Bir Milli Güvenlik Sorusu : "Erdoğan"'ın Servetini Kim Yönetiyor ?

Avrupa ; derin bir skandalla çalkalanıyor. Aslında son iki senedir arka planda pişen bir skandal bu.

Gizlilik yasaları ile ünlü bir bankacılık sektörüne sahip İsviçre'nin bankalarındaki gizli hesapları içeren bir CD için yürütülen pazarlık bir çok insanı uykusuz bırakacak cinsten. Almanya; içerisinde İsviçre bankalarında gizli hesapları bulunan kişilerin listesinin bulunduğu CD için 3.4 milyon dolar ödemeye hazırlanıyor.

Almanya'nın bu CD'ye bu kadar büyük bir meblağ ödemeye hazırlanmasının sebebi, bu CD'deki kişilerin İsviçre'deki bankalardaki servetleri üzerinden alma imkanına kavuşacağı 400 milyon dolar ek vergi. Dolayısı ile; İsviçre'de hesap açtırarak Alman vergi yasalarından kaçmayı umanlar bugünlerde hayli telaşlı.

Raporlar yaklaşık 100.000 Alman'ın İsviçre'de gizli hesabı bulunduğu ve bunların toplamının 31 milyar dolara ulaştığı yönünde.

Bu CD'deki hesapların hangi bankalara ait olabileceği konusunda spekülasyonlar mevcut. Tahminler Credit Suisse, UBS ve HSBC üzerinde yoğunlaşmış durumda.

Aslında bu CD olayı ilk değil.

Almanların gizli hesapları CD'sinin ortaya çıkmasından bir kaç ay önce de, Fransa hükümeti HSBC 'ye dair verileri içeren bir CD'yi ele geçirmişti. 3000 müşteriye ait özel bilgileri içeren bu CD, eski bir HSBC çalışanı tarafından Fransızlara iletilmişti.

2008 yılına geri döndüğümüzde ise; Almanların, bu sefer Liechtenstein bankalarındaki binlerce müşteri verisini satın alıp, bunlar üzerinden vergi çalışmalarına başladığını hatırlıyoruz.

Son yıllarda Avrupa politikasında bu derinlerdeki fırtınanın, Türkiye üzerindeki etkisi hiç bir şekilde gündeme gelmedi. Halbuki; uluslararası bazı bankalardaki çok özel hesapların Almanya ve Fransa gibi ülkelerin eline geçtiği haberinin, bir çok araştırmacı gazeteciyi tetiklemesi lazım. Kaldıysa tabi.

İstihbarat görmek isteyen için hayli açık.

Hatırlarsınız geçenlerde; Fransa Devlet Başkanı Sarkozy'nin Erdoğan'a, serveti ile ilgili imalı bir çıkışta bulunduğunu yayınlamıştık. (Bkz. Çok zenginleştiniz Mösyö )

Erdoğan bu tarz imalara alışık. Başbakanlığının daha ilk günlerinde Rahmi Koç; "her şeyi biliyoruz" mesajını bir gazeteciye verdiği röportajda araya sıkıştırdığı şu cümle ile vermişti:

"Tayyip Bey'in 1 milyar doları olduğu söyleniyor"

Bu servet söylentileri, 8 senelik bir iktidar pastası keyfinden önceydi. Ne Aycell'ler Aria ile birleştirilip Avea yapılmış (Berlusconi dostluğunun tohumlarının atıldığı özel satış) , ne yandaşlara özelleştirme rantları dağıtılmış, ne Lübnan'da Telekom balayılarına çıkılmış, ne Çamlıca sırtlarında villalar alınmıştı.

Sarkozy'nin Tayyip Erdoğan'a yaptığı dokundurma ile Rahmi Koç'un dokundurması 8 yıl arayla geldi ama mesaj aynıydı.

"Servetini biliyoruz"

Normal şartlarda servet suç değildir.

Başbakan'ının 8 sene önce 1 milyar doları, bugünlerde ise çok daha fazlasına sahip olma ihtimali sizi rahatsız etmeyebilir. Bu tarz konulara Mehmet  Metiner'in, Erdoğan'ı ne yapsa savunan tülbengahlığı ile yaklaşıp, "olabilir, ne var bunda?" tepkisi verebilirsiniz.

Ülkenizin Başbakanlığını yapan kişinin milyarlarca doları olması etik ve hatta bazen kriminal bir sorundur.

Fakat Başbakanınızın bu servetinin Sarkozy gibi bir küresel palyoçunun diline pelesenk olması bir "milli güvenlik" sorunudur ve bu günlerde Avrupa'da istihbarat servislerinin elinde dolaşan özel CD'lerle bağlantılı ele alınmalıdır.

Son günlerde ; küresel finans şebekelerin kontrolündeki dev bankalardaki gizli hesapların çeşitli istihbarat servislerinin elinde oyuncak olduğu yukarıda belirttiğimiz haberlerden aşikar.

Tayyip Erdoğan'ın da bu ülkenin görüp göreceği en şaibesiz başbakan olmadığı da herkesin malumu.

Maliye Bakanı Unakıtan'ın ani istifası ve "ortadan kayboluşu" ile ilgili iddialarla yanyana konulduğunda ve daha seneler öncesinden, Üzeyir Garih'in rahle-i tedrisatından / rahle-i ihalelerinden geçen Erdoğan'ın Koç'un iddiaları karşısındaki suskunluğu hatırlanıldığında; birilerinin Erdoğan'ın serveti ile ilgili çok hassas bilgileri elinde tutmadığını varsayamayız.

Erdoğan'ın bu durumda tek sigortası; bugün istihbarat servislerine meze olan bu özel CD'lerde varsa sadece kendi isminin olmayabileceği.

Cumhurbaşkanlığı sürecinde medyada bir gazete köşesinde kaynayan ilginç bir bilgi; Erdoğan'ın Cumhurbaşkanlığı adayını öncelikle Londra'daki finans çevreleri ile paylaştığı yönündeydi.

Türkiye'yi gibi küresel çapta dolara en yüksek faizi vererek borçlanan bir ülkenin Başbakanının küresel finans tröstleri tarafından nasıl el üstünde tutulduğu sır değil. (Erdoğan'ın küresel finans tröstleri ile muhabbetini hatırlamak için bkz. Monaco'da gerçekleşen Avrupa Kredi Konferansı ) 

Bu finans tröstlerinin özel bankalarının özel servetleri yönetmedeki maharetleri ise bugünlerde ortaya saçılan CD'lerle lekelenmiş durumda.

Bu tablo karşısında; varsa, bir araştırmacı gazetecinin şunları sormasında fayda var :
1) Erdoğan'ın kişisel serveti, Koç'un 1 milyar dolar olduğunu söylediği 8 sene öncesinden bu yana ne kadar arttı?

2) Belediye günlerinde nispeten yönetilebilir olan bu servet; hangi dönemden sonra ancak küresel finans araçlarının labirentleri üzerinden yönetilebilir ve yönlendirilebilinir bir büyüklüğe kavuştu?

3) Bugüne kadar çok farklı kaynaklardan dile getirilen Erdoğan'ın servetini yöneten bir uluslararası banka var mı?

4) Son günlerde Avrupa'da elden ele dolaşan CD'ler içerisindeki özel verilerde bu bankaya dair veriler bulunuyor mu?

5) Bu CD'lerde Türkiye'den hangi isimlerin verisi de mevcut? Erdoğan bunlardan biri mi?

6) Birileri CD'ler yeralan Türkiye'deki bazı isimlere şantaj yapıyor mu?

Ülkemizin Başbakanının, artık Çamlıca'daki villalarından bile gözle görülür hale gelen servetinin ; Sarkozy ve Merkel'in gözle görülebilir küstah tavırlarından da anlaşılabileceği üzere bir şantaj unsuru haline gelmesi durumu ; bu servetin nasıl elde edildiği sorusundan daha önemli bir sorun haline gelmiştir.

Mehmet Metiner'i  bile kaygılandırması gereken bir sorundur bu.

16.02.2010 - Açık İstihbarat
http://www.acikistihbarat.com/

elazig-valisiElazığ Valisi Fethullahçı

Fethullah Gülen’e soruyorlar:

“İslam’ın özellikle bazı bölgelere ulaşmasında müslüman tâcirlerin gayretleri de düşünülürse, mesajımızın dünyanın her yanına taşınmasında ve öz değerlerimizin âleme tanıtılmasında günümüzün iş adamlarına neler düşmektedir? Hem dünya hem de ukbâ pazarında muvaffak olabilmek için bir tâcirin öncelikle hangi hususlara dikkat etmesi gerekmektedir?”

Gülen bu soruyu şöyle yanıtlıyor:

Abdullah GÜL Hangi Gazetecileri Sevmiyor, Kimlerden Nefret Ediyor?

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Başbakanlığı döneminde başdanışmanlığı görevini yapan Ahmet Takan, avazturk.com haber sitesinde çarpıcı bir yazı kaleme aldı.

Takan yazısında, Abdullah Gül’ün sevmediği ve hatta nefret ettiği medya mensuplarını kaleme aldı.

İşte “Abdullah Gül’ün Sevmediği Medya Organı Hangisi?” başlıklı o yazı:

"Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı Hindistan’dan vurunca canhıraş bir kavga başladı.

Ama bu kavga medya boyutunda devam ediyor. Tayyipgillerle, Gülcüler, köşelerinden, ekranlarından birbirlerine yaylım ateşi açıyor. Daha öncede yazmıştım; medya üzerinden devlet başkanlığı çarpışmasını.

Siz deyin “2.Cumhuriyet”, ben diyeyim, ” Neo-Osmanlı”, kavganın adı “ilk devlet başkanı kim olacak?” Neyse hafta sonu rahat okuyun diye ben size işin başka boyutundan bir şeyler anlatayım.

2002’de AKP’de Abdullah Gül’ün teklifi üzerine medya başkanı olduğumda Tayyip Erdoğan’ı da yakından tanıma imkânım oldu. AKP’de ilk göreve başladığımda Abdullah Gül’ün benden çok garip bir isteği olmuştu.

Bir gün odasında otururken , “Yahu Ahmet! Akşam gazetesinde iki yazar var. Biri Nuray Başaran diğeri Güler Kömürcü. Devamlı aleyhimizde yazıyorlar. Bunları nasıl sustururuz?” Benim için bu pek hayret edilmeyecek bir husustu.

Çünkü bizim meslek de böyle operasyonlar çok yapılır.

Kendisine üç yol gösterdim;

1’ncisi; o yazarlarla diyalog kurup kendilerini aksine ikna etmek,
2’ncisi;yazılarında eğer yalan, hakaret ve iftira varsa hukuki yollara başvurmak,
3’ncüsü;patronaj çapında baskı kurmak.

Bana tercihimi sorduğunda ben ilk iki yolu önerdim. Gazeteciyi patrona şikâyet etmenin diğer gazeteciler içinde çok alerjik olduğunu anlattım biraz da eleştiriyi hazmetmenin gerekliliğinin üstünde durdum.

Ama Abdullah Gül, üçüncü şıkkı tercih etti ve direk Mehmet Emin Karamehmet’i arayarak bu iki yazardan dolayı şikâyetini dile getirdi ve işten atılması gerektiklerini ima etti.

Daha seçim yapılmamış ve AKP tek başına iktidar olmamıştı oldukça irite olduğum bu konuşmanın arkasından Karamehmet “gereğini” yapmadı.

Zaman içinde olanları zaten biliyorsunuz. Güler Kömürcü Ergenokon’un tutuksuz sanığı bir yerde yazamıyor. Nuray Başaran Akşam gazetesinden sonra birkaç deneme yaptı ama tutturamadı, şimdi bir yerel gazetede yazıyor.

Buraya nereden mi geldim? Abdullah Gül’de, Tayyip Erdoğan da muhalif gazetecileri hiç sevmezler.

Abdullah Gül sahte gülücükler ile bunu göstermese de Tayyip Erdoğan çok belli eder. Hatta açıktan adamın ocağına incir ağacı eker. Gül ise işi çaktırmadan halletmeyi sever.

AKP iktidarının ilk günleriydi. Her yerden Erdoğan ve Gül’e televizyon programı, gazete röportajı teklifleri yağıyordu.

O zamanlar daha işin başı ve gerekli düzenlemeler yapılmadığı için, revaçta olan 2 isim vardı. Taha Akyol ile Fehmi Koru. İster televizyon programı olsun ister gazete yazısı her ikisinin de eline sorular önceden verilir.

Hatta TV programları sırasında biraz ipin ucu kaçırılırsa reklam aralarında ayar edilirlerdi.

İktidarın ileriki yıllarında zaten her türlü düzenlemeler geçmişteki iktidarlara ders verircesine! yapıldı. Kim kimin taraftarı diye bir daha burada yazmanın manası yok. Zaten taraftarlar kendilerini gizlemiyorlar ki.

Tayyip Erdoğan’ın hiç hazzetmediği gazeteci Ertuğrul Özkök’tü. İsmini bile duymak istemezdi.

Gelelim Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e.

Onun en çok çekindiği gazete Milli Gazete idi. Hele orada yazan iki-üç isim var (kendilerini yakından tanıdığım ve çok saygı duyduğum ve üzülmemeleri için isimlerini vermeyeceğim) onlardan nefretle bahsederdi.

Ama dedim ya Gül, böyle konularda, Erdoğan’dan daha akıllıdır. Başbakanlığının ilk günlerinden itibaren basın toplantıları için tek şey tembih ederdi , “aman Milli gazeteyi çağırmayı unutmayın ve mutlaka katılımını sağlayın”.

Abdullah Gül’ün bu korku ve nefretini hissettirmeden onları aktivitelere çağırırdık ama nafile. Onlarda herhalde “Erbakan Hocaya ihanet ettiği” için olsa gerek davetlere pek itibar etmezlerdi.

Fakat çok garip bir şey, aynı partinin adamı hatta Genel Başkanı olmasına rağmen Tayyip Erdoğan’ın her faaliyetine koşa koşa gelirler ve Erdoğan’a müthiş iltifat ederlerdi. Abdullah Gül, buna da için için pek kızardı.

Bir keresinde Abdullah Gül’ün başbakanlıkta yaptığı basın toplantısına tüm ısrarlarıma rağmen katılmamışlardı. Gül, gelmediklerini duyunca telefonla Milli Gazete’den hatırının geçebildiği bir ismi bizzat aramış ve muhabir gelene kadar basın toplantısına başlamamıştı.

Bu ısrarcılığının nedenini sorduğumda ise bana “Ahmet bana en çok zarar bunlardan gelir “ demişti.

Dedim ya Abdullah Gül, medya operasyonlarında hep akılcılığı ön planda tutar.

Bunun en çarpıcı örneği ise kendisine TSK içinden yazılı ve sözlü bilgi getiren bir ismi çok önemli bir medya kurumuna genel müdür yapmasıdır.

Tayyip Erdoğan, her anlamda daha duygusaldır. Onun için kendisine bağlılık ve hatta hemşehrilik daha önde gelir. Şimdi savaş yazılarını okurken, işe bir de bu boyuttan bakın."

15.02.2010 - Odatv.com

Son Yazılar

Partly cloudy

20°C

Istanbul