nazim hikmet onurlu yasamak2

Ya o polis sen isen?

Geniş kesimler ikiyüzlü olmaya rıza gösterir, gerçeğin ağır yükünü taşımaktan kaçar.

Nazilerin Almanya’da nasıl iktidar olduğuna yakından bakınca, bu sürecin en büyük suç ortağının sıradan bireyler olduğunu görürüz. Her gün eksilen komşularını merak etmeyen, kapısını, penceresini sıkıca kapayarak kör olmayı yeğleyen kişi ile Auschwitz’de katliam yapan SS subayı arasında sadece ton farkı vardır.

SSCB’nin bu korkunç iktidarı yıkmasıyla birlikte yeni bir durum doğdu. Olan biten gün ışığına çıkabilirdi artık. Peki, ama kim yargılayacaktı bu kişileri? Adil olacak mıydı bu yargılama? Suç neydi, suçlu kimdi sorusu ortadaydı. “im Labyrinth des Schweigens” filmi bunu anlatıyor. Savaş sonrası öğretmenlik yapan eski Nazi subayı, kamptan kurtulan bir Yahudi tarafından fark edilir. Dehşet içinde kalan adam korkuyla içine kapanır. Ta ki genç bir savcı işin peşine düşene dek!

Toplum bu korkunç süreçle, cinayetlerle, soykırımla yüzleşmek istemez. Çünkü herkes suçlu olduğunu bilir, bunu yaşamak istemez. Nitekim süreç öyle işler. Olay gün ışığına çıksın diye yola koyulan gazeteci eski Nazidir. Davayı soruşturan genç savcının babası Nazidir. Sevgilisinin babası Nazidir. Annesinin yeni eşi olacak adam Nazidir. Devletin üst düzey yöneticileri Nazidir. Savcıların bazısı, hâkimler Nazidir. Herkes bu geçmişi unutmak ister. Kimi pişmandır, alkolik olmuştur, kimi tamamen kendine yeni tarih yaratmış, buna inanmaktadır. Çoğu günlük yaşamda saygın yer edinmiş sıradan insanlardır.

ABD arşivlerine giren genç savcı dehşete kapılır. Bakkal, oto tamircisi, fırıncı, öğretmen, her gün yan yana geldiği kişiler kamplarda katil olarak bulunmuştur. Beraber kahve içtiği, alışveriş yaptığı, güven duyup sevgi gösterdiği sıradan insanlar soykırımda en önde yer almıştır. Neredeyse aklını kaçıracak gibi olur savcı, bir gece içer, sarhoş olur ve önüne gelenin yakasına yapışır, haykırır: “Sen de Nazisin, hepiniz Nazisiniz!” diye. Haksız değildir. Suçu Hitler’e, Goebbels’e, Himmler’e atarak kurtulmak mümkün değildir. Söz konusu olan Arendth’in tarifiyle “Sıradan Faşizm”dir.

*** *** ***

Gerçeği söylemek kolay değildir. Türlü bahanelerle suçların üstü örtülmek istenir. Milliyetçilik, ırkçılığın tonudur.

*** *** ***

Demokrasinin beşiği (!) ABD’de bir cinayet işlendi. Irkçı polis, siyah adamı, gün ortasında, herkesin gözü önünde işkenceyle öldürdü. Siyah adamın adı George Floyd: İri yarı, güçlü kuvvetli biri gözaltına alındı, teslim olmuştu, bilerek isteyerek devlet gücüyle öldürüldü. Trump yandaşı polis, belli ki görevini yaptığını, hukuku sağladığını düşünüyordu. ABD’de ırkçılığın resmi öğreti olmadığını, toplumun büyük kesiminin desteği olmadan bu cinayetin işlenemeyeceğini kim iddia edebilir ki?

İsyancılar “polis şiddetine” karşı ayaklandı. Kimi “kurgu var” diyor. Yaklaşan seçimlerde “Trump güçsüz düşürülmek isteniyor” tezini öne sürüyor. Böyle olsa da, ki bence değil, geniş kesimlerin rızası alınmadan bu cinayet işlenemezdi. Diyeceğim; her zorbalığın altında halkın kutsalları, ezberleri vardır. Bir de hakikati gizleyen, iktidardan pay alan işbirlikçiler bulunur. Suç uzakta işlenince ses vermek ucuz kabadayılıktır! Mesele, kendi evinde bu cinayetler işlendiğinde ne yaptığındır. Devletin hep haklı bahanesi bulunur. Peki, ya sıradan insanın bahanesi nedir?

*** *** ***

Geçen gün bir dostum anımsattı, Marx diyor ki: “İşçi sınıfına ekmekten önce, onur lazım.

Dünyada sınırlar, dolayısıyla milletler ve diğer tüm kutsallar kapitalizm itirazsız hüküm sürsün diye var. Diyeceğim; herkese ekmekten önce onur lazım! Milliyetçilik, dincilik kapitalizmin kullanışlı ortaklarıdır.

*** *** ***

Hiçbir ırkçı, ırkçı olduğunu bilmez.

O polisle yan yana düşmemek lazım.

Enver AYSEVER - 01 Haziran 2020

Son Yazılar