ahmet yavuz225

Bir intikam davası: 28 Şubat!

İnsanoğlunun edinebileceği en büyük meziyetlerden birisi, bir olayla ya da olguyla karşı karşıya kaldığında, bilimsel bir bakış açısıyla yaklaşımda bulunabilmesidir.

Bunu başarmak sanıldığı kadar kolay değildir. Çünkü karşı karşıya kalınan her neyse, ona bakış açısı belirleyen hayatın öğrettikleridir. Ama o güne kadar öğrenilenler her meseleyi kavramaya yeterli olmayabilir. O nedenle her zaman bakış açısının sorunu tanımlamaya ve çözmeye yeterli olup olmadığı sorgulanmalıdır. Özellikle sosyal sorunlara yaklaşımlarda…

Bu bakış açısı değişikliği kişisel beceri yanında zamanın değişimiyle de devreye girebiliyor. Mesela, 27 Mayıs yargılamaları bugün usul ve esas olarak toplumsal vicdanda yer bulmamaktadır. Geçmişte verilen idam kararlarını savunanların en azından bir kısmı bugün itibariyle karşı duruş sergilemektedir.

Bu, iyi bir şeydir. Özellikle son 10 yılın yargılamaları bizlere çok şey öğretmiştir. Tabii, öğrenmeyenler de var.

Mesela birkaç gün önce garip bir duruma tanıklık ettik. Bir grup avukat, 28 Şubat davasında, duruşma savcısının esas hakkındaki mütalaasında müebbet hapis cezası verilmesini istediği kişiler hakkında tutuklama kararı verilmesini talep eden bir bildiri yayımladı. Bu avukatlar, bırakınız masumiyet karinesini, sanıklar hakkında kaçma şüphesini öne çıkararak, onların kişiliklerini tahkir etmekten geri durmadılar. Oysa yakın geçmiş hangi tiplerin kaçma eğilimleri olduğunu hepimize öğretmişti. Demek ki bazı gerçekler bile bakış açıları üzerinde etkili olamıyor.

Hepsini şahsen tanımasam da genelde bildiğim bu isimler, Ergenekon-Balyoz vb. davalar esnasında da benzer tavırlar takınmışlardı. Geçmişte Gülen’i de saygıyla selamlamaktan geri durmuyorlardı. Sorsanız, “hata ettik” diyeceklerdir. Bunların durumuna düşmektense kendimi bir gayya kuyusuna atmayı tercih ederim.

Bu avukatlar ve onlar gibi olanlar hukukun üstünlüğüne dayalı bir yapı ortaya çıksın istemiyorlar. Öç almak istiyorlar. Evet, sadece öç almak istiyorlar. Bu kadar rahat davranmalarının sebebi de hukukun siyasallaşmış olması ve buna yol açan siyasi iktidara yakınlıklarıdır. 

28 ŞUBAT DARBE DEĞİLDİ…

Küçük bir anıyı aktarmakta fayda var. Silivri’deyiz, yıl 2012. Bir sabah NTV kanalında benim ve İsmail Hakkı Pekin’in adı alt yazı olarak geçti. 28 Şubat davasına dâhil edildiğimiz yazıyordu. İki gün önce birlikte kaleme aldığımız bir yazıda FETÖ’yü hedef almıştık. Karşılığını veriyorlardı. Oysa o dönemde o Iğdır’daydı. Ben de Silopi’de görevliydim. FETÖ’nün savcısı Bilgili bize sopa sallıyordu. Salladığıyla kaldı.

İşte bu adamın hazırladığı iddianame geçen ay, aynısıyla evet aynısıyla, duruşma savcısı tarafından mütalaa olarak sunuldu. Oysa iddianamede yer alan bazı delillerin tıpkı Balyoz davasında olduğu gibi uydurma olduğu kanıtlanmıştı.

28 Şubat bir darbe değildi. Ancak askerin siyasete karışmasına ilişkin bir süreçti. Eğer bir suçlama yapılacak ise, ordu hiyerarşik bir yapı olduğuna göre sadece dönemin MGK üyelerine yönelik olabilirdi. Oysa öyle olmadı. Dava sürdürülüyor. Amaç belli…

O dönemde yapılmak istenen, TSK içinde uç veren Cemaat ve tarikat mensubu subay ve astsubayların temizlenmesiydi. Amaç aşılmış olabilir.

Devletin bütününe yönelik tedbirler ancak siyasi iktidar tarafından uygulanabilirdi. Öyle de oldu. Örneğin sekiz yıllık eğitim bir dayatma olarak topluma sunulsa da, doğru bir adımdı.

Bu dönemde uygulamadan zarar gören olmadı mı? Evet oldu. Peki, zarar görenlerin tamamı hiç yoktan mı zarar gördü? Kesinlikle hayır. 2011 yılında çıkarılan bir yasayla tüm kayıpları giderilen kitlenin sadece dini tercihleri nedeniyle TSK’dan atılmadıkları ortadadır. Aralarında az sayıda yanlışa maruz kalan olsa da, atılanların hemen hepsi, ya Cemaat mensubuydu ya da bir tarikat mensubu… Çoğunluğu da, artık FETÖ olan Fetullahçıydı. İsteyen FETÖ Ana iddianamesine bakabilir. Bu işlem doğru yapılabilseydi ya da devam ettirilebilseydi, bazılarının söylediklerinin aksine 15 Temmuz’a girişebilecek bir FETÖ ortaya çıkamayacaktı. Doğru bir analiz için Mehmet Bican’ın “28 Şubat’tan ‘Bugün’e Bakmak” kitabını (Galeati Yayıncılık, 2017 ) okumak yerinde olur. 

DERS ALMDIYSAK BENZER ŞEYLERİ…

15 Temmuz bizim bildiğimiz ama bazılarının bilmediği büyük bir ders verdi: ordu içinde komutanı dışında başka merkezlerden emir alan bir yapının asla kabul edilemeyeceği… Bu dersi almadıysak boşa kürek çekiyoruz demektir. Önümüzdeki süreçte, bu verili duruma uygun davranmazsak benzer şeyleri yaşamaya hazır olalım…

Batı Çalışma Grubu da, iddia edildiği gibi ne gayri yasal ne de gayri meşrudur. Emirle teşkil edilmiş ve dönemin hükümet üyelerinin altına imza koyduğu kararların hayata geçirilmesinin ordu içinde takibinden sorumluydu. Orada görev alan masum subayları bir örgüt mensubu zannıyla yargılamak ne hukuken ne de ahlaken kabul edilebilir değildir!

Öte yandan, genelkurmay başkanlarının Anayasa Mahkemesi’nde yargılanacağı hususu çok açık ve nettir. Nitekim Ergenekon davasında 26. Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ hakkında AYM’nin verdiği kararın mürekkebi henüz kurumamıştır. Oysa savcı, bu yeni durumu hiç dikkate almamıştır.

Bu süreçten çıkarılacak birçok ders var. En başında, o dönemin iş görme tarzının, ordunun milletle ilişkisini zedelemiş olmasıdır. Ordunun kendi görev alanı dışına çıkması da doğru değildir. Toplum olarak bunlardan öğrenmeliyiz. Ama bu davayı bir intikam vasıtası haline getirmekten de uzak durmalıyız.

Oysa bugün bu dava, sanıklar üzerinden -bir kısmı hukuksuz olarak darbeyle suçlanan ve yaşları 70’in üstünde sağlık sorunlarıyla boğuşan, bir kısmı daha genç ama suçla hiçbir ilgisi bulunmayan- bir kesimin öç alma duygusunu tatmininin ve bir dönemle hesaplaşmanın vasıtası haline gelmiştir. Bazıları bir dönemi mühürlemek istiyor…

Eğer aynı minvalde devam ettirilirse, toplumsal vicdan bir kez daha kanayacaktır. Gelecek nesillerin bizim neslimize duyacağı güven duygusu da dibe vuracaktır. Zira bırakacağımız miras hiç de saygın değildir.

Oysa toplumun yeni yaralara değil, olası kanamaları durduracak pansumanlara ihtiyacı vardır… Bunun da yolu adaleti sağlayan hukuki açılımlardan geçmektedir. Öç almayı amaçlayan bir anlayıştan değil!

Bir hatırlatmayla bitirelim: Yaşadığı çağı mutlak ve aktüel değerleri değişmez sananlar sürdürülebilir bir gelecek kurmaktan çok uzak ve tarihin çöplüğünde yer almaya adaydırlar…

Ahmet YAVUZ – 07 Ocak 2018 – Odatv

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Son Yazılar

Clear

26°C

Istanbul