kapitalizm225

Toplumsal idealizmin sonu "Issız İnsanlar" ülkesi!

Sinematografisine girmeyeceğim: "Issız Adam" bir dönem filmidir. Tıpkı Yılmaz Güney'in, bütün dönemleri aşan dönem filmi "Arkadaş” gibi.

"Arkadaş", bir zamanlar bu ülkede, sorumlu bir birey olmanın, bireysel tutkuları, nazları, toplumsal sorumlulukla terbiye etmenin, bu uğurda göze alınan olası acı ve yalnızlığın, yüksek ideal amaçlayan ruhlarda doğurduğu arınmanın filmidir. Acılarla dolu bir toplumda, yükselen, soylu insanın macerasıdır "Arkadaş."

Aradan otuz sene geçti, şimdi yıllar önceden tahmin ettiğimiz ama asla dilemediğimiz bir başka dönemdeyiz. Bu dönemin filmi olarak "Issız Adam" bize şöyle bir kişiliğin öyküsünü anlatıyor: "Her şeyi, hassas imgesel dengesiyle, potansiyel bir tehdit olarak algılayan aşırı narsist bir özneyle uğraşmaktayız. (Sadece kurban mantığının evrenselleştirilmesi düşünülüyor: başka bir insanla her ilişki, potansiyel bir tehdit olarak algılanıyor, bir başkası sigara içtiğinde veya bana kaçak bir bakış attığında beni incitiyor.) işte bu narsistçe kendini-kapatma, öznenin kendi dengesinde özgürce hareket etmesine hiçbir koşulda izin vermediği gibi, "üst-ben"in sunduğu hazza kusur buluyor."

Slavoj Zizek'in gelişmiş kapitalist Batı toplumları açısından tanımını yaptığı birey, bugün Türkiye'de bizim aramızda dolaşıyor. Ve biz onun macerasını beyaz perdede izlediğimizde ağlamaklı oluyoruz. Olumsuz bir Freud deyimi olarak "üst ben" yani toplumsal kolektif ruh, birey üzerinde bir baskı aracı biçiminde algılandığında "Issız Adam”a dönüşmek kaçınılmazdır. Bu, kapitalizmin talep ettiği narsist, özverisiz ve yalnız bireydir. Oysa hakikatte toplumsal-kolektif ruh, bütün bireysel istek ve amaçlarımızın da gerçekleşme zeminidir. İnsanın toplumsal bir varlık olması, bireysel tutku ve arzularının hareket alanı olarak toplumu şart koşuyor. Yani yalnız başına bir dağ yamacında aşk mümkün değildir, bireysel aşk dahi insanın toplumsallığında yeşerir. Bu bağlamda bireyin, "üst-ben"le yaşayacağı olası çelişkiler ya mutsuzluğa ya da marjinalleşmeye yol açar. Bize göre meselenin çözümü, bireysel istek ve arzuların, yine bireyin tercih edeceği toplumsal bir ideal ile örtüştürülmesinde yatıyor. "Arkadaş" bu romantik çözümü anlatıyordu. Ve tarihte romantizm yüzyılları, insanın büyüdüğü dönemlerdir.

"Issız Adam"da ise, aslında yitirdiğimiz yüksek idealist ruha, son otuz yılda elimizden akıp giden insanlığımıza ağlıyoruz. Para, "başarı" ve "ben" tutkusunu, dünya güzeli bir insana değiştiğinizde, sizi ağlamaklı yapan şey, ustaca kurgulanan bu olgular arasındaki bağıntı değil, yitirdiğiniz insanlık değerleridir. Bir insanın dünya güzeli ruhu, sizde bir ideali ateşlemiyor, size bir "ilham" vermiyorsa, artık kendi halinize ağlamaktan başka ne yapabilirsiniz? "sevgilim için Troçkist oldum" diyordu bir şiirde.

Tarihte savaşlar, devrim ve karşı devrim süreçleri, bir yanda ahlakın dibe vurduğu, öte yanda ise, yüksek ideallerin amaçlandığı karmaşık süreçlerdir. Balzac ve Tolstoy gibi romancılar, modern yüzyılları başlatan bu süreçlerin ahlaki iç çelişkilerini yetkin bir edebi ifadeye dönüştürmüşlerdir. Bu yazarların her ikisi de, birbirine yakın zaman dilimlerinde kendi ülkelerindeki hakim aristokrasinin çöküş sürecini ve bu çöküşün toplumsal ahlaki yansımalarını, büyük bir macera tadında anlatırlar.

Batı'da 18. ve 19. yüzyıllara özgü toplumsal ahlaki çöküş, bir yanda geniş umutsuzluklar doğurmuştur. Fakat öte yanda tarih sahnesine çıkmaya hazırlanan yeni sınıfların, beraberlerinde getirdikleri yeni değerler sistemi, meselenin farkında olanlar için umut vesilesidir. Bu yüzyıllar Batı'da eş zamanlı olarak ideolojilerin, çeşitli kolektivizm önerilerinin, anarşizmin, kısacası umut vaat eden kapsamlı toplum ideallerinin gündeme geldiği dönemlerdir. Egemen sınıflar çökmekte ve bunun acısını tüm topluma ödetmektedirler, fakat ötede hızla yükselen alternatif sınıflar ve onların sahneye taşıdığı yeni değerler, toplumsal umudu, yaşam iradesini daha güçlü kılarlar. Yani bir taraf çökerken, diğer taraf daha güçlü şekilde ayağa kalkmaktadır. I. Dünya Savaşı'na kadar bu böyle gider.

I. Dünya Savaşı bir başka çöküş hikayesidir, ama savaşın vesile olduğu Sovyet deneyimi, insanlığa, bir büyük rüyanın umutlarını aşılamıştır. Tarihi olarak görece kısa süre sonra patlayan 2. Dünya Savaşı ise, o güne dek görülmedik bambaşka felaketler doğurur. Bütün bu süreçlerin öncesi ve esnası, aynı zamanda, karaborsa, vurgun, gammaz, ispiyon, liyakatsizlik, ihanet, vb. akla gelebilecek her türlü alçalmanın toplumsal olarak yaşandığı ve kabul gördüğü dönemlerdir.

Türkiye yukarda andığım geçmişteki süreçlerden fazlasıyla nasibini almıştır. Bu ülke I. Dünya Savaşı ve onu izleyen İstiklal Harbi süresince, karaborsa, talan, ihanet, vb. her türlü alçaklığın yaşandığı bir sahnedir. Devrimin ve karşı devrimin, kısacası savaşın karşı konulmaz kaderi budur. 2. Dünya Savaşı yıllarında, ülkemiz sıcak savaştan uzak olmasına karşın, savaşın ruhu, memlekette komprador burjuvazinin talan ve kara-borsayla palazlanmasını sağlayacak etkiler yapar. 60'lardan itibaren süregelen darbe dönemlerinin yıkımsal sonuçlarını zaten yaşantımızdan biliyoruz.

Dikkat edilirse, temelde ekonomik olan bu süreçlerin hepsi, çöküş-restorasyon-çöküş ve yeniden restorasyon diyalektiğine uygun bir akış izliyorlar. Ancak bu kural 1980 darbesinden sonra artık işlemez oluyor. O günden beri ülkemiz sürekli ve giderek hızlanan bir çöküş içinde ve sürecin nereye varacağını tam kestiremiyoruz. Çünkü yükselen bir alternatif, çürümenin bağrında filizlenen ve bir sonraki aşama için umut vaat eden toplumsal-kolektif bir idealimiz yok. Ülke yarı sömürgeden, tam sömürgeye doğru evrilirken, olası alternatif bir ideali tarif edecek terminolojiye sahip değiliz. Toplumsal ideal içerebilecek bütün kavramlarımız ya çalınmış, ya içi boşatılmış ya da bir suç unsuruna indirgenmiş durumda. Süreç, temelde ekonomik olmakla birlikte meselenin bu yanı ahlakidir.

İçinde bulunduğumuz şu dönem, somut ve yakıcı örnekler içeriyor. Yerel seçimler dolayısıyla, partizanlığın, avanta, rüşvet, porno kaset vb. her türlü küçük burjuva rezilliğin dökülüp saçıldığı bir ibret süreci yaşıyoruz. Benzer eğilimlere bundan önceki birçok seçim döneminde de tanık olduk. Ancak içinde bulunduğumuz dönem, ülkenin, ahlak çöküntüsünde olası en derin çukura ulaştığını gösteriyor. Rezillik her zaman vardı, ama artık öz çocuğunun geleceğini, oturduğu evi, ülkesini bile acımasızca kurban edebilecek bir "gözünü karartma" söz konusu. Çünkü kapitalist tüketim hazzına şizofrenik bir tutkuya sarılmış narsist "ben"in çıkarları, "ben"den başkasını görmüyor. Anadolu topraklarında yoksulluğun bin yıllık soylu duruşu, bir torba kömür uğruna bizleri terk etti. Bu aşamadan sonra, meseleyi soyutlayarak bir karşı kuram geliştirmek hayli zor. Fakat deneyeceğiz, mecburuz.

Kavramlarımızın ve kelimelerimizin tutsak alınması, yeni bir ideal üretme çabasını geçersiz kılmanın yanısıra, ortak düşünceleri paylaşan ve birbirine güvenen insanların biraraya gelmesini engellemeyi de içeriyor. Burada esas amaç, yalnızlaştırılmış, güven duymayan ve güven vermeyen insanların sayısını artırmaktır. Paralize edilmiş bir toplumda, sadece "ben" diyen ve sadece kendi sorunlarını önemseyen, sadece kendi kendisiye meşgul olan ve yine sadece kendi an'lık hazlarının peşinden giden "ıssız" bir kişilik öne çıkıyor. Oysa toplumsal varlık (zoon politikon) olarak insanın tabiatı, bu türlü bir kişilik edinmeye elverişli değildir. Öyleyse biz bir yanılsamayla karşı karşıyayız. Zihinlerimizde oluşturulmak istenen büyüleri, bozmak, çalınan kavramlarımızı geri kazanmak veya yerine yenilerini ikame etmek zorundayız.

Hayatı kavramlarla açıklıyor, kavramlarla düzenlemeye çalışıyoruz. Kavramları ise hayat pratiğimizden çıkartıyoruz. Öyleyse yeni kavramlara ulaşmak için yaşam pratiğimizi gözden geçirmek zorundayız. Kapitalist yaşantı birlikteliğinin, medyanın ve "metropolitan" hayatın propaganda ettiği, başarı, rekabet, özgür birey, profesyonellik, zamanı paraya çevirme, saygı duyma fakat sevmeme, an'ı yaşama gibi verilerin karşısına kendi verilerimizi koyacağız.

Başarı yerine başa çıkma, rekabet yerine dayanışma, özgür birey yerine hep birlikte özgürleşme, profesyonellik yerine amatörleşme, zamanı paraya çevirme yerine, zamanı birlikte geçirme ve hem sevme hem de saygı duyma'yı, zamanın en küçük birimi olan an'ı yaşamak yerine geçmişi ve geleceğiyle ömrümüzü bir bütün olarak yaşamayı hayata geçirerek "ıssızlaşma" tehlikesini aşmamız gerekiyor.

Kapitalizm şehirlerde, varoşlarda insanları fiziki olarak bir araya toplayıp, üst üste istif ederken, ruh olarak yalnızlaştırmayı, matematik sayılarla ifade edilen birimlere indirgemeyi amaçlıyor. Buna karşılık ruh olarak toplumsallaşma, çoğalma, birbirine sıkıca sarılarak özveriyle dayanışma antikapitalist bir duruştur. Bireysel istek, tutku ve aşklarımızın, toplumsal karşılıklarını arayacağız ve bulacağız. İşte o zaman yaşama sevincimizin, nazlarımızın nasıl arttığına biz bile şaşarız.

Bütün "ıssızlaştırma" propagandalarına rağmen, Nazım'ın elli sene önce mapuslarda yazdığı aşk şiirleri, bugün de okunuyorsa, biz hâlâ o yeteneğe sahibiz. Memleketin gürül gürül şairleri dururken, Can Dündar'lara, Yakup Yılmaz'lara gazete köşelerinde idealizmden so-yutlanmış aşk yazıları yazdıran vulger zihniyetin bizi "ıssızlaştırması" da buraya kadar. Batılı kapitalizmin dayattığı mazohist yalnızlığın depresif çekiciliğine karşı, Anadolu, imece fikrinin romantizmini yeğleyen kuşaklar doğuracaktır.

Şöyle diyordu Cemal Süreya:

“uygarlık kuzeye çekilirken,
iki bekçi bıraktı Akdeniz'e
biri şiir, güneş biri”

Oktay TAFTALI - 23 Ocak 2010
Yeni Harman dergisinde yayınlanmıştır.
http://www.facebook.com/OktayTaftali

Son Yazılar

Showers

8°C

Istanbul