Maliye Bakanlığı, bankaların menkul kıymet yatırım fonları işlemlerinden alınması gereken vergiler konusunda geriye doğru af getirdi. Bu aftan asıl büyük faydayı ise, AKP yöneticileri elde etmiş oldular. Zira AKP 2002 yılında iktidara gelir gelmez, Citibank'ın 3 milyar dolara yakın vergi borcunu, hiçbir yasal dayanağı olmadan bir kalemde silmişti.

 

Maliye Bakanlığı, yazılı bir açıklama yaparak, 2008 yılında bankaların 190 milyar lira tutarındaki matrah farkının 178 milyarının yasayla affedildiğini bildirdi. Maliye Bakanlığı, söz konusu yasayla, bankaların menkul kıymet yatırım fonları işlemlerinden alınması gereken vergiler konusunda da, geriye doğru af getirdi.       18 Şubat 2009 tarihinde Meclis'in çıkardığı 5838 Sayılı Yasaya eklenen geçici maddede şöyle denildi: 

 

"MENKUL KIYMET YATIRIM FONLARININ SERMAYE PİYASALARINDA YAPTIKLARI İŞLEMLERLE İLGİLİ OLARAK, BU MADDENİN YÜRÜRLÜĞE GİRDİĞİ TARİHTEN ÖNCEKİ DÖNEMLER İÇİN BANKA VE SİGORTA MUAMELELERİ VERGİSİ TARHİYATI YAPILMAZ, DAHA ÖNCE YAPILAN TARHİYATLARDAN VAZGEÇİLİR." 

 

Böylece, sermaye piyasası işlemlerinden elde ettikleri gelirleri Maliye'ye bildirmeyen bankalar, "geriye dönük" olarak affedilmiş oldu. 

Ancak bu aftan asıl büyük faydayı, AKP yöneticileri elde etmiş oluyorlar. 

Zira 7 yıl önce AKP iktidara gelir gelmez, 23 Aralık 2002 tarihli bir kararla

Citibank'ın 3 milyar dolara yakın vergi borcunu, hiçbir yasal dayanağı olmadan bir kalemde silmişti. İşçi Partisi 2007 yılında bu suçu açığa çıkardı. İşçi Partisi, Başbakan Tayip Erdoğan ve Maliye Bakanı Kemal Unakıtan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'na suç duyurusunda bulundu.

 

İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, 6 Haziran 2007 tarihli basın toplantısında Citibank skandalını açıklarken şöyle konuşmuştu: 

 

"CİTİBANK'A 3 MİLYAR DOLAR ÇIKAR SAĞLAMAK KARŞILIĞINDA ALINAN KOMİSYON NEDİR? TARİH, BU BORCU SİLME SÖZÜNÜN SEÇİMDEN ÖNCE VERİLDİĞİNİ DÜŞÜNDÜRÜYOR. BU DURUM, 'ACABA SEÇİM ÖNCESİNDE BİR MENFAAT Mİ SAĞLANDI' SORUSUNU DA GÜNDEME GETİRİYOR."

 

Maliye Bakanlığı Gelir İdaresi Başkanlığı, Citibank olayı patlak verince, önce vergi cezasını sıfırlamanın yasal olduğunu savunmuş, daha sonra durumu kurtarmak için, düzenlenen raporun hatalı olduğu iddiasına sığınmıştı. 

 

İşte,18 Şubat 2009 tarihinde çıkarılan af yasası, AKP Hükümetinin "rapor hatalıydı" iddiasına sığınarak suçu Maliye denetçilerinin üzerine atmasını sağlayacak nitelikte bir yasa.

 

2002 yılında Citibank'ın 3 milyarlık vergi borcunu hiçbir yasal dayanağı olmadan bir kalemde silen AKP Hükümeti, 7 yıl sonra Doğan Grubuna 4 milyar lira vergi "saldı".

 

Pazar, 20 Eylül 2009

http://ulusalkanal.com.tr/

"Albayrak" sanıkları, İstanbul DGM'de verdikleri ifadelerde en büyük hayallerini açıkladılar:

Recep Tayyip Erdoğan'ı geleceğin başbakanı yapmak

Sanıklar amaçlarını gerçekleştirmek için Büyükşehir ve ilçe belediyelerini ihalelerle soyduklarını ve ihale talimatlarını Erdoğan'dan aldıklarını söylediler.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nden ve ilçe belediyelerinden Albayraklar A.Ş'ye verilen metro, ulaşım ve inşaat ihaleleriyle ile ilgili yürütülen "Temiz Şehir Operasyonu" soruşturması kapsamında gözaltına alınan şirketin Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Albayrak'ın da aralarında bulunduğu 14 kişi, dün çıkarıldıkları İstanbul DGM'de önemli itiraflarda bulundular.

İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin talimatıyla başlatılan Albayraklar Operasyonu'nda üç günlük ek gözaltı süresi dün sona erdi ve sanıklar mahkemeye çıkarıldı. İstanbul Organize Suçlar Silah ve Kaçakçılık Şube Müdürlüğü'ndeki sorguları tamamlanan, aralarında Albayrak AŞ Yönetim Kurulu Başkanı ve Yeni Şafak Gazetesi'nin sahibi Mustafa Albayrak'ın da bulunduğu 14 kişi, dün saat 10.45 sıralarında Beşiktaş'ta bulunan İstanbul DGM'ye getirildi.

MÜFETTİŞ RAPORU ESAS ALINDI

Bir polis minibüsüyle elleri kelepçesiz olarak Devlet Güvenlik Mahkemesi'ne getirilen Mustafa Albayrak, Harun Karaca, Necmi Kadıoğlu, Lütfiye Erdoğan, Tufan Mengi, İbrahim Karaca, Nuran Erdoğan, Hamit Çelik, Nafiz Biber, Alican Balcı, Bahattin Aktaş, Remzi Uzun, Mehmet Karadeniz ve Hayrettin Kökbaş'ın ifadesi DGM Savcısı Abdülaziz Özaslan tarafından alındı.

İfadeler, İçişleri Bakanlığı Müfettişi Candan Eren tarafından hazırlanan tevdii raporu doğrultusunda alındı. Sanıkların ifadelerinin alınması gece geç saatlere kadar devam etti.

GAZETECİLERE SALDIRDILAR

Dün sabah saatlerinde DGM'ye getirilen Albayrak AŞ sanıkları başta Recep Tayyip Erdoğan'ın Belediye Başkanlığı dönemindeki danışmanı Tufan Mengi olmak üzere duruşmaya izleyen basın mensuplarına saldırdılar. Sanıkların saldırı ve taşkınlıkları polis ekipleri tarafından güçlükle önlendi. Mengi bu sırada polislere de direndi.

TÜM KİRLİ İLİŞKİLER ORTAYA DÖKÜLDÜ

Poliste yapılan sorgulamada şirket danışmanları ve çalışanları önemli itiraflarda bulundular. Bu itiraflar sırasında Albayraklar'ın "büyük hayali" de ortaya çıktı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi eski Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın danışmanı Harun Karaca ile İştirakler eski Daire Başkanı Necmi Kadıoğlu tek amacın Erdoğan'ın siyasi bir güç haline getirmek olduğunu itiraf ettiler.

Karaca ve Kadıoğlu'nun poliste yaptıkları itiraflarla Albayrak şebekesinin bütün kirli ilişkilerini ve yasadışı işlerini itiraf ettikleri ileri sürüldü. Polis itiraflar doğrultusunda yaptığı operasyonlarda gerekli delillere ulaşmayı da başardı.

TALİMATLARI ERDOĞAN VERDİ

Edinilen bilgilere göre Karaca ve Kadıoğlu polis sorgusu sırasında verdikleri ifade ile yapılan her şeyin siyasi güç edinme amacına yönelik olduğunu itiraf ettiler. Albayraklar'ın yoktan varolduklarını, sahte belgelerle ihalelere girerek Büyükşehir Belediyesi'nden para hortumladıklarını ve hazırlanan ihale şartnamelerinin bile Erdoğan'ın talimatları ile Albayrak şirketler grubunun kazanacağı şekilde düzenlendiğini öne sürdüler.

MADDİ KAYNAK İÇİN HİLELİ İHALELER

Karaca ve Kadıoğlu'nun itiraflarında Albayraklar'ın, Erdoğan'ı Türkiye'nin gelecekteki başbakanlığına hazırlamak, kendilerini de Türkiye'nin sayılı işadamları arasına sokmak için maddi kaynağa ihtiyaç duyduklarını bunu da belediye kaynaklarını hileli ihaleler yolu ile hortumlayarak sağladıklarını ileri sürdüler.

İşte şok eden itiraflar:

1-Traktör ve bisikletleri taşıma aracı gösterdiler

Albayraklar aralarında traktör ve bisiklet gibi araçların da bulunduğu 737 aracı, Fatih 28. Noter'de çalışan bir kadın aracılığı ile "son model taşıma aracı" gibi tescil ettirdiler. Bu sayede şirket, ihaleye girmesi için gerekli kriterlerini tutturdu ve belediyenin taşıma ihalelerine girdi. Şirket, ihaleleri kazandı, ancak sahte belgeli araçların trafikte kullanım süreleri bile dolmuştu.

2-Naylon firmalarla sahte rakipler yarattılar

Albayrak'In Şirket muhasebecilerinden Nuran Erdoğan da verdiği ifadede, Albayraklar'ın naylon faturalar keserek şirket cirolarını yüksek tuttuklarını söledi. Erdoğan, Albayraklar'ın kendi isimlerinin fazla göz önüne çıkmaması için 3. kişilere kredibilitesi olmayan şirketler kurdurarak bu şirketleri ihalelere soktuklarını, fakat ihale konusu işleri yine kendi şirketlerine yaptırdıklarını itiraf etti.

3-Yapılmayan işler için büyük ödemeler

Şebeke, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Kağıthane Belediyesi ve Gebze Belediyesi yetkilileri tarafından siyasi ve sosyal görüşten kaynaklanan yakınlıkla ihalelere fesat karıştırmak sureti ile Albayraklar'a ihale kaynağı yarattı. Belediye yetkilileri, kendi araçlarını dahi bu şirket üzerinden makam aracı olarak gösterip belediyeden rant sağladılar. Şebeke, belediyelerin ağaç dikimi park ve bahçelerin bakımı adı altında sağlıksız satın alımlara ve gerçeği yansıtmayan işlere büyük ödemeler yapmasını sağladı.

İŞTE ALBAYRAK İTİRAFÇILARI

İstanbul Organize Suçlar Silah ve Kaçakçılık Şube Müdürlüğü ile Devlet Güvenlik Mahkemesi'ndeki sorgular, Albayrak AŞ sanıklarının korkunç bir kopmlo içinde olduklarını ortaya çıkardı.

Özellikle İstanbul Büyükşehir Belediyesi eski Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın başkanlık dönemindeki danışmanı Harun Karaca ile İştirakler eski Daire Başkanı Necmi Kadıoğlu, şok edici itiraflarda bulundular.

Albayrak AŞ muhasebecilerinden Nuran Erdoğan'ın itirafları da İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve ilçe belediyelerindeki soygunlara açıklık getirdi.
Karaca ve Kadıoğlu, belediyeleri soymayı amaçlayan organizasyonun tek hedefinin halen AK Parti Genel Başkanı olan Recep Tayyip Erdoğan'ın gelecekteki başbakanlığa hazırlanması olduğunu söylediler.

Bu arada bu kirli organizasyonun bir diğer amacının da Albayraklar'ı Türkiye'nin sayılı işadamları arasına sokmak olduğu ifadeler sonunda ortaya çıktı. Ancak Mustafa Albayrak'ın Yönetim Kurulu Başkanlığı'nı yaptığı Albayrak AŞ bu iş için naylon şirketler kullandığı da belirlendi.

BEDAŞ'ın faturalarını yaktılar

Albayraklar'a ait Sistem İnşaat şirketi yetkilisi, Güngören, Sefaköy ve Bakırköy'de dağıtması gereken elektrik faturalarını yakarak boş bir arsaya attı

Temiz Şehir Operasyonu'nun sanıkları Albayrak kardeşlere ait Sistem İnşaat'ın Avrupa Yakası'nın elektrik dağıtım şirketi olan Boğaziçi Elektrik Dağıtım AŞ'nin (BEDAŞ) elektrik sayaç okuma ve dağıtım işini de üstlendiği ancak şirket çalışanlarının faturaları dağıtmak yerine yaktıkları ortaya çıktı.

VATANDAŞLAR ŞİKAYET ETTİ

Vatandaşların şikayeti üzerine ortaya çıkan olay şöyle gelişti: Albayraklar'a ait olan Sistem İnşaat Turizm Sanayi A.Ş, 2000 yılının Eylül ayında BEDAŞ'ın Güngören, Sefaköy ve Bakırköy ilçelerindeki elektrik sayaç okuma ve dağıtım işini ihale ile aldı. Vatandaşların "fatura gelmediği" yönündeki şikayetleri bu ihale sonrasına rastlayınca BEDAŞ bir yazı yazarak Sistem İnşaat'ı uyardı ve durumun kontrol edilmesini istedi. Ancak aradan geçen süreye rağmen bu konuda bir ilerleme kaydedilemedi.

YARISI YANMIŞ FATURALAR

Olay Mayıs ayında, Gaziosmanpaşa Mahallesi sakinlerinin yaptığı bir ihbar ile açıklığa kavuştu. Boş bir arsada tomar tomar yarısı yanmış fatura bulundu. Sefaköy İşletme Müdürlüğü'ne ait faturalar olay yerinden alındıktan sonra bu faturaları dağıtmakla görevli Mustafa Sarıduman'ın ifadesine başvuruldu. Suçunu itiraf eden Mustafa Sarıduman faturaları dağıtmak için arabanın bagajına koyduğunu ancak orada unuttuğunu anlattı ve son ödeme tarihlerinin geçtiğini fark edince de yaktığını söyledi.

GÖREVLİ RÜŞVET İSTEDİ

İGDAŞ ve İSKİ'nin de fatura dağıtım işini üstlenen Sistem İnşaat yetkilileri olayın ortaya çıkarılmasından sonra saha elemanı Mustafa Sarıduman'la ilgili herhangi bir işlem yapmadan İSKİ'ye kaydırdılar.

Öte yandan, Güngören bölgesinde görevli Sistem İnşaat çalışanı Muhammet İlyas Turna ile ilgili olarak da bir konfeksiyoncu rüşvet istediği iddiasıyla Cumhuriyet Savcılığı'na suç duyurusunda bulundu.

Tufan Mengi ev kurşunlatmış

"Temiz Şehir" Operasyonu sanıklarından İstanbul Büyükşehir eski Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın eski danışmanı Tufan Mengi ile ilgili ise halen Fatih Adliyesi'nde görülen bir tehdit davası ortaya çıkarıldı.

Fatih Adliyesi'ndeki dosyaya göre Yeni Şafak Gazetesi'ni Albayrak kardeşler ile birlikte satın alan ve anlaşmazlığa düşünce de hissesini satan Fatih Saraç, tehdit edildiğini ve kardeşinin evinin kurşunlandığını öne sürerek savcılığa suç duyurusunda bulundu.

Siyasi yasaklı Necmettin Erbakan'ın şeyhi olarak tanınan İmam Emin Saraç'ın oğlu ve BİM Marketler Zinciri'nin büyük ortağı olan Fatih Saraç, suç duyurusunda kendisinden haraç istendiğini öne sürdü. Bunun üzerine Erdoğan'ın eski danışmanı Tufan Mengi ile tetikçisi olduğu ileri sürülen Yılmaz Çelik hakkında dava açıldı.

3 Albayrak aranıyor

İstanbul Organize Suçlar Şubesi ve Mali polis tarafından bir haftadır sürdürülen Temiz Şehir Operasyonu'nda el konulan 25 bilgisayar ve 6 kasada ele geçirilen evrakların Albayrak çetesinin işledikleri suçlarda kullandıkları belgeler olduğu ortaya çıktı.

Albayrak kardeşlerden şebekenin organizasyonunu yaptığı belirlenen Ahmet Albayrak, Muzaffer Albayrak ve Nuri Albayrak halen polis tarafından her yerde aranmaya devam ediliyor.

Bugüne kadar gözaltına alınan 14 sanık haricinde Saffet Albayrak, Kazım Albayrak, Başaran Tellioğlu, Osman Tellioğlu, Muzaffer Yaşar, Ahmet Kahraman, Murat İhsan Demirağ, Müslim Yavuz, Şevket Özkarasu, Tayyar Koçak, Kazım Soylu, Sefer Salim Gündoğmuş, Abdullah Coşkuner, Halil Kurşun, Hayri Kır, Ahmet Aslantürk, Abdullah Ergün, Faruk Albayrakve Adem Altınsoy'u ifadelerine başvurarak serbest bırakmıştı.

(17 Eylül 2001 tarihli Sabah Haberi)

Kaynak :

http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=8209

Amerikancı AKP iktidarının devletin tümünü ele geçirme operasyonunda yeni bir etapla karşı karşıyayız. Daha önce çeşitli yazılarımda da işaret ettiğim gibi, fetihçi bir anlayışla yürütülen bu operasyonda sıranın genel olarak yargı erkine, daha dar planda da yüksek yargı organlarına gelmesi kaçınılmazdı.

Anayasa değiştirilerek Cumhurbaşkanlığına adeta el konulmasının, üniversitelerin büyük ölçüde ele geçirilmesinin ve TSK’ya yönelik operasyonun belli bir sonuca ulaşmasının ardından yargı erkinin, kurulmaya çalışılan düşük yoğunluklu İslami rejime uygun olarak yeniden inşa edilmek istenmesi, projenin bütünlüğü içinde bakıldığında mantıklıdır. Yürütme ve yasama organları üzerinde kurulan hâkimiyetin sacayağı tamamlanmak zorundadır.

Öyle ki, bugün polis yüksek yargı mensuplarını takip etmekte, dinlemekte ve ağır bir baskıdizi hamle yapılmakta, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun yapısıyla oynanmakta ve ne yazık ki, çok sivilleşmeci liberallerden bu konuda tek bir itiraz bile gelmemektedir. altına almaktadır. Zaten çok sorunlu ve sınırlı olan yargı bağımsızlığını ortadan kaldırmaya yönelik bir

Bütün bakanlıklarda yoğun bir kadrolaşmayı gerçekleştiren, sistemin mali kaynaklarını kontrol eden, devlet kurumlarını en küçük taşra örgütlerine kadar ele geçiren, dolayısıyla klasik “iktidar-bürokrasi” ikiliğini tasfiye ederek “kişilikli/direnen” bürokrasi efsanesini yıkan AKP iktidarı, bütün bu özellikleriyle klasik sağcı iktidarlardan nitelik olarak farklıdır. Burada bir parantez açarak belirtmek gerekirse eğer; genel bir kabule dönüşen “iktidar-bürokrasi” ikiliği Türkiye’nin en azından son 25-30 yılında aslında tam bir efsanedir ve gerçekle ilgisi yoktur. Bir tür “gerçek iktidar” iması da taşıyan bu görüş, eğer yüksek bürokrasi kastediliyorsa artık geçerli değildir. Bugün bakanlık esasına dayalı devlet yapılanması içinde tek bir yüksek bürokrat gösterilemez ki AKP’li ya da İslamcı olmasın. Geniş yetkilerle donatılan valiler arasında bugün tek bir Kemalist bulmak bile neredeyse mümkün değildir. Sorun “özerk” kurumlardaydı ve AKP iktidarının ikinci döneminde de bu kurumların icabına bakılmaktadır.

Daha önceki merkez sağ iktidarlardan farklı olarak AKP ve Cemaat, bütünlüklü bir dünya görüşünden yola çıkmakta ve üzerinde çalışılmış bir projeyi planlı şekilde hayata geçirmektedir. Başka bir anlatımla AKP iktidarı ve Fethullah Gülen hareketi, rejimle uzlaşarak faydacı, oportünist ve sistem içinde kendine yer açmaya çalışan eski/klasik İslamcı stratejiyi artık geride bırakmıştır. Bu güçler devletin/iktidarın tamamını isteyen bir politika izlemektedir.

Kemal Okuyan’ın da isabetle işaret ettiği gibi, “Gericiliğin Türkiye’de ciddiye alınması gereken bir siyasal akılla hareket ettiğinden kuşku duymamak gerekiyor. Mücadele alan ve araçlarını seçerken, kendilerince önem verdikleri mevzileri öncelik açısından sıraya dizip ona göre “fetih”çi açılımlara soyunurken, her bir başlıkta amaca en uygun ittifaklar politikasını hayata geçirirken, bu aklı fazlasıyla kullanıyorlar.” (30.07.2009, sol.org)

Ancak, AKP ve Fethullah Gülen hareketinin bu operasyonu yürütürken, son günlerde belirgin bir telaş içinde olduğu da görülüyor. Bu telaşın esas olarak geri dönüş eşiğini aşmak ihtiyacından ve geç kalma korkusundan kaynaklandığı düşünülebilir.

Yükselen güç ve yeni iktidar aracı; polis

Bir tür “darbe” diye nitelendirilebilecek bu sürecin esas olarak Emniyet Teşkilatı’na dayalı olarak yürütüldüğü açıktır. Bu dönemde olağanüstü bir güç kazanan Emniyet Teşkilatı’nın 200 bini aşan personel sayısı ve teknik donanımıyla büyük bir silahlı kuvvet haline geldiği hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak kadar ortadadır. Bütün bir Soğuk Savaş dönemi boyunca anti-komünist, halk düşmanı ve gerici bir zihniyetle eğitilen ve konumlandırılan Emniyet Teşkilatı’nın yeni dönemde ideolojik olarak da konumlandırıldığı ve silahlı bir politik parti gibi hareket ettiği gözlenmektedir.

Polisin devlet yapılanması içinde kazandığı güç, askerin sistem içindeki “iktidar” alanının daraltılmasına paralel olarak gelişmiştir. Böyle olması da kaçınılmazdır. Boşaltılmak istenen alan, ancak aynı nitelikteki bir başka güç tarafından doldurulmak zorundadır.

Bu anlamda AKP iktidarında yapılanları kısaca hatırlamakta yarar var; bu dönemde çıkarılan yeni yasa ile MGK’nın yapısı değiştirilmiş ve kuruldaki sivil üyelerin sayısı asker üye sayısının üzerine çıkarılmıştır. Kurulun toplantı periyodu da bir aydan iki aya çekilmiş ve genel sekreterlik kurumu “sivilleştirilerek” hükümetin denetimine geçmiştir. Dolayısıyla MGK’nın eski sistem içindeki oynadığı ve “pilot kabini” olmak şeklinde tanımlanabilecek rolü de büyük ölçüde sona ermiştir. Bilindiği gibi Ergenekon operasyonu ile TSK kurumsal olarak paralize edilmiş, sistem içindeki rolü geriletilerek deyim uygunsa “teslim” alınmıştır. Bu operasyon yürütülürken, her aşamada ABD’den stratejik ve tarihsel değeri çok yüksek bir destek ve katkı alınmıştır.

İlk bakışta bir “sivilleşme” gibi görülen (daha doğrusu liberallerin büyük katkısıyla böyle sunulan) söz konusu gelişmeleri, burjuva anlamda da olsa, “demokratikleşme” şeklinde değerlendirmek doğru değildir. Çünkü ülke, ılımlı İslam ideolojisine dayalı, küresel mali sermayenin ihtiyaçlarına göre düzenlenmiş, çalışan sınıflara düşman, toplumun etnik ve dinsel kökenlerine iade edildiği (cemaatleşen), anti-demokratik yeni bir rejime, faşizan bir polis devletine doğru adım adım taşınmaktadır. Eski rejimin kötü, işbirlikçi, halk düşmanı, anti-demokratik ve oligarşik bir yapıya sahip olması, yenisinin otomatik olarak daha iyi ve demokratik olması anlamına gelmeyecektir, değildir de. Ünlü sözdür; eğri cetvelden doğru çizgi çıkmaz.

Asıl iktidar efsanesi ya da büyük sahtekârlık

Bu gelişme karşısında cumhuriyetçi-Kemalist çevrelerin direnmesi mümkün değildir. Bu çevrelerin topluma sunacakları yeni bir seçenek de yoktur. Soğuk Savaş sonrası döneme çok hazırlıksız yakalanan bu çevreler, bir araç olarak kullanmak istedikleri güçler tarafından boğulmuştur. Uzunca bir süredir iktidarın uzağında ve büyük ölçüde devletin dışındadırlar.

Burada, yine genel kabule dönüşen bir yargıya değinmek gerekli sanırım. İslamcılar, muhafazakârlar ve her soydan liberaller CHP’yi işaret ederek “asıl iktidar” vurgusunu yapıyorlar. Daha doğrusu, “CHP+TSK=iktidar” denklemini kurarak, “asıl iktidar” değerlendirmesini yapıyorlar. Ve iktidar sözcüleri büyük bir müjde verir gibi artık bu dönemin, yani “CHP+TSK=iktidar” döneminin kapandığını ilan ediyorlar.

Oysa bu tez büyük bir aldatmacadır. Çünkü bu iddia, kaba bir indirgemecilikle malul olmasının yanı sıra hayatın, siyasetin ve tarihin gerçekleriyle de hiç ilgisi olmayan bir palavradan başka şey değildir. Eğer 27 Mayıs 1960 dönemi dışında tutulursa –ki bu olay bir sapma olarak da görülebilir- kurulan denklemde CHP’nin yerine sağcı-muhafazakâr partileri koymak daha doğru olacaktır. Kısa dönemli koalisyon hükümetleri dışında CHP’nin temsil ettiği varsayılan güçlerin son 60 yıldır bırakın iktidara gelmeyi, gerçek iktidara yaklaştıkları bile söylenemez.

Belirtmeye gerek var mı bilmiyorum; hiç kuşkusuz CHP bir sistem partisidir. Bir ölçüde kurucu ideolojiyi temsil etmektedir ve Kürt sorunu konusunda milliyetçi bir çizgi izlemektedir. Sol değil, cumhuriyetçidir. Diğer taraftan bu partiyi destekleyen kitleler, (negatif ya da pozitif bir anlam yüklemeden ve bir tespit olarak söylersek eğer) büyük ölçüde sol’un da üzerinde hareket ettiği araziyi oluşturmakta ve aydınlanmanın kazanımlarını (ne kadarsa) savunmaktadır. Bu durumu özellikle Türkiye taşrasında somut olarak görmek mümkündür. Nitekim Prof. Binnaz Toprak’ın çok tartışılan saha araştırmasının gösterdiği gerçek de budur.

Ancak söz konusu değerlendirme, yani TSK ve CHP zımni ittifakına dayalı “asıl iktidar” tezi, AKP iktidarına, bu iktidarın yürüttüğü projeye paha biçilmez bir destek verilmesini sağlamaktadır. Böylece var olan iktidara yönelik değil, muhalefete karşı muhalefet yapmak gibi büyük bir sahtekârlığa da imkân sağlamaktadır. Cumhuriyetin kazanımlarına (yine ne kadarsa) ve insanlığın ilerici birikimine karşı yürütülen gerici operasyon için gerekçe oluşturmakta ve daha da önemlisi bir “demokratikleşme” ve “sivilleşme” yanılsaması yaratmaktadır. Gerçek iktidarı gözlerden saklamaktadır.

Ne yapmalı?

Bütün bu “ahval ve şerait içinde” sosyalist hareket, öncelikle olup biteni soğukkanlı bir şekilde, özgüven içinde ve imanından kuşku duymaksızın analiz edebilmelidir. Yine aynı özgüvenle kendi bağımsız hattını hızla kurmalıdır.

Bugünün ihtiyacı yeni bir sosyalist aydınlanma hamlesini başlatmaktır. Sınıf temelli yeni bir politik mücadelenin araçları yaratılmalı, ileriye doğru güçlü bir atılımın hazırlığı yapılmalıdır. Çünkü geniş çaplı yeni bir tarihsel hamlenin gerçekleştirilmesi için şartlar olgunlaşmaktadır. Yapılacak ilk şey, entelektüel inisiyatifin yeniden ele geçirilmesi, bunun için yoğun bir ideolojik karşı saldırı gerçekleştirilmelidir.

Çok klasik olacak ama bir kez daha belirtmek gerekiyor sanırım; yukarıda sayılan tarihsel görev ve sorumlulukları yerine getirmek için laboratuar çalışması yapmak yetmeyecektir. Sol’un günlük politik mücadele içinde bütün olanaklarıyla yer alması, güç toplaması, örgütlenmesi, çoğalması ve kendisini büyütmesi gereklidir. Bunun için sınanmış ve başarılı olmuş klasik metotları kullanmaktan kaçınmamalıdır. Sol’u büyütmek bugün en önemli devrimci görevdir. Bu nedenle bir birine yakın politik çizgiye sahip sol güçler, gerekiyorsa farklılıklarını da koruyarak, ancak ince ideolojik tartışmaların ötesine geçme becerisini gösterip güç birliği yapabilmelidir.

18.09.2009

Merdan Yanardağ

http://haber.sol.org.tr/


Son Yazılar

Mostly cloudy

24°C

Istanbul