fahrettin altun2 1

Uslular, Altunlar, Kalınlar,…

Prens…

Batıda hanedanların erkek çocuklarına verilen ünvandır.

Osmanlı’da adı şehzade idi.

Osmanlı çöktü ve dağıldı. Yerine cumhuriyet kuruldu.

Batı özentisinden olsa gerek, seksenli yıllardan beri bir hastalığa tutulduk.

Çeşitli kurumların ve kişilerin öne çıkan varislerine, gençlerine prens demeye başladık.

Quelle alâka?

Özal dönemiydi.

Türkiye dünyaya açılıyordu.

“İyi yetişmiş ve dünyayı tanıyan gençler” aranıyordu.

ABD’nin tüm büyük eyaletlerini tarandı . (ille de ABD kaynaklı olması isteniyordu.)

Turgut Özal’ın oğlu Ahmet Özal’ın da önerdiği, geleceği parlak, iyi eğitim almış, vizyon sahibi yaklaşık 150 kadar Türk genci bulundu. Aralarında eleme yapıldı.

Bizi kurtaracak kadro bulunmuştu (!)

Büyük tantanalarla Türkiye’ye geldiler. Bürokrasi onlara teslim edildi.

Gazetecilikten bankacılığa kadar geniş bir alana yerleştirildiler. Büyük devlet kurumlarının başına oturtuldular.

Ülkenin dış dünya ile etkileşimine ivme katıldığı sanılıyordu.

Siz kaçını anımsarsınız bilmem. Ama onların bazıları şunlardı:

Adnan Kahveci, Bülent Şemiler, Rüşdü Saracoğlu, Bülent Gültekin, Cüneyt Ülsever, Cengiz İsrafil, Cem Duna, Can Cangır, Ahmet Söylemezoğlu, Turgay Özkan, Yılmaz Argüden, Ökkeş Özuygur, Coşkun Ulusoy, Güneş Taner…

Onlara Özal’ın prensleri dendi.

Deneyimsizdiler. Hayal bile etmedikleri yetkilerle donatıldılar. Kamu ve özel sektörde en üst makamlara getirilince ne oldum havasına girdiler. Görevlerini başarılı ve doğru yapmaktan çok, Özallara yardakçılıkla durumu kurtarmayı seçtiler.

Tıpkı, 70’li yıllarda Şilide Pinoche’nin işbaşına getirdiği “şikago oğlanları”gibi işlev gördüler.

Friedman ekolüne bağlıydılar. Monetarizmi kutsadılar. Sıkı para politikası uyguladılar.

Sorumlu oldukları kurumların disiplinleri bozuldu, lâçkalaştı.  Kuralsızlık ve keyfilik öne çıktı. Devlet, bir özel aile şirketi gibi yönetildi. Yöntemsizlik, yağmacılık, hortumculuk, rüşvet aldı yürüdü.

Bugün yukarıdaki isimlerden belki bir ya da ikisi dışında anımsanan, hayırla anılan kimse yoktur. 

Emin Çölaşan Özal’ın prensleri için şöyle yazdı:

“Bankalar hırsız ve hortumcu prenslerin eline verilmişti. Kurda kuzu teslim edilmişti ve Özal döneminde yaşanılan olumlu gelişmeler, ihracatın artması gibi, bu tarz olumsuzlukların gölgesinde kalmıştı”

*** *** ***

Prensler konusunu neden açtım?

Türkiye; bu prenslerin de beceriksizlikleri, deneyimsizlikleri, liyâkatsizlikleri yüzünden yağmalanan, kötü yönetilen bir dönem yaşamıştı.

Ülkeyi yönetenler ders almalıydı.

Ne gezer…

Özal’ın ve prenslerinin yönetim anlayışı 90’lı yıllardaki çürümenin, ekonomik bunalımların, kamu kurumları soygunculuğunun, çeteleşmenin ana nedenlerindendir.

Kimin elinin kimin cebinde, kimin külahının kimin başında olduğu bilinmeyen; dinci sahteciliğin iyice yükseldiği yıllardı.

2001 yılında ülkemizde çok önemli siyasal hareketlenmeler yaşandı.

Erbakan’ın partisinden(Fazilet Partisi) ayrılanlar “ yenilikçiler” denilen bir grup oluşturarak AKP’yi kurdular.

Kamuda dürüst ve adil bir yönetim anlayışı kurulmaya, ekonomi düzeltilmeye, enflasyon düşürülmeye çalışılıyordu.

AKP’nin temel propagandası  da ,“3Y” ye (yalana, yanlışa, yolsuzluğa) karşı mücadele etmek, toplum katmanları arasında adaleti ve kalkınmayı sağlamaktı.

2002 ise AKP tek başına iktidar oldu.

Bir de ne gördük?

Kamuyu yiyip bitirenler, ellerinden alınan rantları AKP ile geri almak istediler. Topluca AKP saflarında yer aldılar. Geçmişte kirli ilişkilere bulaşmış herkesin AKP’ye kapağı attığı ve kaldıkları yerden düzenlerini sürdürdükleri ne tanık olduk.

Sanki bir rüzgar esmiş ve devlet rantıyla yaşayanların tümünü AKP’ye dolduruvermişti.

AKP yeni kurulan bir partiydi. Bir yıl içinde iktidarı ele geçirmiş, fakat iktidar için kadro birikimine sahip olamamıştı.

Dönek ve liboş denilen ve eski solculardan oluşan, Sovyet sistemi yıkıldıktan sonra, şaşkın tavuk örneği ne yapacaklarını bilemeyenler AKP ye katıldılar.

Zaten AKP’nin kuruluşunda ,“aynı yolun yolcusu” olduklarını söyleyen FETÖ iktidarın asıl sahibiydi.

AKP nin gereksindiği kadroları oluşturdu. Kamuyu ele geçirdi. İktidarın en güçlü ortağı oldu.

Özalın prensleri Türkiye için kötü deneyimdi.

Artık benzer yanlışlar yapılmaz sanılırken gelenler gidenleri arattırdı. Daha beterine tanık olduk.

FETÖ’nün kancayı taktığı yüz binlerce öğrenci birer harika çocuk gibi ortaya sürüldü.

Her türlü sahtecilik, kalpazanlık, hırsızlık, hukuksuzluk, torpil yolları denendi. Servet transferleri yapıldı. Devletin mülkiye, adliye, güvenlik, savunma, eğitim kurumları pıtrak gibi çoğalan bu gençlere teslim edildi.

Özal’ın 15-20 prensi ve onların yolsuzlukla yanlarına aldıkları insan sayısı en çok birkaç bine ulaşmıştı.

Cemaatin AKP yi kullanarak çeşitli alanlara hakim olmak için yerleştirdiklerinin sayısı ise yüz binlercedir.

Bunların sayısı çok olduğu için onlara belki “prens” diyemeyiz. Çoğu; imam, abi, abla gibi daha mütevazi sanlarla anıldılar.

Peki; bunların arasında gerçekten “prens”olanlar yok mudur?

Olmaz mı?

Mücteba Kılıç, Eyüp Can, Önder Aytaç, Emrullah Uslu, Berat Albayrak, Nagehan Alçı, Cem Küçük, Hakan Fidan …ve daha niceleri u sayıya eklenebilir.

Doğrudan destek verilenler var.

Kimi de Akın İpek ve Mustafa Özcan gibi sonradan iltisaklı…

Bu yeni prensler daha yüksek ve önemli görevlere atandılar.

Çoğunun benzer özellikleri var:

Gizlice, karıncayı incitmeden seçilip, özel olarak yetiştirildiler.

Cemaatten el aldılar. Devlet desteğini arkalarında buldular.

Çoğu ABD’ de (özellikle Utah) eğitildi. Kimi de basamak atlarken Malezya yoluyla ABD yolcusu oldu.

fahrettin altun2

Prensler konusunu neden açtım?

CİB Başkanı Fahrettin Altun’un eşi, aldığı çifte maaşın sorulmasına, kibirli  ve ukalaca bir yanıt vermiş.” …alay etmeyin, sabrımızı da sınamayın, ikiyüzlülüğünüzü ve ihanetinizi milletimizin gözlerinin önüne sermeyin"  demiş. Yadırgadım. Gerçekten kendi bilen ve bazı değerlere sahip olan insanların böyle yanıt veremeyeceğini düşündüm. Eleştirenleri ihanetle suçluyor ve tehdit ediyordu!

Ney ve kimlere güveniyordu?

Araştırdım ve gördüm ki; Fahrettin Altun’un ve eşinin yükselişleri oldukça dikkat çekici…

Fahrettin Altun Almanya doğumlu. İstanbul üniversitesi sosyoloji bölümünden sonra, Mimar Sinan Üniversitesinde yüksek lisans yapmış. Utah Üniversitesi’nde siyaset bilimi üzerinde misafir araştırmacı olmuş! 

Derken İstanbul şehir üniversitesinde kurucu kurulda yer alıyor.  Arkasından bölüm başkanlığı…

Ve sonra da İstanbul Medeniyet Üniversitesinde öğretim üyeliği…

Ve ardından genç yaşta Saray’daki en önemli görevlerden birine atanıyor.

Helal olsun, diyeceğim. Ama ; genç yaştaki bu yükseliş için  herkesin aklına bazı soruların üşüşmesi doğal değil midir?

Akademik bir alanı seçen insan, nasıl olur da iktidarın en has adamı olur?

Yoksa; bir geçmişten kaçış mı vardır?

fahrettin altun tayyip erdogan

Fahrettin Altun’un yaşamına cemaatin bir şekilde dokunduğu belli olmuyor mu?

Hakkında ekşi sözlükte şu kısa yorumları gördüm:

“iki akademik cümlenin ardına sığınıp boş beleş paragraflarla akp'nin sözcülüğünü dolayısıyla yancılığını üstlenmeye çalışıyor.”

“..yazısını okuduğum altun, benim tanıdığım hoca değil, fanatik bir akp'liydi. Üslubu propaganda doluydu. sosyal medyadaki akp trollerinden halliceydi. Sinsiliği, gün gelecek hiç bir deodorantla kapatılamayacak denli koku salacak etrafa.)

Fahrettin Altun’un eşini de kısaca tanıyalım:

Fatmanur Altun da İstanbul Üniversitesi sosyoloji mezunu.  Fahrettin Altun ile aynı yıllarda ABD de bulunmuş. Tesadüf müdür? Yoksa bir ayar mı yapılmış?

Yüksek lisansının Marmara üniversitesinde “2000 Sonrası Türk Ulusalcılığının İnşasında Büyük Ortadoğu Projesi Söyleminin Rolü” başlıklı teziyle yapmış.

Bu tez çok başarılı görülmemiş olacak ki basıldığı konusunda bilgi yok.

2018 yılında doktora eğitimini “Türkiye’de Seküler ve İnanç Temelli Sivil Toplum Kuruluşlarının ‘Toplumsal Fayda’ Yaklaşımı: Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ve Türkiye Gençlik ve Eğitime Hizmet Vakfı Örnekleri”  adını koyduğu(!) upuzun başlıklı çalışmasıyla tamamlamış.

TÜRGEV’i  yüceltmiş, ÇYDD’yi önemsiz görmüş.

Ve sonra KADEM yöneticiliğinin yanında THY yöneticiliğini de hak etmiş!

Çift maaş almasının nedenini de şöyle açıklamış:

“..kabiliyetli bireylerin, burjuvazinin yönettiği ulus ötesi şirketler gibi yapılarda aynı hizmetin karşılığında onlarca kat fazla gelir temin edebilecekken devlet hizmetine talip olarak büyük fedakarlık gösterdikleri kasıtlı olarak halkın gözünden kaçırılmaktadır.”

Ne diyelim, doğrudur.

Kendisi gibi bir değer olmasaydı THY  perişan  olurdu!

(Not: sosyoloji mezunları iş bulamaz ve akademiye katılma şansı bulamazken, kimi mezunların kendi çabalarıyla, yurt içi ve yurt dışında bu denli yükselebilmeleri –F. A. Öyle sansa da- onların birer harika çocuk olduklarının değil, başka özelliklerinin sonucudur)

BİR ÖRNEK DAHA

İbrahim Kalın: 1971 senesinde İstanbul'da doğmuş 1992 senesinde İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih bölümünden mezun…

Malezya'da İslam Üniversitesi'nde yüksek lisans yapmış, doktorasını ABD'deki George Washington Üniversitesi'nde tamamlamış.

25 yaşında doktoralı bir akademisyen…

Ve hemen Fransa’da kısa süreli dil eğitimi…

Süper insan ya…

Ardından; Kanada, Fransa, İngiltere, İsviçre, Ürdün, İran, Pakistan, İsrail, Bosna, Makedonya ve Hırvatistan gibi ülkelerde uluslararası konferanslarda tebliğler sunmuş. 

Seta vakfı kurucu başkanlığı verilmiş.

O da bir harika…

Bu gençleri bulan ve yetiştirenleri kutlamamız gerekiyor.

Bu işlerin nasıl döndüğü biliniyor.

Emrullah Uslu bir polis olarak 2000 yılında yurt dışına çıkıyor. 2001-2009 arasında 8 yıl boyunca”uçağa binmesi uygun değildir” diye sağlık raporu alarak ABD de kalıyor. Sonra Türkiyeye dönerek Fetullahın tetikçiliğini yapıyor. Hakkında hiçbir işlem yapılmadığı gibi, polis akademisinde öğretim görevi veriliyor. Bir yandan da Taraf gazetesindeki tetikçiliği sürüyor!

Görülüyor ki; FETÖ desteğini aldıysanız, hiçbir güç sizi durduramaz.

Çok yükseklere çıkınca olağanüstü siyasal gelişmeler olursa, dönüp iktidarın en sadık savunucusu oluverirsiniz.

Yok, Emre Uslu gibi iş üstünde yakalanırsanız, şansınıza küsün artık.

Dönüp Erdoğan’ın prensi olma şansınız kalmamıştır.

İlerleyen zaman içinde daha fazla gizli prensler de ortaya çıkabilir.

Diyeceksiniz ki; her aklına esenin Allahla konuştuğu, kendini peygamber sandığı, din bilgini ve mucize yaratıcısı olarak yutturduğu bir Türkiyede prens olmak o kadar bile özellik gerektirmez.

Bir muktedir elinizden tutsun, şehzade(prens)  olmanız, geleceğin devlet başkanı olarak şimdiden aday olmanız işten bile değildir.

Bilin ki; Fatmanur Altun yetersiz bile olsa, onu böyle konuşturanlar vardır.

Doğal olarak en az iki maaş almak da hakkıdır(!)

SONUÇ

Türk halkının zeka ortalaması 90- 120 arasındadır.

Yani öğrendiği, düşündüğü ve aklını kullandığın sürece doğruyu bulur.

Ne zaman ki; övgüyle, şişirmeyle önüne konulan kişileri, gerçek anlamda kendi akıl ve bilgi süzgecinden geçirir ve propagandalara kanmazsa; süper insan, kurtarıcı, mucizeler gibi safsataları  geri püskürtürse; ülke  sorunlarını akıl ve bilim yöntemiyle çözme olgunluğuna ulaşarak aydınlığa varılacaktır.

Ötesi; her gün yalana, iftiraya, dedikoduya teslim olmaktan ve yerinde saymaktan ileriye gitmez.

Birbirimizi yemekten başka işe yaramaz.

Altan ARISOY – 16 Ekim 2019

This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

Son Yazılar