsettiği gibi Savcı Zekeriya Öz'ün «Şırnak'tan paketledim de getirttim» dediği teğmen ...»


Bu sözler de Silivri Nemrut Zekeriya Paşa Divanının 2'inci iddianame sanığı Mehmet Ali Çelebi'nin 24 Kasım 2009 günü mahkemede dile getirdikleri. Mehmet Ali Çelebi askeri liseyi birincilikle, Harp Akademisi'ni de dördüncülükle bitirmiş. Kara Kuvvetleri Komutanlığı'nda Kara Pilot Teğmen. 24 yaşında.15 aydır tutuklu.

14 yaşında girdiği askeri lisenin diplomasını Org. Hurşit Tolon'dan aldığını belirten Teğmen Çelebi, «Kendisinden almam benim için şereftir. Gurur ve onur duyuyorum» demiş ve eklemiş: «Yalnız bu husus savcılarımızın gözünden kaçmıştır. Hukuksuzca ek klasör göndermeye devam edeceklerse askeri lise diploma töreni CD'sini kendilerine verebilirim. Ne de olsa hazır bir örgütsel irtibat!..»

Mustafa Balbay en çok ne için sıkıştırılıyor: «Genç subaylar rahatsız...» haberi için...

E, genç subaylar «rahat» mı?.. Rahat olunur mu bu manzara karşısında?!?!..

Neresine yanarsınız, hangisine yanarsınız!.. Neye hayıflanırsınız!..
Mustafa Kemal'in sözlerine, tutuklu subayların durumuna bakıp, «bu nasıl uzak görüşlülüktür ki, 90 yıl sonrasını birebir, aynen görmüş» diye mi... «Pes!.. Tarih bu kadar mı tekerrür edermiş...» diye mi...

Yargının düştüğü zavallı konuma mı...

Dağda terörist kovalarken 6 ay süreyle tutuklanıp, sonra yine aynı Yüksekova'ya terörist kovalamaya gönderilen Eren Teğmen'e mi yanarsınız...

Yoksa onu «paketleyip» getirtmekle övünen onursuza mı, onun sözüm ona iddianamesinde olmayan hususları bile iddia diye yaratıp çarşaf çarşaf yayınlayan, ama bu savunmaların tek satırını bile vermeyen alçaklara mı küfredersiniz...

Ya da Mustafa Kemal Atatürk'ün ordudaki halefi iken Dolmabahçe pazarlıklarına girişip, bir milyarlık arabaya fit olan dört yıldızlılara mı acırsınız...


Genç subayların rahatsız olduğunu söyleyen, Atatürk'ün ordudaki bir başka halefi: Hilmi Özkök... Kime söylemiş: Başbakana... Balbay'ın yaptığı sadece bunu yazmak!...

Hilmi Özkök'e de acıyabilirsiniz.

5 bin 800 sayfalık Nemrut Zekeriya iddianamesinin beş bin sekiz yüzünü de satır satır okuyup kendi dilinde rapor yazan, elin İngiliz'i Gareth Jenkins bile görmüş vaziyeti:

«Tayip Erdoğan ... bu öğrenci katsayısı meselesinde Danıştay'ın yürütmeyi durdurma kararını ideolojik olarak niteledi. Ama Ergenekon söz konusu olunca «adalete güvenmemiz lazım» diyor. Burada çifte standart var» diyor.

Jenkins bile Nemrut Zekeriya iddianamesini çok iyi kavramış. Diyor ki:

«Gerçekten böyle bir çete var mı? Hiçbir zaman anlaşılamayacak. Suçsuzlar içeride kalacak, suçlular serbestçe ortalıkta dolaşacak. İşin bu tehlikesi var. Zaten herkes de bundan şikayet ediyor. Bakın, bu dava er veya geç düşecek. Düşmezse AİHM'den dönecek. Bu yüzde yüz kesindir. Kimsenin şüphesi olmasın. Zaten iddianame şaka gibi. Beş yaşında bir çocuk bile bunu ciddiye almaz..»

Ve Jenkins «Taraf» ı da gayet iyi çözümlemiş:

«Yöneticisi eski solcu. İntikam almaya çalışıyor. Yarın TSK kansere çare buldu diyelim. Taraf, hemen şiddetle karşı çıkar. Taraf yönetiminde TSK'ya karşı ciddi bir nefret duygusu var. Doğru olup olmadığına bakmadan ellerine ne gelirse yayımlıyorlar. Zaten umurlarında da değil. Yeter ki askere karşı olsun... Vur askere...» (Cumhuriyet, s. 12, Leyla Tavşanoğlu ile söyleşi, 6 Kasım 2009)

Jenkins'in Ahmet Altan'daki ordu nefreti, intikam tespiti doğru. Ama bir yabancı için ne kadar uzun görünürse görünsün, nihayet yirmi yıldır Türkiye'de yaşıyor. Yani 1989 öncesini; Altangillerin geçmiş darbelerde kıllarına dahi dokunulmadığını, dolayısıyla Ordu'ya bu kadar kin beslemeleri için, intikam almak isteyecek kadar nefret etmeleri için hiçbir özel nedenleri olmadığını bilmeyebilir.

Bu önemli de değil. Ama şu önemli. Atatürk'ün 90 yıl önce, bir yabancı olarak Jenkins'in bugün gördüğünü, Atatürk'ün bugünkü halefi İlker Başbuğ göremiyor mu da ikide bir, tıpkı başbakanı gibi, yargı da yargı diye geveleyip duruyor?!!..

Hitler Almanya'sında bile insanlar kendilerini «Berlin'de yargıçlar var» diye avutuyormuş. «Ankara'da (veya İstanbul'da) yargıçlar var» mı?!..

Ne yargısı, hangi yargı!!!?..

Ne demiş Nemrut Zekeriya, Yüksekova'da terörist kovalarken tutuklattığı, altı ay sonra da tutuksuz yargılanmak üzere yine Yüksekova'ya dönen Eren Teğmen için: «Şemdinli'den paketleyip getirttim.»

Yargı bu... Jenkins'in söyledikleri çok doğru; bu dava er veya geç düşer, AİHM'den döner. Ama birincisi, Atatürk'ün giriş paragrafı yaptığımız sözleri de bir kere daha gerçekleşmiş olur: «Orduyu imha etmek için mutlaka subayları mahvetmek ve aşağılamak lazımdır. Bundan sonra milleti koyun sürüsü gibi boğazlamakta engeller ve müşkülat kalmaz.»

Ayrıca, masum olduklarını Jenkins'in bile görüp bildiği onca insan aylarca, yıllarca yattıklarıyla kalır. İşi, yuvası dağılır.

Dahası... Memleketi PKK bölemedi, bölemez. Ama böyle böyle bal gibi bölünür, bölünüyor.

Ahmet Altan yaratığının alınacak hiçbir şahsi intikamı yok. Kılına dokunulmadığı gibi, bir saniye dahi nezaret yüzü bile görmedi. Değil aylarca tutuklu kalmak... Hele hele değil işkence görmek...

Ama o teğmenlerin, o yüzbaşıların, o binbaşıların, albayların, Balbayların, Haberalların, diğerlerinin ve onların çocuklarının, torunlarının ve ezcümle, Silivri Nemrut Zekeriya Divanı konusunda bırakınız başka örneği, İngiliz Gareth Jenkins gibi düşünen bu ülke insanlarının, bütün bu olup bitenleri düğün dernek saymayacakları çok açık.

ÇÜNKÜ:

Ne diyor yabancı sözüm ona demokrat, ülkesinde demokrat dışarıda emperyalist yabancı ve onun içerideki alçak işbirlikçisi: Atanmış seçilmişe, asker sivile tabidir.

En «can alıcı» noktada bu. Atanmış seçilmişe tabidir ne demek: Atanmış (mesela müfettiş, mesela savcı, mesela yargıç...), seçilmiş ne derse onu yapacak; seçilmişin hırsızlığını görmeyecek, görse bile alkışlayacak... Sivil «öl!!!..» deyince Asker ölecek. Başka hiçbir şeye karışmayacak, ağzını hiç açmayacak... Afganistan'a git, Lübnan'a git, Kosova'ya git, Somali'ye git, nihayet Cudi'ye git demek, «git öl» demek. Zaten bizim en iyi ihraç malımız da askerimizmiş ya..

Yani sivil siyasetçi, savcıya hakime

«Zahit Akman'a, Deniz Fenerine dokunma, İsmailağa cemaatine dokunma, Abdullah Gül'e dokunma; sen sadece Ergenekonla, askerlerle, subaylarla, Dursun Albayla, Mehmet Ali Teğmenle, Eren Teğmenle, Ordu'yla uğraş. Yoksa yakarım...»
diyeceksin. Sonra aynı subaylara «asker sivile, atanmış seçilmişe tabidir» herzesiyle «git, benim istediğim yerde öl» diyeceksin.

Sen hem laik cumhuriyeti İslam Cumhuriyetine dönüştürmeye, yani bal gibi darbe yapmaya kalkacaksın; hem bu nedenle hakkında dava açan savcıya, davaya bakan yüksek mahkemeye, arkana dünyanın bütün Hıristiyanlarını alıp «yargı darbesi... beni kapatamazsın» diye dayılanacaksın; hem de Balbay, Özkök'ün Führerine söylediğini, yani genç subayların rahatsız olduğunu yazınca «vaaay, bana darbe haaa...» diye, Özkök'ü değil ama hem Balbay'ı hem genç subayları zindana atacaksın.

Hem «öl» diyeceksin, hem Cumhuriyetle birlikte tasfiye edeceksin, hem ortada fol yumurta yokken, dağdan paketleyip tutuklayacak, hem de asker konuşmaz, sus bakim diyeceksin.

Ölmesi istenen adam, niye öleceğini sorar Führer Paşa!!!... Ölmesi emredilen adam, bunun gerekçesine inanmak ister Führer Sultan!!!... Can onun!.. Seninse can derdin yok!.. Hırsızlık meselesinde de dokunulmazlığın var. Bekara karı boşamak kolay!..

* * *
İlker Bey,
Bunun adı hukuka saygı değildir. Çünkü bu, hukuk değildir. Dolayısıyla zatıaliniz de bu bölünmeden, bu kamplaşmadan, bu öfke birikiminden, kendini ülkenin tapu sahibi sanan Führer Gürcü Recep kadar, Nemrut Zekeriya kadar sorumlu olacaksınız korkarım.

Çünkü sadece Soros nam gavur değil Führer Sultan da, Nemrut Zekeriya da askeri sadece ölüme mahkum ihraç malı olarak görüyor. Zatıaliniz de, serbest bırakılınca yine Dağ'a hain kovalamaya gönderdiğiniz teğmenin, terörist kovalarken «darbeci... terörist» diye tutuklanmasına güya hukuka saygı adına onay veriyorsunuz.


Bari SUSUN!!!...

Çünkü, açık anlamını Atatürk'ün yazının başındaki sözlerinde bulan, dolayısıyla hukuktan başka her şey olan bu davada hiç kimse, hiç kimsenin vicdanını «hukuk» yavesiyle kandıramaz!..

Çünkü sadece Eren Teğmen, Mehmet Ali Teğmen, Haberal Hoca, Balbay dostum mağdur olmakla ve bu yüzden isyan etmekle kalmıyor; ben de isyan ediyorum; çünkü mantığım, aklım ve vicdanım isyan ediyor.

Anneannem yaşayıp bunları görse, bu isyanı yaratanların tamamına «Ömrünün geri kalanında vicdanın seni bir saniye dahi uyutmasın» anlamında şöyle beddua ederdi:
«Gözünüzü kırpamayasınız emi!..»
Ya da yaşasaydı Mustafa Abim (Ekmekçi)... O da iki kelimeyle bitirirdi işi:
«ZULMÜNÜZ ARTSIN!!!...»

Ali TARTANOĞLU
This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.
http://www.heddam.com/

Add a comment

ABD Dışişleri : Gül'ü Biz Yetiştirdik

* ABD Dışişleri Bakanlığı’na bağlı Eğitim ve Kültürel İşler Bürosu’nun İnternet sitesinde, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Amerikan Dışişleri Bakanlığı bursu ile yetiştirilmiş dünya liderleri arasında gösterildi!
* SİTEDE, “Sürdürülebilir ağ oluşturma” başlığı altında “Amerikan Dışişleri Bakanlığı, eski ve yeni mezunlarının, küresel toplumun oluşumu yolundaki çabaları için daimi destek sunuyor” deniliyor.
* ECA’nın dünya çapında mezun sayısının bir milyonun üzerinde olduğu, bunlar arasında Nobel ödülü olan 40 kişi ile eskiler de dahil 300’den fazla devlet ve hükümet başkanı bulunduğu açıklanıyor.

Add a comment

Devamını oku...

Yeğeninin RTÜK'de daire başkanı olmasını Abdulah Gül istedi

Aydınlık dergisi, iktidar sahiplerinin ses kayıtlarını yayınlamaya devam ediyor. Bu hafta yayınlanan 5. ses kaydında,

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek ile üst düzey bir RTÜK yöneticisi arasındaki telefon konuşması, Abdullah Gül'ün yeğeninin RTÜK'te nasıl daire başkanı olduğunu ortaya çıkardı. Yeğeninin daire başkanı olmasını bizzat Abdullah Gül istedi, Gökçek de bu isteği RTÜK'e iletti. Gökçek'in konuşması, Abdullah Gül'ün yalan söylediğini de gözler önüne serdi. Gül, yeğeninin daire başkanlığına atandığından haberinin olmadığını söylemişti.

Aydınlık dergisinin son sayısında yayımlanan bu ses kaydı, RTÜK'te büyük tartışmalara neden olan usulsüz atamanın perde arkasını ortaya çıkardı. Melih Gökçek ile üst düzey bir RTÜK yöneticisi arasında yapıldığı anlaşılan görüşme, Halil İbrahim Gül'ün RTÜK'te daire başkanı yapılmasını, bizzat amcası Abdullah Gül'ün istediğini ortaya koydu.

Abdullah Gül'ün yeğeni Halil İbrahim Gül, 2002 yılında RTÜK'te çalışmaya başladı. 2004 yılında ise RTÜK Araştırma Geliştirme Dairesi Başkanlığı'na atandı. Gül'ün RTÜK'te çalıştığı iki yıl, "uzman denetçi" kadrosuna alınması için yeterli değildi.

Ancak Halil İbrahim Gül, "uzman denetçi" olmadan daire başkanı yapıldı. Atama bu yönüyle tartışmaları da beraberinde getirdi. Meclis'e soru önergeleri verildi, davalar açıldı… Abdullah Gül ise atamadan haberinin olmadığını söylüyordu. Ortaya çıkarılan ses kaydı, Gül'ün gerçeği söylemediğini de gözler önüne serdi.

Ulusal Kanal - 23.11.2009
http://www.ulusalkanal.com/
Add a comment

Son Yazılar