ya istiklal ya olum

Sömürge olmak…

Türkiye insanı tarihinin hiçbir döneminde sömürge bir ülkenin yurttaşı olmadı.

Osmanlı’dan başlayalım.

Osmanlı Devleti bir dünya imparatorluğuydu.

Bu devletin halkı kendini hiçbir zaman başka ülkelerin halkından daha aşağı düzeyde bir devletin halkı olarak görmedi.

Ölçü olarak Batı ülkelerini alırsak herhangi bir Osmanlı yurttaşı, hangi toplumsal sınıf ve katmandan olursa olsun, aynı toplumsal sınıf ve katmandan bir Batı ülkesi yurttaşıyla her anlamda ve alanda en azından eşit konumdaydı.

Batı ülkelerinde bilimsel devrimler gerçekleşinceye kadar bu böyle devam etti.

Osmanlı Devleti ilk kez, bilimsel devrimler çağından geri kalmasıyla önce savaşlarda ağır yenilgilere uğradı ve son yüzyılında da sömürgeleşme sürecine girdi.

Bu sürecin sonucu kaçınılmaz olarak köleleşme ve dağılıp parçalanma olacaktı.

Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet bu süreci durdurdu.

*** *** ***

Ülkenin sömürgeleşme sürecinde dönemin Osmanlı aydınları kimlik arayışına girdiler.

Bu arayış, aynı zamanda, sömürgeleşmiş bir ülkenin aydını olamaya karşı da bir direniş demekti.

“Hürriyet ve istiklâl benim karakterimdir” sözü bu direnişin simgesi ve bayrağıdır.

“Manda” fikri sömürgeleşmeye boyun eğmek, ona yasal kılıf uydurmaktan başka anlam taşıyamazdı.

Cumhuriyetin ilk kuşakları, 20. yüzyıla, bağımsız bir ülkenin bütün dünya insanlarıyla eşit konumda yurttaşları olarak ayak bastılar.

Onlar, yoksul, sorunlu, fakat özgüvenli, kimlikli bir ülkenin çocukları olarak doğup yaşadılar ve öyle de öldüler.

Bugün gelinmiş olan nokta ise, bambaşkadır...

*** *** ***

Ülkemiz bütün tarihi boyunca ilk kez, hızla ilerleyen bir sömürgeleşme sürecindedir.

Emperyalizm ilk kez, silahsız, savaşsız, Türkiye’yi ele geçirip sömürgeleştirmede önemli konumlar elde etmiştir.

Bugün, bütün toplumsal sınıf ve tabakalarıyla Türkiye insanı, Batı insanından beşaltı kat daha yoksuldur.

Ülkemizde üst düzeyde bir memurun aylık geliri, Batı ülkelerindeki asgari ücret düzeyindedir.

Bu üst düzeyde memur, bu ülkelerden birinde, örneğin ortalama bir öğle yemeği için, Türkiye’de ödediğinin beş-altı katını ödeyecektir ve bunu kendi ülkesindeki geliriyle yapacaktır.

Şimdi tersinden bakalım.

Batı ülkesinden bir asgari ücretli Türkiye’ye geldiğinde aynı öğle yemeği için kendi ülkesinde ödeyeceğinin beş ya da altıda birini ödeyecektir.

Sömürge ülkesi olmak, en basit, en sıradan, ama en can yakıcı bir hesaplamayla budur.

*** *** ***

Ülkemizdeki bütün fabrikalar ya kapatılmış, ya satılmış, ülke toprakları yağmalanmış ve yağmalanmaya devam etmektedir.

Savunma gücünün kolu kanadı kırılmıştır.

Yargı teslim alınmıştır.

Eğitimin rotası en karanlık ellerdedir.

Türkiye bugün, işkence edilirken hareket edemesin diye bağlanmış, bağırmasın diye ağzı kapatılmış bir tutsak görünümündedir.

Türkiye insanı tarihinin hiçbir döneminde olmadığı ölçüde suskun, çaresiz, çıkışsızdır.

Ama içten içe, bir okyanusun dip dalgaları gibi de kaynamaktadır.

Yüzlerce yıllık tarihinde bu ölçüde çaresiz ve çıkışsız kalmamış olan bu insanlar, bilinçli ya da bilinçaltlarında, sömürgeleşmeyi hissetmekte ve bir çıkış yolu aramaktadırlar.

Toplumuyla, insanıyla, yurduyla, uzak ve yakın tarihiyle az çok bağıntısı olan herkes bunu hisseder, hissedecektir...

Öyleyse bir çıkış yolu olacaktır, olmalıdır...

*** *** ***

Benim görebildiğim, geldiğimiz noktada tek ve kalıcı çözüm, tıpkı 1960’lardaki Türkiye İşçi Partisi gibi, işçi-köylü-halk önderlerinin, sivil toplum kuruluşlarının ve yurtsever- devrimci aydınların oluşturacağı bir siyasal örgütlenmedir.

Grevse grev, direnişse direniş, kavgaysa kavga!

Korkunun ecele de sömürgeleşmeye de faydası olmadığı gibi ülkenin daha fazla beklemeye tahammülü yoktur.

Ataol BEHRAMOĞLU – 06 Mart 2019

Son Yazılar