mustafa kaymakci

Suyu kazanmak için ne yapmalı?

Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri António Guterres su konusunda yaptığı açıklamada dünya nüfusunun yüzde yirmi beşinin suya erişmediğini belirtmiş.

Sanki BM durumdan sorumlu örgüt değil. “Suyun Özelleştirilmesinden Sonra Sıra Havaya Gelecek” adlı yazımda BM’nin Dünya Su Konseyi (DSK) kurduğunu, DSK’nin diğer uluslararası örgütler gibi, yeni-liberal politikalara hizmet eden bir örgüt olduğunu anımsatmıştım. DSK’de alınan kararlarda;

- “Dünya su kaynakları küresel aktörler tarafından yönetilsin.

- Suda kamu çıkarı değil, kar peşinde koşan şirketlerin çıkarları söz konusu olsun.

- Suyun bedelini ödemeyen yoksulların suları kesilsin” görüşleri egemen duruma getirilmişti. Bu kararlardan Bay Guterres’in sanırım haberi yok.

Biz söyleyelim. Suyun özelleştirilmesi dünya kapitalizminin gelmekte olduğu son noktalardan biri değil mi?

TİMSAH’IN GÖZYAŞLARI...

Şimdi Bay Guterres’e soralım. Bu açıklaması "Timsahın gözyaşları dökmesine benzemiyor mu?"

Suyun özelleştirilmesi konusunu dünyadan kimi örnekler vererek açmakta yarar var. Bu konuda bir derleme yapan Kudret Ulusoy özetle şunları yazıyor;*

“- Amerikan Ulusal Kalkınma Ajansı’nda uzun yıllar görev yapan ekonomik tetikçilerden John Perkins; 'ABD’nin Irak'a dolayısıyla Ortadoğu’ya doğrudan müdahalesinin en önemli nedenlerini; Ortadoğu’nun jeopolitik konumu, petrol ve özellikle su kaynakları şeklinde sıralar… Yaygın kanının aksine, Irak sadece petrol demek değildi. Aynı zamanda, su ve jeopolitik de demektir' diyor.

Bu gün dünyadaki kullanılabilir suyun sadece %5’i çok uluslu şirketlerin pazarı durumunda olup, mali boyutu yaklaşık 1 trilyon dolar civarındadır. Dünyadaki su özelleştirmelerinin üçte ikisini elinde bulunduran iki Fransız çok uluslusu Suez ve Vivendi, dünya su piyasasına hâkimdir… Bu gün dünyadaki su sektörüne; 100 ülkede faaliyet gösteren Vivendi- Generale Des Eaux ile, 130 ülkede faaliyet gösteren Suez- Lyonnaisse Des Eaux isimle, çok uluslu iki dev şirketiyle bunların alt grupları hâkimdir…

- Ülkemizin akarsuları başta olmak üzere, özellikle belediyelere ait su şirketlerinin özelleştirilmesi girişimleri, yukarıdaki çok uluslu şirketlerin girişiminden başka bir şey değildir. Hatta şirketlerin özelleştirilmesi yerine doğrudan suyun kaynağının, yani akarsu ve havzalarının özelleştirilmesi beraberinde başka sorunları ve maliyetleri de getirecektir. Akarsu üzerindeki sulama, enerji, içme amacıyla kullanılan tüm su potansiyelinde söz sahibi olacaklardır. Bu da su faturası, elektrik faturası, sulama faturası yani petrole nasıl zam yapıldıktan sonra iğneye-ipliğe zam gelecekse akarsular özelleştikten sonra da su ile ilgili her şeye zam gelecek demektir. Petrolsüz yapabiliriz, ancak susuz yapmamız mümkün değildir.

- Fırat ve Dicle’nin anılan şirketlerce alınıp kontrolü ele geçirildikten sonra olacakları düşünmek dahi insanı dehşete düşürmektedir. AB ve diğer uluslararası örgütlerin sınıraşan sulara ilişkin hukuku düzenlerken Türkiye’nin söz hakkını alıp uluslararası bir komisyona verme çabaları, bu özelleştirmelerin alt yapısını oluşturmaktan, ileride sorun çıktığında uluslararası mahkemelere ya da hakemlere götürme çabalarından başka bir şey değildir.”

Yazımı sonlarken, geçen yazımda yaptığım önerimi tekrarlamak istiyorum...

NE YAPMALI ?

Su Yasası tasarısı, tümüyle suyun her türlüsünü ticari meta durumuna getiriyor. Bu nedenle Su Yasası tasarısına karşı, sulama birlikleri, ziraat odaları, ziraat mühendisleri odaları başta olmak üzere, tarımsal amaçlı kooperatifler ve çevre örgütleri kamuoyu oluşturma konusunda etkinliklerde bulunmalı.

Türkiye’de HES’lere karşı mücadele eden toplumsal güçler, bu konuda iyi bir örnek oldu...

Yoksa iş işten geçecek gibi gözüküyor. İş, birkaç bildiri ile geçiştirilemeyecek derecede ciddi...

Mustafa KAYMAKÇI – 02 Nisan 2018

Son Yazılar

Sunny

13°C

Istanbul