Devrim Ulusal Bir Kavramdır

Bu makale içeriğinin, amacının ve ele alış şeklinin doğru anlaşılabilmesi için tümünün okunmasını öneririz...

Türkiye yanıyor... Bir taraftan toplumun «ordu imajı» yakılıyor. Bir taraftan da terör ve terörist «kavramı yakılarak» toplumun vatan, millet, devlet algısı tahrip ediliyor. Bütün kavramlar karman çorman... Silahsız savaşıyoruz. Toplum bunlarla boğuşurken; açılım, asimetrik psikolojik savaş, suikast iddiaları, kozmik oda, devlet sırrı tartışmaları, bizi tanımı ve boyutları belli olmayan bir savaşa sürüklerken AKP'nin, Kürtçülerin, ikinci cumhuriyetçilerin, «Soros çocuklarının» dönüp dolaşıp buluştuğu bir nokta var: «Karşı devrimcilik» Tüm bu ateşe vermenin tek bir amacı ve derdi olduğu ortaya çıkıyor: «Türk devrimi»

AKP'nin Tanıtım ve Medyadan Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik,

«Biz, Cumhuriyetle birlikte gayrimüslimleri, Kürtleri, Alevileri, köylüleri ve dindar insanları ötekileştirdik»

diyor. Bu ifadeyle «sistemin» Türkiye'de neyi «demokratikleştirmek» istediği ortaya çıkıyor. Türk devrimi «değiştirilerek» yıkılmak isteniyor. «Kürt açılımı» ile Türk devriminin ezeli karşı devrimcileri, İslamcılarla Kürtçüler, Türk devrimini ve kazanımlarını yıkmak istiyorlar. Yaptığımız tartışmaların özü budur.

Türkiye 2009'da, belki de hiçbir zaman olmadığı kadar yoğun bir şekilde Kürt sorununu tartışmıştır. Daha önceki tartışmalardan çok daha yoğun olmasının nedeni, bu defa tartışmanın devletin çıkarları gereği değil, devletin parçalanması amacına uygun olarak yapılmasıdır. Yani tartışmanın bir tarafı, yani hükümet ve DTP/PKK el ele verip Türkiye Cumhuriyeti ulus-devletini parçalamak için çabalamaktadır. İşin en acı yanı ise, hükümet/DTP/PKK'nın bu tartışmayı çok yanlış bir söylem ile yürütüyor olmasıdır.

En tuhaf söylem, Abdullah Öcalan'ın Kürdistan'ın Atatürk'ü olarak gösterilmesidir. Bu söylemin, en belirgin bir ifadesi, Kürtçülerin yayın organlarından biri olan, Rizgari (Kurtuluş) dergisinin internet sitesinde, Sedat Günçekti imzasıyla 9 Aralık 2006 tarihinde kendisini göstermiştir. Yazının başlığı, ortaya atılan hatalı söylemin en net biçimidir: «Abdullah Öcalan: Yaşayan Atatürk». Bu hata 2009 yılında Kürt açılımı tartışmalarında da yapılmıştır: «Kürdistan'ın Atatürk'ü Abdullah Öcalan'dır» ya da «Sizin için Atatürk ne ise bizim için de Öcalan odur.» Hüseyin Çelik'e göre devrimin ötekileştirdiği Kürtlerin söylemi bu.

Öcalan avukatları aracılığı ile fikrini ilan etmiş:

«Bunlar Mustafa Kemal'i anlamıyorlar, Mustafa Kemal'e de Çılgın Türk diyorlar. Bu Mustafa Kemal'e hakarettir, çirkinliktir. Mustafa Kemal hiç de çılgın değildir. Tam tersine tamamen rasyonel ve gerçekçidir. O dönemin koşulları nasıl hareket etmeyi gerektiriyorsa öyle hareket etmiştir. Akıllı hareket etmiştir. Mustafa Kemal'in siyaseti, yöntemi, ortadadır, bellidir. Bugün yaşasaydı nasıl hareket edeceğini Atatürkçü geçinenler kendilerine sormalıdırlar. Cumhuriyeti, Atatürk'ü seviyoruz diyorlar fakat O'nun yaptıklarını veya yapacaklarını yapmıyorlar. Atatürk yaşasaydı yapacakları belliydi.»

Ötekileştirilmiş Kürtlerin yayın organının yazarı Günçekti bu cümlelere çok kızmış,

«Bravo. Atatürkçü dediğin böyle olmalı işte... Kürde, Ermeniye, (buraya dikkat) Elen'e hayatı zindan eden, her türlü farklı sesi kanla bastıran bir ırkçı diktatör ancak bu denli haklı ve mazur gösterilebilir»

demiş. Göbbels'in «Kürtleri ötekileştirdik» ifadesine ne kadar paralel bir mantık değil mi?

Öcalan devam etmiş:

«Türkiye'nin zaten tarihi düşmanları var, kuşatılmış durumda. Ermenistan'ı var, Yunanistan'ı zaten var. Gürcistan bile buna dahil edilebilir. Benim komployla Türkiye'ye teslim edilmemdeki amaç bu kuşatmanın Kürt ayağını oluşturmaktı. Fakat ben bu planları zaten biliyordum ve gördüm, ona göre tutum belirledim ve daha önce Mustafa Kemal'in yaptığını bugün yaparak bir ölçüde bu planları boşa çıkardım. İngilizler bu nedenle bana da kızgındırlar.»

Günçekti daha da kızmış:

«Atatürk, Emperyalizmle ve İngilizlerle işbirliği yapmasaydı, Türkiye cumhuriyeti diye bir devlet acaba yeryüzünde olur muydu? Öcalan Türk tarih tezinin bilinen yalanlarını allayıp pullayarak, Türklere biraz daha yaranmak istiyor. Ve yine çok komik bir şekilde kendisini Atatürk'le özdeşleştirerek, demek istiyor ki, ben yaşayan Atatürk'üm.»

Hangi cümle doğru, hangisi yanlış, sonuç ne? Önce sonuç: Bu söylem, yani yazarın çok kızdığı söylem, «yeni Atatürk fikri» Kürtler ve Kürtçüler arasında yaygınlaşmaktadır. Bu söylem, 2009 yılında Kürt açılımı tartışmalarında, Atatürk'ün liderliğini yıkmaya hizmet edeceği içindir ki AKP'nin de hoşuna gitmiştir ve hükümetin komprador kalemleri de bu söylemi yaymaya başlamışlardır. Yani APO'nun yeni lider olması, Atatürk Türk milliyetçisi olduğu için Kürtlerin işine, Atatürk laik bir devrimci olduğu için de İslamcıların işine gelmiştir. 1920'lerden bu yana el ele vermiş iki karşı-devrimci odak yine karşımızdadır.

Bu söylem karşısında ortaya çıkan bu ikili durum, Türk devriminin ikili karakterinden kaynaklanmaktadır: Türk devrimi bir yandan feodal bir toplumdan burjuva bir toplum modeline geçişi sağladığı için ulusal iken, ümmet toplumundan çağdaş topluma geçişi sağladığı için de laiktir. Bu yüzden de devrimin ilk günlerinden bu yana, iki tür karşı devrimci olmuştur: Devrimin ulusallığı ile sorunu olan Kürtler ve devrimin laikliği/çağdaşlığı ile sorunu olan İslamcılar.
Bu karşı devrimciler, her zaman Batı parantezine girerek işbirliği yapabilmişlerdir. 2009 yılındaki Kürt açılımı bu işbirliğinin sadece bir örneğidir.

Sonuç budur ya da en azından ulaşılmak istenen budur. Peki APO'nun sözleri ve giderek «Kürdistan'ın Atatürk'ü» söyleminin yanlışı nerededir? Burada, Mustafa Kemal bir ulusal devrim lideri olduğu için devrimin tanımına girmek gerekmektedir:

Devrim ulusal bir kavramdır. Klasik diyalektik şemaya göre, feodal-ümmet toplumundan kapitalist-ulusal topluma geçiş devrimlerle gerçekleşir. Şemanın daha alt aşamalarında devrim gerçekleşmez. Yani, feodal-ümmet toplumu ilkel toplumun devrilmesiyle kurulmamıştır. Kuşkusuz orada da bir sınıf savaşımı mevcuttur; ancak orada sınıf savaşımı devrime değil evrime hizmet etmiştir denilebilir. Bu yüzden devrim ulusal bir kavramdır. Çünkü devrimler ulus inşa ederler, ulus-devlet, üniter devlet kurarlar.

Klasik aşamanın daha sonraki adımı sosyalist toplumdur, bu da bir devrimle gerçekleşir; ancak, sosyalist devrim mutlaka burjuva bir toplumda gerçekleşmelidir. Aksi halde sosyalist devrimin, devrimci kıvılcımı çakılmamış olur. Çünkü, sosyalist devrim, burjuva toplumun çelişkilerinin anti-tezidir. Buradan şu tez çıkmaktadır: Devrim sosyalist de olsa ulusaldır. Çünkü sosyalist devrimin içinde gelişeceği toplum, ulusal bir yapıdır. Sosyalist devrimin sorunu, toplumun ulusal olması değil; burjuva olmasıdır.

PKK'nın bu anlamda devrimci olması mümkün değildir ki APO, Mustafa Kemal olsun, yani bir ulusal bir devrimin lideri olsun.

Çünkü Kürtler, feodal ümmet toplumunun özelliklerini taşırlar. Ama bu Türkiye Cumhuriyeti'nin yapısının bir parçasıdır, Kürtlerin kendilerine has bir özelliği değil. Zira, Türkler arasında da feodal-ümmet toplumundan çıkamamış insanlar vardır. Kaldı ki, Kürtler bu özelliklerinden şikayetçi de görünmemektedirler. Hangi Kürtçü yazarın, Türk devriminin toprak reformu sorunuyla ilgilendiği görülmüştür?!!.. Türk devriminin toprak reformunu gerçekleştirememiş olması Kürtçülerin işine gelmektedir. Bu da onların feodal-ümmet toplumunun çelişkilerinden rahatsız olmadıklarını göstermektedir ki, bu durumda devrimci bir hareketten bahsedilemez. Kürtler, feodal yapıyı, ağalık sömürüsünü devirmek istememektedirler. İsteselerdi DTP onların temsilcisi olamazdı. Bu yüzden Kürt açılımı bir devrimci hareketin sonucu veya bir parçası değildir.

Türk devrimi diğer iki özelliğinin yanı sıra bağımsız bir devrimci harekettir. Bu hareket başarıya ulaşamasaydı da sonuna kadar bağımsızlığını koruyacaktı. Bunu kaydettikten sonra APO'nun sözlerini hatırlamakta yarar var:

«...Benim komployla Türkiye'ye teslim edilmemdeki amaç bu kuşatmanın Kürt ayağını oluşturmaktı. Fakat ben bu planları zaten biliyordum ve gördüm, ona göre tutum belirledim ve daha önce Mustafa Kemal'in yaptığını bugün yaparak bir ölçüde bu planları boşa çıkardım. İngilizler bu nedenle bana da kızgındırlar.»

Bu sözleri ile APO, hareketin bağımsız olduğunu ve bu hareketin lideri olarak kendisinin de bağımsız olduğunu ima emekte, bu suretle kendisini Mustafa Kemal'e benzetmektedir. Türkiye'nin başının, Batılı eller marifetiyle, Yunanistan'la, Ermenistan'la dertte olduğu doğrudur. Kendisinin bu dert zincirinin Kürt halkasının başı olarak atandığı da doğrudur. Ancak yanlış olan şu ki, APO bu atamadan şikayetçi değildir. Olabilmesi de mümkün değildir zaten. Lojistik desteğini tamamen ve en başından beri Batı'nın sağladığı bir hareketin lideri; Türkiye yararına, bağımsız bir duruş sergileyerek Batı'nın oyununu bozmaz.Bozamaz. Öyleyse PKK bir devrimci hareket de olamaz, APO da Mustafa Kemal'e benzeyemez. Bu söyleme böyle bir anti-tez gerekir. Bu anti-tezin gelmesi de doğaldır. Çünkü bilimseldir, rasyoneldir.

Hâlbuki APO'nun bu dediklerine çok kızan Rizgari yazarı şunları demiyor muydu: «Atatürk, Emperyalizmle ve İngilizlerle işbirliği yapmasaydı, Türkiye cumhuriyeti diye bir devlet acaba yeryüzünde olur muydu? Öcalan Türk tarih tezinin bilinen yalanlarını allayıp pullayarak, Türklere biraz daha yaranmak istiyor. Ve yine çok komik bir şekilde kendisini Atatürk'le özdeşleştirerek, demek istiyor ki, ben yaşayan Atatürk'üm.»

Bunun bilimsel, rasyonel bir karşı duruş, bir anti-tez olmadığı ortadadır. Yine kelime kelime inceleyelim:

Apo'nun kendisini Atatürk'e benzeterek komik duruma düştüğü doğrudur. Onun bu komikliğini tarihi gerçekler gözler önüne serer. Ama bu tarihin hangi satırı Mustafa Kemal'in emperyalizmle, İngilizlerle işbirliği yaparak devrimini başarıya ulaştırdığını yazar? Rizgari yazarı, resmi tarihin satırlarını çok okuduysa, Mustafa Kemal'in ölene dek İngilizlerle Fransızlarla tek bir ticaret anlaşması dahi yapmadığını yalanlayabilir mi? Ama kendisi apaçık yalan söylüyor.

Bilimsel bir tutarlılıkla oluşturulmamış bir dünya görüşüdür ideoloji, kirli bir ırmaktır; bu kirli ırmağa düşen mantıksızlaşır, akılsızlaşır ve giderek de militanlaşır. APO da, ona karşı çıkan yazar da, PKK ve DTP/BDP de zaten militandır da, bu ideoloji, bu mantıksızlık, militanlık demokrasiyle karıştırılıp toplumun hemen hemen her grubundan destek görürse ne olur?

Çok iyi bilinmelidir ki cevap, BÖLÜNMEDİR.

2009 yılında Kürt açılımı tartışmalarında bir gerçek su yüzüne çıkarılmıştır. Hepimizin bildiği bir başka söylem, «Birlikte savaştık, bu devleti birlikte kurduk» söylemi, yalanlanmıştır. Hem de bu resmi rakamlarla yapılmıştır:

Türksolu dergisinin 253. sayısında Gökçe Fırat, DTP Muş Milletvekili Sırrı Sakık'ın Çanakkale Şehitliği'ni gezerken yaptığı açıklamayı aktarıyor:

«Bu ülkede burada yatan şehitlerin ruhuna uygun bir cumhuriyet oluşturmak istiyoruz. Eminim ki, onların ruhu bizi izliyor. Burada şehit düşen Muşlusu, Şırnaklısı, Vanlısı, Gazianteplisi, İstanbullusu, Trabzonlusu hepsinin ruhu bizi izliyor. Hepsi diyor ki, bizim ruhumuzun şad olması için barışı ve kardeşliği savunun. Hepimize görevler düşüyor, Kürt'üyle, Türk'üyle. Demokrasiden yana olan herkese ortak bir vatan için ortak sorumluluklar düşüyor.»

Yani Sakık, bu devleti birlikte kurduk, diyor. Hüseyin Çelik ise devrimin Kürtleri ötekileştirdiğini iddia ediyordu. Genelkurmay rakamlarına dayanan çalışmasıyla Gökçe Fırat diyor ki:

«Çanakkale Savaşı'nda Osmanlı Ordusu'nun resmi kaybı 48 bin asker. Peki, bu 48 bin şehidimizin nerelerden gelip Çanakkale'de öldüğü biliniyor mu? Elbette biliniyor. Her bir şehidin, ana-baba adından tutun köyüne kadar kim oldukları biliniyor. Çanakkale'de kimler şehit olmuş? 48 bin şehidin 992 tanesi Güneydoğu'dan katılmış. Yani %2'si. Ama bu rakam da bizi yanıltmasın, bu 992 kişinin 502'si de Antep'ten katılmış. Mesela Sırrı Sakık'ın memleketi Muş'tan kaç kişi şehit olmuş? 7 kişi! Diyarbakır'dan 49, Van'dan 36, Siirt'ten 40, Mardin'den 7 kişi. Görüldüğü gibi rakamlar ortada: Kürtler pek Çanakkale'ye uğramamış! Kurtuluş Savaşı'nda durum farklı mı? Toplam 35 bin resmi şehidimiz var. Bunların 685'i Güneydoğu doğumlu. Oran olarak yine %2! Sırrı Sakık'ın memleketi Muş'tan katılım bu defa çok yüksek olmuş ki şehit sayısı 18!»

APO ne diyordu: Ben Mustafa Kemal gibiyim. Kürt hareketinin ele başı, Türk devriminin lideri Mustafa Kemal'e öykünüyor. Mustafa Kemal ulusal bir devrim yapmış, bu devrim için emperyalistlerle savaşmış, bu savaşa en az katılım Kürtlerden gelmiş, ama Kürt hareketinin lideri APO Mustafa Kemal'e benzediğini söylüyor.

Tekrar etmekte fayda var: Kürtler klasik şemaya uygun olarak, feodal ümmet toplumunu yıkmayı değil; tam tersine onunla barışık yaşamayı tercih etmiştir. Hatta Kürtler, yaşadıkları coğrafyada feodal ümmet toplumunu yıkıp ulusal burjuva bir devlet kuran devrime bile destek vermemiştir. Destek vermek bir yana, devrime ihanet etmişlerdir. Daha 1921'de devrimin ilk yıllarında Koçgiri'de isyan etmişlerdir. Türk devrimcileri emperyalistlerle savaşırken onların Truva atıyla da uğraşmak zorunda kalmışlardır. Kurtuluş Savaşı'nda, Doğu ve Güneydoğu'dan yaklaşık 2000 şehit çıkarken (ki bunların çoğu Antep'ten çıkmıştır); Gökçe Fırat'ın verdiği sayılarla, Kürtler Cumhuriyet'e, devrime karşı 1924 ile 1938 yılları arasında tam 11 kere isyan etmiş ve 17.000 isyancı ölmüştür.

Kurtuluş Savaşı'nda bölgeden 2000 şehit, devrime karşı isyanlarda bölgeden 17.0000 ölü.

Bu rakamlarla, tarihi materyalizmle de açık açık ortaya şu çıkıyor: Kürtler devrimci değiller, çünkü içinde bulundukları feodal yapıdan şikayetçi değiller; hatta şikayetçi olan ve bu yapıyı devirmek isteyen devrimcilere destek vermemiş ve onları arkalarından vurmuşlardır. Böyle bir toplumsal tabana sahip olan PKK da devrimci olamaz. PKK ancak Batı eliyle Türk devrimini devirmenin hareketi olabilir. Devrim «Kürtleri ötekileştirmemiştir.» Kürtler feodal toplumsal yapıları ile kendilerini Türk devriminin karşısında tanımlamışlardır. Bu anlamda APO da devrimci olamaz. APO, Mustafa Kemal'e benzeyemez. Çünkü devrim ulusal bir kavramdır.

Ama, bu benzetme söylemi, işe yarar. Çünkü, tarihi karşı devrim ortakları bu kez de bu söylem altında, yani Batı parantezinde birleşmiştir. İslamcılar yani AKP ile Kürtler, bu kez de Kürt açılımı adı altında karşı devrim faaliyetlerini gerçekleştirmektedir. AKP kısaltmasının bazı çevrelerce «Arap Kürt Partisi» olarak açılması boşuna değildir.

Sinan TARTANOĞLU - 01 Şubat 2010 - Heddam
http://www.heddam.com/#null

Sarigul2Mustafa Sarıgül köstebek mi ?

Talat Turhan’ın geçen şubat ayında çıkan “Küresel Çete” adlı kitabının 59-62. sayfaları arasında yer alan “Mustafa Sarıgül Köstebek mi? Sivil Örümceğin Ağında Yine Ne Oyunlar Oynanıyor?” ara başlığı, son dönemin kıymeti harbiyesi olmayan “önemli” siyasal aktörlerinden Mustafa Sarıgül’ün kimi bağlantılarının gözler önüne serilmesine, arka planının okunmasına yardımcı olacak cinsten..

Sarıgül’ün hiçbir CHP başkan adayının yapmadığı şekilde ABD’den icazet almak istemesi bir yana, durumun o kadar da masum olmadığını E.Kur.Yrb. Talat Turhan’ın analizi açıkça ortaya koymaktadır. Demek oluyor ki, Sarıgül, ABD’de bulunduğu üç haftalık 2004 Haziran’ındaki sürede bazı “kurslar”dan geçmiş… Tabii, bu ziyaret ve orada neler olduğu hala kamuoyunca merak ediliyor, son derece açıklanmaya muhtaç… Bu merakı giderecek olan açıklamalar yapacak olan da Sarıgül’den başkası değil..

Fetullah’ın Gerçek Yüzü

Türkiye’yi parçalamaya ve parçalarını ABD’ye bağlamaya çalışan, arkasında
küresel Sistem, elinde 100 milyar Dolar sermaye, siyasal arenada legal
birkaç partiye sahip olan, bölücü örgüt kadar tehlikeli ve daha organize ve
hatta daha kamufle bir örgütten söz etmek istiyorum. Burada Işık, Nur
Tarikatı adı altında, halka yutturulan “ayrı bir dinden” söz ediyorum. Gelin
bu örgütü birlikte inceleyelim.

Fetullah Gülen 1938 yılında Erzurum Pasinler İlçesi, Korucuk Köyünde doğdu.
Babası Ramiz Hoca cami imamı, annesi Rabia ise ev hanımıdır. 6 erkek, 2 kız
kardeşi vardır. Edirne’de 4 yıl vaizlik yaptı. Askerliğini Ankara Mamak ve
İskenderun da tamamladı. Daha sonra Kırklareli’nde 1 yıl vaizlik yaptı. 1966
yılında İzmir’e vaiz olarak atandı. 1971 yılında geçirdiği kovuşturmadan,
çıkan af kanunu ile kurtuldu. 31.01.1986 yılında İzmir Nüfus Müdürlüğü’nden
değişme sebebi ile aldığı 3881 kayıt nolu kimliğinde ismi “Fetullah” olarak
geçmektedir. Yani kendisinin ifade ettiği gibi ve pek çok yazıda geçtiği
gibi “Fethullah” değildir. Babası için “Sahabeleri cinnet derecesinde
seviyordu” demesine rağmen babası tek bir çocuğuna bile sahabeden isim
koymamış, aksine müslümanlarda rastlanmayan “Mesih” ismini koymuştur!
Fetullah’ın babasının diğer bir oğluna koyduğu isim ise 1913 yılında
Bitlis’te Kürt ayaklanmasını gerçekleştiren Şeyh Şihabettin ile Seyyid
Ali’nin dedeleri Arvasilerden Sıbgatullah’tı r. Ne tesadüftür ki, Fetullah
ın dedeleri Bitlis’in Ahlat bölgesinden kovulmuşlardır(!)
Fetullah Gülen Küçük Dünyam adlı kitabında “Bir kış içerisinde hafızlığımı
tamamladım. Hafızlığımı tamamladıktan sonra da talim ve tecvit okumak üzere
oturduğumuz…” Ne büyük yalandır. Konunun uzmanlarına göre, talim ve tecvit
hafızlıktan sonra değil önce öğrenilen iki ilimdir. Talim, Arapça harflerin
nereden çıktığını gösteren bir ders iken; Tecvit, harflerin mahreç ve
sıfatlarına uymak suretiyle Kur’an-ı Kerim’i hatasız okumayı öğreten bir
ilimdir. Emsile ve Bina ilmi, Talim ve Tecvit ilminden sonra öğrenilmesi
gerekirken, Fetullah bu ilimleri bu Talim ve Tecvit’ten önce öğrenmiştir.
Ona bu hataları yaptıran yani güya hafızlıktan sonra bu ilimleri kendisine
öğreten, Fetullah’ın evliya gibi gördüğü “imam babasıdır”.
1959 yılında vaizlik sınavına giren Fetullah Gülen, Diyanet İşleri
Başkanlığının Müşavere ve Dini Eserler İnceleme Heyetinin 196 sayılı
belgesine göre; Ayet-i Kerime’den zorlanarak ancak 6 alabiliyor, Kelam’da
ise daha da kötüsü ancak 5 alabiliyordu. 1966 yılında asaletinin tasdik
edilmesi için kendisinden bir risale istenir. Her türlü kaynaktan
yararlanması ve konuların uzmanlarına danışması serbesttir. Fetullah
Risalesini hazırlar ancak Risalesi baştan sona hatalarla doludur. Allah’ın
sıfatlarını bile eksik ve yanlış yazmıştır. 4 yaşında hafız olduğunu ve kimi
yerde 3 kimi yerde 4 kimi yerde de 5 yaşında namaza başladığını büyük bir
övünçle anlatan Fetullah Gülen, Risalesinden geçerli not alamaz. Bunun
üzerine Diyanet İşleri Başkanlığı 20 Mayıs 1966 yılında 27559 sayılı bir
yazıyla ikinci bir risaleyi daha istemek zorunda kalır. Her yerde Diyanetten
emekli olduğunu vurgularan F. Gülen 16.03.1990 tarihli hizmet belgesinde yer
alan bilgilere göre 20.03.1981 yılında istifa etmiştir.
* * *


Aksiyon Dergisinin 6-12 haziran 1998 sayılı nüshasında kendi ağzından ”
Allah aşkına ve lütfen bu raporu ibraz etsinler“ şeklindeki açıklamayla
Psikiyatri Kliniğinden aldığı raporu inkar ediyordu. Rapor : Eyüp Hükümet
Tabipliği, 27.02.1981 tarihinde Gülende gördüğü psikolojik bozukluklar
üzerine kendini Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi Psikiyatri Kliniği’ne
sevk etmiştir. Burada Uzman Doktor Müfit Uğur ekibi ile birlikte Gülen’in
şikayetleri doğrultusunda kendisine “Reaktif Ankisiyete Hali” teşhisini
koymuş, 20 gün istirahat vererek ilaçlarını düzenli olarak kullanmasını ve
tedavisini aksatmamasını istemiştir. Gülen’in hastalığının Türkçesi “Sürekli
olarak tekrarlayan korku”dur. Burada amacımız, hastalıkta ve tedavisi de
insanlar içindir, asla küçümsemek değildir. Fetullah Gülen’in kişiliğini ve
dünyasını anlamaya çalışmaktır.
Fetullah Gülen Küçük Dünyam adlı kitabında ailesinin iki taraftan da “Seyit”
olduğunu iddia ediyor.. Sonra kitabında böyle bir şey yazdığını unutmuş
olacak ki Nevval Sevindi’nin 1997 basımı “Fetullah Gülenle New York Sohbeti”
adlı kitabın 23. sayfasında ailesinin iki taraftanda Şerif olduğunu söylüyor
Nevval Sevindi nin kaleminden F. Gülen, soy ağacı olarak bir yandan Kürt
kökenli Selahattin Eyyubi’ye, diğer yandan Hz Ali’ ye dayanıyor” iddiasıyla
Şerifliği de sahipleniyor.
* * *
Fetullah Gülen, önce Abdulfettah Şahin daha sonra M. Fetullah Gülen adıyla
yazdığı ve T.Ö.V yayınlarından çıkan ve pırlanta kitap serisi olarak
sınıflandıran, “Ölçü ve yoldaki Işıklar” adlı kitabında kadınları üç gruba
ayırıyordu:
“Üç çeşit kadın vardır. Sokak kadını, zevk kadını, ev ve hizmet kadını.
Hafif meşrep sokak kadını çamura düşmüş bir cevhere benzer. Zevk kadını
gözbağcı iblislere… Ev ve hizmet kadını ise sonsuzluk soluklayan cennet
hurilerine.. .”.
Fetullah Gülen, kadınları bu şekilde sınıflandırırken, ikinci dirilişi
gerçekleştirmek amacıyla faaliyet gösteren ışık evlerinde kalan gençlere
sabah namazından sonra, elleri aşağıya doğru çevrilerek, şu dua
yaptırılıyordu: “Allahümme ecirna min şerri nisa, Allahümme ecirna min
belain nisa, Allahümme ecirna min fitnetin nisa.” Yani Türkçeleştirirsek;
“Allahım kadınların şerrinden, Allahım kadınların belasından, Allahım
kadınların fitnesinden bizi koru ve esirge.” Fetullah, gerek dini
düşüncelerinden gerekse prensiplerinden dolayı kadınlarla muhatap olmuyordu.
Hatta bu durumu kendisi Küçük Dünyam adlı kitabının 111. sayfasında şu
sözlerle anlatır: “Bu arada İmam Hatip Okulunun yapımına başlandı. Taban
döşemelerini toplamaya Ali Rıza Güven Beyle ikimiz gittik. İstemediğim halde
bir kadınla da muhatap olmak zorunda kalmıştık…”
Hz. Muhammed’in öve öve göklere çıkardığı sahabelerinden ancak 10’una
cenneti müjdeleyebiliyorken, Fetullah Gülen arkasındaki tüm cemaatine bu
müjdeyi verebiliyor! Fetullah Gülen kimdir? Mürşit mi, Müçtehit mi yani din
yenileyicisi mi yoksa yeni bir dinin peygamberi mi? Fetullah Gülen, 25.Ocak
1995 tarihinde Sabah Gazetesi’nden Nuriye Akman ile yapmış olduğu söyleşide
bir rüyasından (!) bahsediyor, haşa sanki Allah’ ın Özel Kalem Müdürü
edasıyla cemaatına top yekün cenneti müjdeliyor “Ben cehennemin önünde
kollarımı açmış, sel gibi akan insanları durdurmaya çalışıyorum. Sonunda
dayanamadım, kenara çekildim. Vallahi bu cemaatten hiç kimse onların içinde
yoktu”. Gülen, bu rüyasını açıklarken haddini de aşarak Allah’ın insanlara
adaletsizlik yaptığını da ima ediyor, Allah’ın cehenneme atılmak üzere yola
çıkardığı insanların cehenneme atılmasına mani olamaya çalışıyor, bu arada
yorgun düşmesinin ardından bir bakıyor ki, cehennemlikler arasında
cemaatinden hiç kimse yok! Bir de bunu yeminle söylüyor!
* * *


Fetullah’ın “Küçük Dünyam” kitabında sık sık adı geçen Salih Özcan kimdir?
Salih Özcan; MSP nin milletvekillerinden dir. Rabıtanın Türkiye
temsilcisidir. Rabıta’yı küresel Sistem kurdurtmuştur. Dünyaya sözde Şeriat
(ki bu şeriat Kur’an şeriati değil dinciliktir) düzenini yaymak için
kurulmuş, merkezi İngiliz Suudi Arabistan’da bulunan bir örgüttür ve
arkasında Amerikan petrol şirketi Aramco vardır. Rabıta dünya ülkelerine
dincilik düzenini yaymak için her yıl tonlarca altın ve milyarlarca dolar
harcar. Bizim bazı aklı evveller ise Amerikalara kadar gidip Clinton
hazretleri(! ) ile baş başa kaldıktan sonra “Beni desteklemezseniz şeriat
gelir” gibi vecizeler yumurtlamıştır. Sanki Türkiye’ye dinci (dindar değil
dinci, bu farklılıklara dikkat edelim) yönetimin gelmesi Amerikan
çıkarlarına tersmiş gibi. Amerika’nın “Laiklik bizi ilgilendirmiyor”
şeklindeki açıklamaları ile bu konudaki tavrını zaten ortaya koymuştur.
Çünkü kucağına oturttuğu uysal yönetimler incelenecek olursa, Suudi
Arabistan örneğinde olduğu gibi dinci Devletlerdir.
* * *
Yazıma, Fethullah’ın Gerçek Yüzü adlı kitaptan bir alıntı yaparak devam
etmek istiyorum “1922 yılında, Mustafa Kemal Atatürk, Konya’ya yaptığı
ziyarette bir medreseye gittiğinde, orada bulunan bir molla, medreselerin
sayısının artırılmasını ve medrese öğrencilerinin askere alınmamasını rica
eder. Bunun üzerine kendini tutamayan Atatürk, özellikle bu askere alma
düşüncesine karşı olan mollaya kesin bir ifadeyle şöyle cevap verir:
“Ne o, yoksa sizin için medrese, Yunanlıları mağlup etmekten, halkı zulümden
kurtarmaktan daha mı değerlidir? Millet kan içinde yüzerken, halkın en iyi
çocukları cephelerde döğüşür, yurt için canlarını feda ederken, siz burada,
genç sapasağlam delikanlıları besiye çekmişsiniz! Bu asalakların askere
alınmaları için hemen yarın emir vereceğim…”

Atatürk’ün bu yanıtı karşısında yüzleri kızaran mollalar ona hiçbir şey
söyleyemezler. Zaten Atatürk de onlara bir şey deme fırsatı bırakmadan
burada yapacak işimiz kalmadı” diyerek ayrılır. Medreseden ayrıldıktan sonra
yanındaki Sovyet Rusya elçisi Aralov’a otomobilde şu açıklamayıyapar “Savaş
sona erince onlarla daha ciddi konuşacağım! Her şeyden önce onları mali
dayanaklarından, vakıflardan, yoksun edeceğim. Yurt topraklarının büyük bir
parçası, neredeyse üçte ikisi, belki de daha çoğu vakıftır. Bu topraklar
mollaların yaşama kaynaklarıdır. Bunların çoğu köylülerin elinden alınmış
topraklardır. Buna son vereceğiz. Bir de utanmadan hükümetten yardım
istiyorlar”.

Atatürk, Aralov’a medreseler hakkında bilgiler vererek, Anadolu
topraklarında halen delikanlıları askerden kaçıran onyedibin medrese
bulunduğunu söyler. Atatürk, bu ülkeyi mollaların dualarının değil, Anadolu
halkının dua ve çabalarının ve Türk askerinin dökülen kanının kurtardığını
başka vesileler ile başka yerlerde de dile getirir. Buna karşılık bu dinci
molla takımı, ülkenin dört bir tarafı işgal altında iken, askeri gücün
oluşmasını engellemeye çalışmaktadır. Ki, bu zihniyet ne yazık ki hiçbir
zaman değişmemiştir!

Nitekim, Kürt Said de Konya’da Atatürk’e ricada bulunan molladan farklı
düşünmemekte, gençleri askerden kurtarma konusunda, Nur Risaleleri’nin bir
parçasını teşkil eden Lem’alar Risalesi’nde şöyle demektedir “Risale-i Nur
öyle değerli bir kitaptır ki, Kur’an’ın onda yansıyan nurlarına hizmet etmek
askerlikten ve kutsal savaştan bile üstündür. Benim elimde fırsat ve param
olsa, Risale-i Nur hizmetinde olan değerli kardeşlerimi askerlikten
kurtarmak için; bin lira karşılığında bile olsa bedeli; öder ve kurtarırım
onları…”

Bu yazılara, T.C. İçişleri Bakanlığı Jandarma Genel Komutanlığı’nın raporunu
ekleyelim. Jandarma Genel Komutanlığının Hizbullah Terör Örgütü ve Diğer
İrticai Faaliyetler adlı raporunda, Fethullah Gülen’le ilgili bir bölüm
aşağıya aynen alınmıştır:

“Unutmamalı ki F. Gülen’in nihai hedefi ve rüyası, Türkiye liderliğinde
İslam Birliği ve Tanrı’nın sözünü topluma egemen olmasını sağlamaktır. Şifre
kendisinin ifadesi ile üç kademelidir. İman, hayat, iktidar. Said Nursi
onlara göre imani dirilmeyi sağlamıştır. İçinde bulunulan safha ise imanı
hayata geçirme ve yaşama safhasıdır. ‘Altın Nesil’ de iktidarı sağlayacaktır
Cemaatin tüm çabası Türkiye’deki siyasal ve ekonomik güç dengesinde söz
sahibi olmak ve ranta ortaklıktır.. İnsanlara yaklaşılırken ‘Liberal İslam’
anlayışı ile hareket edilmekte ve İslam’ın siyasal yüzünü göstermekten çok,
tüm insanları kucaklayan bir hoşgörü felsefesi olduğu lanse edilmektedir..
Üniversiteleri hedef alan çalışmalarında cemaatin herhangi bir şekilde
Türkiye’de laik demokratik düzeni bozmaya yönelik bir maksadının olmadığı
bilakis Türk insanını eğitme hamlesi olduğu tezi işlenir. Bu maksatla Türk
Cumhuriyetlerinde açtıkları okulların ve orada yetişen çocukların Türk
kültürünü nasıl öğrendikleri konusunda hazırladıkları video kasetler
kullanılır. Bu okullardaki gençlere rehberlik faaliyetleri adı altında
cemaat öğretisinin verildiğinden hiç bahsedilmez.”
* * *


Konuyu biraz da örgütlenme ve cemaate adam kazandırma esasları çerçevesinde
işleyelim.
Cemaat tek tip insan yetiştirme gayreti içindedir. Gerçi 1990′larda
tahminlerin ötesinde büyüdüğü için bu amaç biraz sekteye uğramıştır. Hedef
kitle; 6. sınıftan sonraki öğrencilerdir. Çünkü bir gencin en cahil olmakla
beraber en idealist olduğu devir bu çağdır. Çocuğun aile durumu ve kişisel
durumuna göre aylarca dinle ilgili hiçbir şey söylenmeyebilir. Yapılan şey,
bu gençlere bir abi gibi davranmak, onlara derslerinde yardımcı olmak ve
geleceğe ait planlarda yol göstermektir. Uygun ortam oluştuğunda cemaatin
öğretisi verilmeye başlanır.
Genç, evinde ne kadar sorunluysa başarı oranı o kadar yüksektir. İlk hedef
büyümedir. Bunun da yolu okulların etrafında örgütlenmeden geçer. Büyümenin
iki yolu vardır: Okuyan gençler ve esnaf.
Gençler, cemaatın insan kaynağını; esnaf ve iş adamları ve yandaş
belediyelerin legal görünümlü bursları ise lojistik ve para kaynağını
oluşturur. F. Gülen’e göre cemaatin lokomotifi Anadolu insanı ve himmetidir.
Hiçbir dış katkı yoktur.
2000′lere kadar cemaatin ana hedefi “eğitim” olduğu için hep öğretmen
yetiştirmeye çalışmışlardır. Cemaat büyüdükçe bu gereksinim yerini
diğerlerine bırakmış, bugün sanatçısından mühendisine kadar toplumun her
kesimini yetiştirme gayreti içindedirler. 2000′lerden sonra önem merkezleri
değişmiştir. Eğitimden daha çok önem atfedilen hukuk fakülteleri ile
geleceğin “hakim-savcı-avukatla rı” ve kamu yönetimi-uluslararası ilişkiler
bölümleriye “geleceğin kaymakam-vali, müfettiş, diplomat ve yöneticileri”ni
ve de polis okulları ile geleceğin “polislerini- emniyet müdürlerini”
yetiştirmektir.
Harp okullarına ve askeri liselere sokulacak çocuklar ise gizlilik
içerisinde eğitilir. Bu çocuklar özel evlere giderler. Cemaat içindeki
“sorumlular” dışında kimse bu evlerde ne yapıldığını bilmez. Çünkü Cemaatın
örgütlenemediği, en azından subay rütbesi düzeyinde örgütlenemediği tek
kurum Silahlı Kuvvetlerdir.
Örnek olarak İzmir Maltepe Askeri Lisesinden 3, Balıkesir Astsubay Okulundan
2 öğrencinin Işık evlerinde Nur eğitimi aldıkları, okulda dikkat çekmemek
için abdest yerine teyemmüm etmeleri, namazı gözle kılmaları, oruç
tutmamaları, konusunda talimat aldıkları okul bitene kadar kendilerinden bir
şey beklenmediği tespit edilmiştir. Halbuki askeri giden herkes bilir ki,
askerde ne oruç tutmak ne de boş saatler dahilinde gösterilen mekanlarda
namaz kılmak yasak değildir. Ancak bu kişilerin amaçları asimetrik
saldırganların iddialarındaki gibi “askere rağmen dini ibadetlerini yerine
getirmek” değil Fetullah Gülen örgütünün elemanları olarak
gerçekleştirilecek operasyonlar için içeriye yerleştirilmektir.
* * *


Eğitim, Hukuk ve Siyasal Bilgiler Fakültelerindeki teşkilatlanmaları çok üst
düzeydedir. Üniversiteye hazırlanan gençlerin kendi dershanelerine
gitmelerini sağlamaya çalışırlar. Üniversiteye hazırlık dershaneleri en
verimli çalışan örgüt birimleridir. Buralara büyük, insan kaynağı ve parasal
destek yapılmıştır. FEM dershaneleri, İzmir’deki Akyazılı bunlara birer
örnektir.
Dershane binaları çok fonksiyonludur. Buralarda örgüt toplantıları da
yapılır. Ayrıca, F.Gülen’in ikamet ettiği yerlerden biri de Altunizade FEM
dershanesidir. Burada kendisine tahsisli bir oda vardır. Gülen’in ABD’ye
hicretinden sonra bu odanın akıbeti hakkında bilgi yoktur.
Ev ile hazırlık dershanesi ilişkisi çok önemlidir. Cemaatın 90′lı yıllarda
çok güç kazanmış, 2000′li yıllarda ise artık ağırlık merkezine dönüşmüş bir
diğer önemli organı da öğretim kurumlarıdır. Okullar yatılı olduklarından
öğrencilere karşı daha etkili olmaktadır. Bu okul ve dershanelerdeki eğitim
seviyesi, diğer okul ve dershanelerden daha yüksektir. Çünkü kadrolarında
işi para için değil inandıkları için yapan bir çok gönüllü vardır. Özellikle
Fen liselerindeki örgütlenmeleri çok önemlidir. En zeki çocukları yetiştiren
bu okullar, cemaat için çok uygun bir genişleme sahası oluşturmaktadır.
Çocukların lise çağında hafta sonları gördükleri ilgi ve sıcak ev yemekleri
bu çocukları cemaat elemanı yapmak için yeterlidir. Bahsedilen evlerin
dışında üniversite öğrencilerine hitap eden evler de artık çok yaygındır.
Bunlar üniversitelerde okuyan öğrencilere hizmet verir. Bu evlerin ilk amacı
cemaatın aktif elemanları yerine “sempatizanları nı” yaratmaktır. Çünkü
Fethullahçılar bu cemaatin belli bir zaman sonra ‘cemiyet-toplum’ olacağını
hesaplamaktadı rlar.
Işık evlerine arada bir, daha üst seviyeden “abi”ler gelir ve cemaatin son
durumu hakkında teşvik edici, yüreklendirici konuşmalarda bulunur.
Monotonluğu yok etmek ve her cemaat elemanının yukarıyla olan temasını
kuvvetlendirmek için bu önemlidir.
Üniversiteli Fetullahçı gençler bu teşkilatla birlikte belediyelerin ve
cemaat vakıflarının verdikleri burslarla takviye edilir. Mezun olanları,
bölümleri müsaitse, iyi yerlere yerleştirilir. Mülakatlerde yardımcı olunur.
* * *
Fethullah Gülen’i ve cemaati tanıtan kasetlerde ve verilen vaazlarda sık sık
yinelenen temalar kısaca şunlardır:
Türk insanı son yüzyılda, yani Atatürk cumhuriyetiyle birlikte, İslamın
özünden uzaklaşarak materyal ve ruhsal bağlamda geride kalmıştır. Tanrı
inancından uzaklaşmak bu dünyada mutsuzluk ve tatminsizliği, öteki dünyada
ise cehennem hayatını getirir. Türk insanını bu hatadan kurtarmak görevi ise
yeryüzünde bu cemaatin omuzlarına Tanrı tarafından verilmiştir!
Harcadığınız her nefeste İslam dinine uygun yaşamalısınız (böyle denir ama
kendilerinden olmayanlara karşı her şeyi reva görürler, aynen Yahudi
inancında olduğu gibi).
Yaşamın amacı, dolaylı veya dolaysız Tanrı’ya hizmettir. Cemaatin dışında
bir hayat cehennemdir. Ve cemaattan çıkan da bir daha iflah olmaz ve
cehennemliktir.
* * *
Cemaatin muazzam bir hiyerarşik yapısı vardır ve Türkiye’de askerden sonra
en iyi teşkilatlanmış örgüttür. 1990′lara kadar ana cemaat birimi:
“Dershane” ve “Işık evleri denen, öğrencilerin ve “abi”lerinin kaldığı
evlerdir. Cemaatin “iyi” elemanları hep buralarda yetişmektedir.
Her “dershane” ve “ev” bir bölgeye bağlıdır. Her ev hacmine göre 5-8 kişiden
oluşur ve evlere kimlerin dağıtılacağını “Bölge İmamları” belirler. Ayrıca
her evin bölge imamları tarafından tayin edilmiş bir imamı vardır. Ev
imamları genellikle yaşça daha kıdemli insanlardır.
Evlerde ise hayat özetle şöyledir:
Evin birincil amacı “adam kazanmak” ve yeni kazanılan insanlara cemaat
öğretisini empoze etmektir. Bu fonksiyonu yitiren evlerin kadrosu dağıtılır.
İkincil amaç, evde kalanların kendilerini cemaat öğretisi paralelinde
devamlı yetiştirmeleridir. Üçüncül amaç da barınacak bir yer tedarik
etmektir. Evin her türlü gereksinimi cemaat tarafından karşılanır. Her evin
sorumlu olduğu özel bir misyonu vardır. Ev sakinlerinin hizmet dışı sokakta
dolaşması tasvip edilmez. Çünkü sokak günahlarla doludur.

* * *


Hedef kurum ve kuruluşlara bakarsak, F.Gülen’e göre askeriye, mülkiye-hukuk
ve eğitim, teşkilatlanması gereken ilk üç kurumdur. Üst düzey bürokratlarla
sıkı ilişkiler kurmak, içişleri ve polis teşkilatına sızmak cemaatin vizyonu
içindedir.
Spor dünyasını bile ihmal etmeyen cemaat, özellikle Galatasaray Futbol
Kulübü’nde bir dönem (Hakan Şükür bunun delilidir) etkin faaliyetleri ile
biliniyor. Fetullahçı olduğu bilinen Yıldırım Demirören ile BJK’da da etkin
olmaya çalıştıkları tahmin ediliyor. Bu küçük örnek cemaatin politika
belirleyicilerinin vizyonlarının genişliği ve hedeflerinin derinliğini
göstermektedir.
Boğaziçi, ODTÜ ve Bilkent gibi üniversitelerde örgütün fakülte düzeyinde
yapılanması kuvvetli değildir. Fakat bu üniversitelerde asistan veya doktora
çalışması yapan ve mezun cemaat mensupları mevcuttur.
YÖK ve MEB’in 5-6 sene önce hazırladığı proje ile yeni üniversitelerin kadro
ihtiyacını karşılamak için yurt dışına binlerce öğrenci gönderilmiştir. Bir
öğrencinin devlete maliyeti senede yaklaşık 40.000 Amerikan dolarıdır. Her
fırsatı değerlendirmekte usta olan cemaat bu fırsatı da çok iyi kullanmıştır
Yurt dışına gönderilen öğrencilerin çoğunluğu bu cemaate mensuptur. Özel
Üniversiteler bazında Fatih Üniversitesi onlarındır.
* * *
Gelir kaynakları ve sermaye gelişimi açısından, esnaflar üzerindeki
örgütlenme özellikle 90′larda artmış, 2000′lerde en üst düzeye ulaşmıştır.
Şu anda muazzam bir finansal güçleri vardır. 200 milyar dolara ulaşan dinci
sermayenin en az % 50’sinin F.Gülen cemaatinin destekleyicilerine ait olduğu
değerlendirilmektedir.
İlk zamanlarda esnaf teşkilatlandırılmamıştı. Bunların fonksiyonu cemaate
parasal ve lojistik destek vermekti. Para toplama olayına “himmet” denir ve
en büyük yardım da Ramazan ayında toplanır. Cemaatin üst bir elemanı gelir,
duygusal bir konuşma yapar ve insanlar bir sonraki ramazan ayına kadar
verilmek üzere para veya mal taahhüt ederler.
Yeni bir strateji ile esnaf biraraya getirilmiş ve 1996 yılında İstanbul’da
İŞHAD (İş Hayatı Dayanışma Derneği) oluşturulmuştur. Bu dernek ile esnafın
eğitimi ve biraraya gelmesi sağlanmıştır. Başta MÜSİAD olmak üzere, adı
artık sayılamayacak kadar çok vakıf ve dernek (STÖ) bulunmakta, bunlar
sosyal, kültürel ve iş hayatınının kontrolünü elinde tutmaya çalışmaktadır.
Türk Cumhuriyetlerinin iş potansiyelinde en büyük pay onlarındır. Anadolu
Kaplanları denilen yerli girişimcilerin önemli kısmı Fethullahçıları
destekler. Aralarında güçlü bir iş ortaklığı ve bilgi transferi vardır. Bu
dayanışma dış ticarete de yansımıştır.
* * *
İbadet meseleleri de ilginçtir. Evlerde herkes gibi namazlarını kıldıktan
sonra, muhakkak ya Nur Risaleleri ile Fethullah Gülen’in kaleme aldığı
kitaplar okunur ya da kasetler dinlenir veya izlenir. Sabah, akşam, yatsı
namazları bu çarpık ve alternatif ibadet için en uygun vakitlerdir.
* * *

Medyanın öneminin farkında olan cemaat, bu konuda hem basın yayın elemanı
yetişmesini teşvik etmekte, hem de finansman sağlamaktadır. Zaman gazetesi,
Vakit Gazetesi, Yeni Şafak Gazetesi, Taraf Gazetesi, Samanyolu TV, 24 TV,
Ülke TV, Kanal 7, TV Net, Sızıntı, Yeni Ümit dergileri gibi 20′den fazla
dergi ve 25′tan fazla radyo bu konudaki teşebbüslerindendir. Neredeyse her
ilde yerel yayın yapan kanalları da vardır.

* * *
Cemaatin geleceğine bakalım biraz da. Türkiye’de silahlı kuvvetler ve gerçek
cumhuriyetçi ve kurum kimliğini kaybetmeyen ciddi kurumlar olmasaydı, bugün
hayalini kurdukları Dinci-Amerikancı devleti tesis etmiş olacaklardı. Şu
anda Türkiye’de Fethullahçılar ile askerler arasında gizli bir satranç
oynandığı iddia edilmektedir. Cemaatin askere bakışı bellidir. Askerliği her
fırsatta övdükleri halde büyümeleri için önünde tek engelin de askerlik
kurumu olduğunun farkındadırlar.
Yakın geçmişte Refah Partisi ile Fazilet Partisi’nin ve yandaşlarının
uğradıkları akıbetten ders alarak uç davranmanın ciddi zararlar getirdiğini
görmüş ve “hoşgörü” felsefe ve politikasını cemaatin amblemi olarak lanse
etmişlerdir. Analiz ve araştırmadan uzak Türk halkı ve küçük burjuvazisi ise
bu maskeye hemen inanmış ve çabuk verilmiş kararlarla “ılımlı İslam” olarak
lanse edilen örgütü desteklemişlerdir. Ama örgütün diğer bütün dinci
örgütlerden daha akıllı olduğunun ve kritik güce ulaşana kadar bu “hoşgörü”
maskesini taktığının, bu yolla ülkeyi ABD ve küresel Sistemin dümenine
bağladığının farkında değildir.
* * *


Yukarıdakilere istinaden, durumun vehametinin anlaşılmasını sağlayacak
bilgilere devam etmek istiyorum. Said-i Kürdinin, Bitlis’in Nurs köyünde
yaşadığı sırada soyadı kanunu çımıştır. Burada yaşaması dolayısıyla da,
kendisi Nursi soyadını almıştır. Aslen kendisi Kürt’tür. Asıl adı da Saidi
Kürdi’dir. Bediüzzaman Said-i Nursi denilmektedir. İdeolojisi başta halife
padişahın olduğu Bitlis ve Anadolu merkezli bir sözde Kürt-İslam devleti
kurmaktır. Said-i Kürdi, sadece Kürtlerin gidebileceği bir üniversite kurma
planı (Van’da) hazırlamış; bunu 2. Abdülhamit’e sunmuştur. Dincilerin
Atatürkle kıyasladığı padişah 2.. Abdülhamit, Said-i Kürdi’yi önce
tımarhaneye attırmış daha sonrada cezaevine postalamıştır. İşte bu Said-i
Nursi’yi örnek alanlara “Nurcu” denir. Nur kelimesini Türkçe anlamıyla
anımsarsak, Fetullah Gülen’in Işık tarikatı, aynı şeyi temsil etmektedir.
Gerçekte Hoşgörü, Dinlerarası Diyalog, Kardeşlik, Eşitlik naraları atan,
Rusya da şurada burada ki gavurları “Türkleştirip müslümanlaştırıyoruz”
diyen Fetullah, oradaki örneğin, Türkmenistan’daki insanları yobaz bir
neo-amerikancı eğitime tabi tutmakta, daha sonra da onları Türkiye kanalıyla
ABD’ye bağlamaktadır. ABD’nin GOP gibi projeleri doğrultusunda kurulacak
yeni Osmanlı için….
* * *
İBDA-C. Bu isim sanıyorum tanıdık gelmiştir. Bu Türkiye’de faaliyet gösteren
belli başlı dinci terör örgütlerinden biridir. Açılımı “İslami Büyük Doğu
Akıncılar Cephesi”dir. Örgütün elebaşı 1998 yılının son günlerinde yakalandı
Salih Mirzabeyoğlu, ismini kullanıyordu. Tüm medya da bu adamı, Salih
Mirzabeyoğlu ismiyle takdim etti. Gelelim sahte isminin deşifresine.. Soyadı
neydi, sözcüklere ayırırsak; Mirza Bey Oğlu. Mirza Bey Said-i Kürdi’nin
babasıdır. Mirza Bey’in oğlu kim olur o zaman, Said-i Kürdi, güncel ismiyle
Said-i Nursi. Yani bu Salih Mirzabeyoğlu sahte ismini kullanan terörist başı
bir mesaj veriyor “Ben Said-i Kürdi gibiyim, bu savaşta ondan sonra gelen
neferim; Said-i Kürdi’den bayrağı ben devraldım. Ben de Said-i Kürdi gibi,
Kürtçüyüm, dinciyim, Anadolu da yeni bir Kürt-İslam Devleti’nin kurulmasını
istiyorum. Başına da padişah olarak ben geçebilirim.” Çok şükür ki yine de;
Türkiye’nin şerefli Polis’i var; Jandarma’sı var; MİT’i var.
İBDA-C’nin yayın organı Taraf dergisinin 1 Ekim tarihli sayısından bazı
alıntılar yaparsak: “Dinsiz cumhuriyeti yıkma yolunda en önde giden Sivas’ın
yiğit Müslümanlarına teşekkürü bir borç biliriz”. “Karar çıkmıştır. ‘İslam
da şiddet yoktur’ diyen her kim olursa olsun aynen
Kemalist ve işgal yanlısı bir kâfirdir. Nifak ve fitnecilerin katli hak ve
önceliklidir. Yaşasın Anadolu halkının şeriat için silahlı mücadelesi”.
Sivas’ta insanlarımız, yargılama ve cezalandırma hakkını kullanmıştır:
Yargılama ve cezalandırma hakkı yalnız Müslümanlarındır. Bunun lamı cimi yok
Yasa dışı T.C.’nin hiç bir hakkı yoktur”.

Eylül sayısı sayfa 24′e baktığımızda, gerçek yüzleri iyice belirginleşiyor.
Bu sayıda bir okurun gönderdiği mektup ve ona verilen cevap şu şekildedir:

“Muhterem ve aziz kardeşlerim. Kısa bir süre önce gerek Zaman, gerekse Milli
Gazete’de sizlerle ilgili haberleri görmüştüm. Sonsuz merakta iken çok şükür
rabbime Taraf dergisi ile müşerref oldum. Çok beğendim, fakat polise köpek
diyorsunuz, teröriste gerilla! Bu bana PKK’lı teröristlerin ağzını
çağrıştırıyor. Abdullah Öcalan’dan; PKK’lı gerilla komutanı diye
bahsediyorsunuz. Sakın canlarım. Eğer İslam’ı tebliğe çıktığınızı
söylüyorsanız ki, samimiyetinize inanıyorum… Allah aşkına bu PKK’yı hiç
bir şekilde haklı çıkararak bahane ileri sürmeyin. Affedin size nasihat,
akıl verecek haddim yok. Ama galiba bir çoğunuzdan yaşça büyüğüm. Ablanız ve
anneniz gibi düşünüyorum. Kimbilir o canlarınız neler çekiyor? Kim bilir
geceleriniz nasıl kanlı ve kinli… İşkence haberlerinizi, anılarınızı
okudukça yüreğim parçalanıyor.”
Cevap: “Biz de sizi ablamız, annemiz kabul ettik. 12 sayfalık mektubunuzu
okurken duygulandık, gözlerimiz doldu. Muhterem annemiz, PKK’ya bakışımıza
ve Saddam’ı desteklemiş olmamıza üzülüyorsunuz ve açıklama bekliyorsunuz.
Defalarca izah ettiğimiz bu mevzuda kısaca şunları söylemek isteriz: İslam
âleminin bugünkü Batıya mahkûm halinin sorumlusu, ABD’nin başını çektiği
Yahudi, Hıristiyan ve batı emperyalizmidir. İslam âleminin bağımsızlaşması
bu kan emici zorbalığın güç kaybetmesi ile doğru orantılıdır. O sebepten,
kim ki onlara savaş açar, zarar verir, biz onu destekleriz. İsterse komünist
Küba olsun… Anlamsız gördüğünüz ‘Saddam sen oradan biz buradan’ sloganının
manası; Saddam sen oradan emperyalistlere karşı, biz buradan emperyalistlere
ve onların uşaklarına karşı savaşalım… Diğer meseleye gelince Türkiye’de
Müslümanlara parya muamelesi yapan, geçmişte yüz binlerce kardeşimizin
kanına giren Kemalist devlettir. PKK değil! İslamcı mücadelelerin etkinliği
bu devletin güç kaybetmesi ile bağlantılı olduğundan ona darbe indiren her
kesim, biz İslam devrimcilerini mutlu kılar, ister Dev-Sol, ister PKK olsun.
.”
* * *


Terörist örgüt İBDA-C ile ilgili yazılara son verip; başka bir konuya
geçelim. Fetullah Gülen, eğitimini özel bir hocadan almıştır. Aldığı eğitimi
kendisi medrese eğitimi olarak tanımlamaktadı r. Kendisi hocasından ders
alırkenki arkadaşı Cemalettin Kaplan’ dır. Yani ikisi de aynı hocanın
ürünüdürler, ideolojilerinde de bir farklılık yoktur.. Cemalettin Kaplan
öldükten sonra, yerini oğlu Metin Kaplan almıştır. Almanya’da faaliyetleri
top yekûn devam etmektedir (2008 yılı itibariyle Alman devleti, küresel
Sistem’in yeni projelerinin gereği olarak örgüt üstünde baskı kurmaya
başlamış ve örgütü illegal ilan etmiştir).
Akit’ in yeni versiyonu Vakit’ de, Kaplan soyadlı bir kişi (Kaplancılardan)
yazılar yazmaktadır, bir kesime çağrılar yapmaktadır. Mesela Vakit
Gazetesi’ndeki bir köşe yazısında şu sözleri sarf etmiştir “Şeriat ve Cihad
için, masum müslümanlar da öldürülebilir”. “A ah” dediğinizi duyar gibiyim.
Evet. Çünkü ben de bu yazıyı ilk okuduğumda böyle tepki vermiştim. Kur’an-ı
Kerim’de buna cevaz verecek bir ayet varsa ya da böyle yorumlanabilecek bir
ayet varsa getirsin. Böyle bir şey kesinlikle yoktur. İslam bir saldırı,
savaş, kaos dini değildir; barış, huzur, hoşgörü dinidir. Fakat bunun
gibileri böyle saçmalıklar yazıp; gerek Işık Tarikatı gerek tüm tarikatları,
dergahları gerekse de terörü desteklemektedir.
Sonra bunun gibiler daha da saçmalayıp hadlerini aşıp; İkiz Kuleleri
indirmekte, Türkiye’ de beşer gün arayla katliam yapmaktadır. Bunlar için
günah yoktur, her şey serbesttir; kendilerinden olanlar cennete,
kendilerinden olmayanlar cehenneme gider; bazen cennetin anahtarları bazı
partilere oy vermekten geçer; bazen de fetvaları yerine getirmekten geçer.
Hz. Muhammed 10 kişiye cenneti müjdeleyebilmişken; bunların cennet müjdeleri
yüzbinlerle ve hatta milyonlarla ölçülür. İnsan öldürmek için masum-suçlu,
gavur-müslüman ayrımı yoktur, hiç fark etmez. Yeter ki birilerini
öldürsünler! Buna da sonra “İslam” derler. Sonra da insanlarımız neden
dinden soğuyor; neden biz Hiristiyanları , budistleri, dinsizleri
müslümanlaştıramıyoruz ya da neden Avrupalı ülkeler müslümanlara katil,
vahşi, geri, barbar, çağdışı gözüyle bakıyor diye konuşur konuşur dururuz.
* * *
Olay çok geniş kapsamlı, kamufle edilmiş bir şebekedir. Fetullah Gülen
Cemaatinin 3 aşamalı bir planı vardır. 1.si Cemaate adam ve finansman
sağlamak ( bu gerçekleşti ). 2.si İktidarı sahiplenebilmek ve devletin
çeşitli, organlarına sızabilmek ( Bu da gerçekleşti ). 3. sü de
hayallerindeki az önce bahsettiğim devleti kurabilmek (bu, bugün
Genişletilmiş BOP projesi kapsamındaki ülkeleri ABD çıkarlarına hizmet için,
kurulacak yeni Osmanlı Devleti’ne dönüştürüldü diyebiliriz) .
Ankara Emniyet Müdürleri Osman Ak ve Cevdet Saral, Sabri Uzun, Eski Savcı
Nuh Mete Yüksel; bu cemaatin kurduğu komplolardan dolayı görevlerinden
alınmışlardır. Ayrıca cemaat, yargıya hukuk dışı müdahalelerde bulunmayı
kendisine caiz görmektedir.
Bunların okudukları kitaplardan en ünlüleri Küçük Dünyam, Fasıldan Fasıla,
Said-i Nursi Külliyatı ve Nur Risaleleridir.
Nur Risalesinin Kur’an-ı Kerim’in geldiği “ARŞ mertebesi”nden geldiğini hem
Said-i Nursi hem de Fetullah Gülen kitaplarında ve kayıtlarında
söylemektedir.
Yani bu resmen yeni bir din ilan etmek demek, kendilerini yeni bir peygamber
olarak görmek ve ima etmek demek ve yeni bir din kitabı ilan etmek demektir.
Zaten Kelime-i Tevhit’ten “Muhammeden resulullah” kısmının çıkarttırması,
Yahudi ve Sabetay inancında olduğu gibi (Kuran’da tebliğ edilen “son
peygamberin Hz. Muhammet olduğu” bilgisine rağmen) bir kurtarıcı Mesih’in
geleceğine inanmaları ve burada bahsedilemeyecek, cilt cilt kitaplarla
anlatılabilecek bilgiler ışığında, Nurculuğun ve cemaat inancının İslam’ı
yozlaştırmaya çalıştığı ve İslam öğretisiyle birlikte ve bazen ona karşı
ikame bilgilerle, yeni bir dini anlayış ve din yaratma çabası olduğu açıktır

Nesil yayınları yine bunlara aittir. Kitaplar genelde bu yayınevi tarafından
basılır ve dağıtılır.
* * *


Bu bilgiyi de vermek gerekir. Nurculuğun yaklaşık 16 kolu var. Bunlardan,
Fetullah Gülen taraftarlarına Işıkçılar-Gülenciler-
Fetullahçılar-hizmetkarla r denir. Bunlar içlerine çekmek istedikleri,
potansiyel ışıkçı gördükleri ve hele de dinle biraz alakası varsa, ona önce
hissettirmeden yaklaşırlar. Gerekirse ilk 1-2 yıl hiç siyaset, din bile
konuşmazlar. Genellikle çağdaş dindar görünümüne bürünürler. Yaklaştıkları
öğrenciye sıcak ev ortamı sunarlar. Çok candan, samimi arkadaşlıklar
kurarlar. Ama sonra avlarını cemaate katıverirler. Bunlar arada bir kamplara
giderler. Bu kamplarda Arapça’ya sempati duyurulmaya çalışılır. Cemaatin
hoşgörü propagandası yapılır. Fetullah Gülen’den ve Said-i Nursi’den
Risaleler okutulur, okunur. Milliyetçilik duygularından arındırılıp, ümmetçi
yapılır. Bazı devlet kurumlarına ve kişilere karşı nefret duyguları
pompalanır.
2002 yılı bilgileriyle, Özbekistan da 17 eğitim kurumu, 1 dil merkezi;
Türkmenistan da 1 üniversite, 13 ortaöğretim kurumu 1 dil merkezi;
Kazakistan da 30 lise, 1 üniversite; ABD, Kamboçya, Malezya, Bangladeş,
Gürcistan, Kırgızistan, Irak, Romanya, Moldova, Ukrayna, Azerbaycan,
Tacikistan, Arnavutluk, Fas, İran, Pakistan gibi ülkelerde okulları
mevcuttur. STV’de yayınlanan “Ayna” programı belgesel görüntüsü örtüsüyle,
bu ışık okullarının ve cemaatin yayılmışlığının propagandasını yapmaktadır.
Her yıl düzenlenen “Türk Dili Olimpiyatları” da “Ayna” programı gibi,
Fetullah Gülen cemaat ve okullarının propagandasına yöneliktir. Bu olimpiyat
dönemlerinde, televizyon kanallarına yoğun baskılar ile “dış ülkelerden”
gelen çocuklar misafir edilerek programlar yaptırılır. Sohbet, eğlence
programlarına konuk ettirilir. Cemaat’e tabi “başkanların” emri ile
belediyeler şenlikler düzenleyerek, olimpiyatlar için gelen çocukları ve
onların “hocalarını” halka tanıtır. Masum halk “Türkçe” ile kandırılır.
2010 yılı itibariyle İran’ın etkisiyle Irak’taki 4 okulu kapatılmış, Rusya
daki okulları kapatılıyor ve İran’da okul açmalarına izin verilmiyorsa da,
Afrika kıtası yoğunlukta olmak üzere artık dünyadaki pek çok ülkesinde
“Light School” adı altında Işık okulları mevcuttur. Buralarda Türkçe ve
İslam adı altında Fetullahçı zihniyetli, bazen “ılımlı İslam” görünümlü ABD
ye biat edecek geleceğin kadroları, yöneticileri yetiştirilir. Örneğin şu an
Senegal Maden Bakanı bu okullardan mezundur. Bu okullardan yetişerek üst
düzey devlet adamı-bakan olmuş pek çok kişi mevcuttur. Devletin polisi de
bunları durdurmaz çünkü EGM Polis Akademisi 2001-2002 Mezunlarının %67 si
aktif Fetullahçı olduğu iddia edilmektedir. Bundan sonraki yıllarda da yine
bu oranlarda olduğu tahmin edilmektedir. MİT içerisinde de varlıkları
bilinmektedir, yalnızca Askeriye içerisinde olmadıkları sanılmaktadır.
Olanlar da, Yüksek Askeri Şura da askerlikten ihraç edilmektedirler.
Artı olarak cemaati yakında tanıyan yazar Ergün Poyraz’ın bir özel raporunda
: …gidilen yerlerde Fetullah Gülen kasetlerinin seyredildiği, namaz
vakitlerinde birlikte namaz kılındıktan sonra, Said-i Nursi’nin risalelerini
okuyup, birlikte ders çalıştıkları ve F. Gülen kitapları hususunda
derinlemesine eğitime tabi tutuldukları, genelde bu evleri 7-8 kişilik
gruplar halinde kullandıkları, bu öğrencilerin kullandıkları evin ev
sahibini görmedikleri ve kısıtlı olarak tanıştırılmadıkları, bu evlerden
sadece “abi” diye hitap ettikleri üniversite öğrencilerinden 1 yada 2
kişinin bulunduğu, planlı bir şekilde hareket ettikleri, gizliliğe önem
verdikleri, hafta sonu programları, devre imamlarının talimatı doğrultusunda
sınıf imamları vasıtası ile öğrencilere iletildiği, okula dönüş saati
yaklaştığında tekrar birer ikişer gruplar halinde evden ayrıldıkları bu
evlerin Işık Evleri veya Işık Kışlaları olarak adlandırıldığı ve tamamen bu
yapılanma içerisinde bulunan öğrencilerin ihtiyaçlarının karşılanması için
sivil vatandaşlarca tahsis edildiği, bir evde bulunması gereken her şeyin bu
evlerde mevcut olduğu…” bilgileri yer almaktadır.
Cemaatin yakın zamana kadar 2 numaralı ismi olan, hatta Fetullah Gülen’in
prensi olarak görülen, daha sonra cemaatin gerçek yüzünü görerek büyük bir
ihtilafla cemaatten kopup, kendisini cemaatin gerçek yüzünü, amacını topluma
ifşa etmeye adayan Nurettin Veren de, bu yazıda yer alan bilgileri teyit
eder nitelikte bilgiler vermekte ve hatta daha ayrıntılı ve daha çarpıcı
açıklamalarla ekranlarda bildiklerini toplumla paylaşmaktadır.
Şimdi sizlere “faili halen meçhul” olan, hain bir suikast sonucu yaşamını
yitiren rahmetli Necip Hablemitoğlu’nun bir sözüyle veda etmek istiyorum
Almanlardan Fetullahçılara, Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısına göz
diken unsurlara karşı bunca zahmet ve mihnete değer mi, diyorsanız, Atatürk
ün manevi mirasçısı olarak evet değer, diyorum. Çünkü Türk’üm ve başka
Türkiye yok !!!”

Not: Yazının bazı kısımları Ergün Poyraz’ın “Kanla Abdest Alanlar”
kitabından alıntıdır. Ayrıca Nurettin Veren’in tv. açıklamalarından da
yararlanılmıştır. Yazı tarihi 2004, revize tarihi 2010′dur.

15 Ocak 2010 - İlk Kurşun
http://www.ilk-kursun.com/

Son Yazılar

Cloudy

21°C

Istanbul