ayaga kalkmanin zamani geldi

Çil çil altınlar!..

Şeyh efendi, ağzı açık bir bidonun önünde duruyor. 

Bidonun içinde altınlar parıldıyor. 

Karşısında ağzı açık kalmış kişiye dönüyor Şeyh:

Sen şimdi elli bin dolar getireceksin. Ben cinlerimle konuşacağım. Bu bidona üç kilo çil çil altın gelecek. 

Kimseyle konuşmayacaksın. Şimdi bekle” diyor.

Sonra, Kuran’a el basıyor. Görünmeyen cinlerle konuşuyor, kavga ediyor, yerlere yatıyor, inliyor, bağırıyor.

Üç kilo altın bekleyen kişi dehşet içinde Şeyh efendiye bakıyor. Artık kuşku yok, altınlar gelecek.

Ama altınlar gelmiyor. Şeyh efendi, aslında bir dolandırıcı. Böyle kişileri, böyle oyunlarla kandırıyor. Bir değil, iki değil, beş değil, on değil, kim bilir kaç kişi böyle dolandırılıyor.

Müge Anlı’nın TV programında izliyorum bu olayı. 

Müge Anlı, işlenen cinayetlerle uğraşırken, bir de bu tip bir dolandırıcılık işi ekrana geliyor.

Dolandırılanlara bakıyorum; gündelik kıyafetler içinde sıradan insanlar. Mardin ve Gaziantep bölgesinin insanları. Kandırılmışlar, aldatılmışlar, paralarını kaptırmışlar. Şimdi burada çare arıyorlar, paralarını geri almayı umuyorlar.

Yurdumun insanları bunlar.

Mağdurlar?..

Kandırılan zavallı insanlara bakıyorum.

İyi de, bunlar bu paraları nasıl bulmuşlar, nereden bulmuşlar?

50 bin dolar, 250 bin dolar, 175 bin dolar.

Bu paraları nereden bulmuşlar, nasıl bulmuşlar!

TV programında elbette bu sorular sorulmuyor.

Nasıl bir açgözlülük ki, bu paraların üstüne para koymaya hevesleniyorlar.

Ülkemin pırıl pırıl insanları asgari ücretle geçinmeye çalışırken, ülkemin gençleri işsizlikle boğuşurken bu açgözlüler nasıl “mağdur” oluyor?

Nasıl aldandıkları” sorulunca işi Allah’a, Kuran’a, dine, imana bağlamaları ibret verici. 

Dinin, imanın nasıl dolandırıcıların eline geçtiği de olanları çok açık ortaya koyuyor.

Aslında aldananların aldatanlardan pek farkı yok.

İki taraf da aynı bezin farklı köşeleri.

İşte bunlar memleketimin insanları.

Bunlar oy veriyor, bunlar  seçim yapıyor...

İşte bunlar, oy veriyor, bunlar seçim yapıyor.

Bu ülkenin yöneticileri bu nitelikte insanların seçimleriyle işbaşına geliyorlar.

Seçenle seçilenin farkı kalmıyor.

Seçilip de işin başına geçenler de sık sık aldatılıyor.

Yıllar boyunca ortaklık yaptıkları Fethullah Efendi, iktidara talip olunca, bir anda “terörist FETÖ” oluyor.

İşbaşındakiler de “aldatılmış” oluyorlar.

Yıllar yılı Fethullah Gülen’in her yaptığını göklere çıkaran, ona yönelik her eleştiriyi saldırganca suçlayan iktidar yetkilileri, bir anda “aldatılmış” oluyorlar, kendilerini temize çıkarıyorlar.

Tuhaflık burada da bitmiyor.

Kendilerini temize çıkaran iktidar yetkilileri, yıllar boyu Fethullah tehlikesini ortaya koyanları “FETÖ yanlısı” olarak suçlayıp hukuk tarihinin en garip paradoksunu yaratıyorlar.

Bu arada ülkede felaketler felaketleri izliyor.

Elazığ depremi yaralarını sarmaya uğraşıyor.

Derken, bir çığ felaketi onlarca vatandaşın ölümüne yol açıyor.

Arkadan bir uçağımız pistten çıkıp üçe bölünüyor.

Eskiler böyle durumlarda: “Var başımızda bir musibet, Allah sonumuzu hayır etsin” derlerdi.

Başımızdaki asıl afet...

Başımızdaki asıl afet, bilimin yolundan ayrılmaktır.

Başımızdaki asıl afet, liyakatin yerine sadakatin konmasıdır.

Başımızdaki asıl afet, inancın kötüye kullanılmasıdır.

Başımızdaki asıl afet, akıl yürütmekten vazgeçilmesidir.

Başımızdaki asıl afet, iktidarın hesap vermemesidir.

Başımızdaki asıl afet, bu toplumun hesap soramamasıdır.

Başımızdaki asıl afet, iktidar gücünün denetlenmemesidir.

Bu böyle sürüp gidecek mi?

Hayır, bu böyle sürüp gitmeyecek.

Çünkü, bu böyle sürüp gidemez.

Elbette kolay olmayacak.

Önümüzdeki yol, acılarla, kayıplarla yürünecek yol olacak.

Ama geleceğimizi kazanmak için bu bedeli ödeyeceğiz.

Bedel ödemeden aldıklarımızı hep kaybettik.

Alacağımızın bedelini ödeyeceğiz.

İşte o zaman geleceğimiz bizim olacak.

Hak edilmiş, bedeli ödenmiş bir gelecek.

Ancak, o zaman...

Erdal ATABEK - 10 Şubat 2020

Son Yazılar