KNB-Yeni-DinYeni din

"İnsanları mesut edeceğim diye onları birbirine boğazlatmak insanlıktan uzak ve son derece üzülünecek bir sistemdir. İnsanları mesut edecek yegâne vasıta, onları birbirlerine yaklaştırarak, onlara birbirlerini sevdirerek, karşılıklı maddî ve manevî ihtiyaçlarını temine yarayan hareket ve enerjidir." (1931 - Atatürk)

"Biz kimsenin düşmanı değiliz. Yalnız insanlığın düşmanı olanların düşmanıyız." (1936 - Atatürk)

"Bizim her eylemimiz emperyalizme karşı bir savaş çağrısı ve insanlığın düşmanı ABD'ye karşı halkların birliği için savaş marşıdır..." (Ernesto Che Guevara)


Mevcudiyetine, üretici güçlere kan sağlayacak bir güç olarak dayanak arayan kapitalizm; tarih boyunca işlediği insanlık suçlarıyla, üretici güçleri devrimcileştirmiştir. Fikirler ve meziyetler durup dururken oluşmazlar, ortaya çıkmalarını sağlayan sıkıntılardan evrimleşirler. İnsan, eli kanamadıkça alet kullanmaya gerek duymaz. Alet kullanmaya gerek duymadıkça, alet tasarlamaz. İnsan sıkıntı çekmedikçe, çözüm aramaz. İşte, bu bağlamda devrimciliği doğuran da kapitalizmin zulmü olmuştur.

Kapitalizmin zalimliği, ilk bakışta vahşi doğayla uyumlu gibi gözükse de, bir ütopyadır. Çünkü azınlığın çoğunluğa hükmetmesini, kısıtlı kaynakların adaletsizce paylaşılmasını hedefler. Oysa doğada tam tersi geçerlidir. Doğada sayıca çok olan hükmeder. Sırtlanlar kalabalıksa, o gün aslanlar avlarından vazgeçebilirler. Milyonlarca bakteri koskoca bir fili biçare bırakıp, öldürebilir. Doğanın bu düzenine aykırı davranabilecek tek şey akıldır. Antibiyotiği keşfeden akıl, milyonlarca mikrobu öldürerek insan yaşamını uzatabilmiştir.

Aynı akıl, koca bir koyun sürüsünün başına bir çoban koyarak, bu hayvanların etinden, sütünden, yününden, derisinden faydalanmamızı da sağlar. Sürüye musallat olacak kurtlara engel olabilmek için yine kurtlardan evrildiğini bildiğimiz köpeklerle dostluk kurar. Sürüden kesip yediği koyunların artıklarıyla, köpeklerini besler. İnsan ne kadar çok yerse, köpeklere düşen kemik payı o kadar artacak ve köpekler kurtlara karşı o kadar etkili olacaklardır. Ve sürüyü kesip yiyen insan onun azalmasını istemez, aksine tüketimini karşılayabilmesi için çoğalmasını arzular. İlk klonlama deneyinde kobay olarak kullanılan hayvanın bir fare değil de, bir koyun oluşu elbette tesadüf değildir. Sürü sahibi, sürünün adedini azaltacak kurtlara düşman olduğu gibi sürünün düzenini bozabilecek sürü içi unsurlarada düşmandır. İçlerinde hastalıklı olanları teşhis edip itlaf etme yoluna gider.

İşte kapitalizmin benimsediği akıl budur. İnsanları tıpkı koyunlar gibi yönetebileceğini düşünmesidir. Koyun karşı koymayı beceremeyen, akılsız bir hayvandır. Ama ya insan? İnsan hem akıllıdır, hem de doğayı değiştirmeye çalışan tek varlıktır. Kapitalistin istifade sağlamak istediği topluluk bir koyun sürüsü değil, yine kendi türünden olan insandır. O halde bu nasıl mümkün olabilir? Bunu insana rağmen mümkün kılmanın tek yolu, insanın aklını ve cesaretini devre dışı bırakmaktır. Yani insanları sürü halinde yönetebilmenin sırrı, insanı koyunlaştırmaktan geçer. Ve işte bu yöntem bu çürümeye mahkum sistemin doğurduğu tüm acıların kaynağıdır.

Çağımıza evrilmiş haliyle, özgürlükçü ekonomi makyajıyla yutturulmaya çalışılan bu gaddar düzenin atasını tarihin kanlı sayfalarında aramak lazım. En ilkel şekli köleliktir! Köleler savaş esirlerinden oluşturulan bir sınıftı. Kölelik ilkel kapitalizmin en ucuz insan kaynağıydı. Başlangıçta kölelerin gücüyle, bedavadan piramitler, saraylar inşaa etmişlerdi. Ama daha sonra çeşitlilik artmıştı. Gaddar devletlerin, gaddar yasaları köle sahiplerini bu zavallı insanların canları ve ırzları üzerinde söz sahibi yapınca; kölelerin kullanıldığı zevk alemlerinden, kanlı arenalara kadar, insanlığın yüz karası bir tarih yazıldı. Köle tüccarları servetlerini büyütürken kaçınılmaz isyanın geciktirilmesi için kölelerin içinde kurt-köpek ilişkisine benzer ilişkiler kurdular. Sahibine iyi hizmet eden köleler özgürlük vaadiyle artık isyan edemeyecekleri yaşlarına kadar oyalandılar. Üç yıl ölmeden öldürebilen bir gladyatör özgürlüğüne kavuşuyor ve eski sahiplerine kendi acınası kaderini paylaşacak yeni gladyatörler yetiştiriyordu.

Ancak, sürüleştirmenin bu tarzı er-geç baş kaldırıyla sonuçlanır. Aynı acıları paylaşan insanlar birleşirler, önce bir topluluk, sonra isyan eden bir azınlık ve en nihayet bir millet olurlar. O sebeple köleliğin milletler üzerinde uygulanması, çoğunluğu öldürmeden mümkün değildir. Ne kadar gaddar olurlarsa olsunlar, kölelik hükümdarların kendi halklarını kontrol etmek için başvuracakları bir yöntem olamaz. Zira amaç azınlığın çıkarları için büyük kitlelerden istifade etmektir. Kitle ne kadar büyük olursa, kitleyi yönetenin gücüde o kadar büyük olacaktır. Daha büyük ordular kurabilecek, daha fazla ülkeler fethedebilecek, daha büyük iş gücüne erişebilecek, daha görkemli saraylar inşaa edebilecek, daha çok vergi toplayabilecektir. Oysa baş kaldıran bir kitleyi kontrol altına alabilmek için fertlerini öldürmek gerekir. Ölü bir sürü, işe yaramaz. Nihai çözüm ancak mecbur kalınması halinde kontrollü güç kullanarak, halkın içinde bulunduğu gerçek durumu anlamamasını, düşünmemesini sağlamaktır. Yani aklı devre dışı bırakarak, akılsız bir sürü oluşturmak.

Akılsız bir sürü oluşturmanın türlü yöntemleri vardır. Roma imparatorları halka arena eğlenceleri sunarlardı. Bir zamanlar Çin'i afyonla uyutmuşlardı. Ama tarihin içinde öyle bir akılsızlaştırma yöntemi vardı ki, belki de en etkilisi buydu. Yaşamla ilgili tüm sorunların kontrolünün doğa üstü bir gücün elinde olduğunu telkin edip, asıl gerçeğin ölüm olduğunu söyleyerek, insanları hiçbir gözleme dayanmayan hurafelere inandırarak kullanmayı sağlayan din. Dinin görevi düşünmeyen insan üretmekti. Çok etkiliydi. Kitleleri savaşlara sokmak ve asıl gerçek olarak kabul ettirilen ölüme koşmalarını sağlamak din sayesinde kolaylaşmıştı. Din aynı zamanda insanların maddi yetersizliklerini düşünmemelerini sağlıyordu. "Bu dünyada malın yoksa, öte dünyada cennetin var"... Din sayesinde sosyal patlamaları kontrol etmek, halkı kontrol altında tutmak mümkündü.

Ancak Galileo'dan beri dinin karşısına çıkan bir pürüz vardı. Bilim. Hiçbir hayal ürünü doğa üstü güçten ilham almadan, gözlemlere ve ispatlara dayanarak yoluna devam eden bilim, 20. yüzyılın başlarında gerek evrim teorisinin (ki artık bir teori değil olgudur), gerekse marksist felsefenin dayandığı diyalektik materyalizmin karşısında sendelemeye başladı. Bilim doğruyu bulmuştu. Araştırmaya, gözleme ve akla yaslanmıştı. Ve bu yöntemle oluşturduğu iddialarında teker teker haklı çıkıyordu. Yavaş yavaş kiliseler boşalmaya, insanlar özgürleşen zihinlerinin keyfini çıkarmaya başladılar. Kapitalizmin sürü kontrolü için kullandığı en önemli silahı tutukluk yapmaya başlamıştı. Çare neydi?

Gelişen bilimle birlikte gelişen birşey daha oldu. Kurgu bilim. Kitabında sunduğu sözde delillerin sahteliği kanıtlanmış olmasına rağmen günümüze kadar utanmadan ve istifini bozmadan kitaplar yazan Erich von Daniken'in "Tanrıların arabaları" kitabıyla insanların aklına modern mistik dünyanın tohumları ekildi. Hem iş yapıyordu, hem de geleceğin dininin tohumlarını keşfetmişlerdi. UFO'lar ve uzaylılar. Aslında bu, dini yıkan bilimin, içerisine sokulan bir ajandı, ve bir ilk adımdı. Popüler bilim dergileri çoğaldı.

Biyoloji direniyordu, çünkü en fazla gözleme dayanan sahalardan biriydi ve gözlemi teleskopla değil, mikroskopla yapıyordu. Kimyasal deneylerle kanıtlanabiliyordu. Astronomiye göre daha bir yakındı insan gözüne biyoloji. Ona rağmen zehirlemeye kalktılar. Akıllı tasarım hurafesi bir ilkti. Kilise eliyle organize edilmiş, bazı sözde bilimciler kanaatlerini açıklıyorlardı. "Bu karmaşık yaşam kendiliğinden oluşamaz, tasarlanmış olması lazım". Hedef din yerine bilime inanmaya başlamış, bilimsel gelişmelere ilgi duyan kitleyi, akıl-dışına çıkarmaktı. Bilim camiası şiddetle reddediyordu. Ama popüler bilim dergileri tıpkı Daniken'in kitapları gibi davrandılar. Her evrimden söz ettiklerinde, akıllı tasarımı da karşı görüş olarak öne çıkardılar, yöntem açısından bilim adamlarının reddettiği bir söylemi tartışılabilir hale getirdiler.

Akıllı tasarımın yanısıra Paul Davies diye bir adam çıktı. Bilim adamıydı(!), ama "Tanrı ve yeni fizik", diye bir kitap yazdı. Özetle söylediği şuydu: "Artık din kitaplarına ihtiyacımız kalmadı, Tanrı'yı fizikle ve bilimle bulabiliriz.". Kurnazlığa bakın. Bilime hedef saptıracaklar.

Ve en nihayet kapitalizm soyut matematiğin gücünü keşfetti. Bir gün Stephan Hawking diye bir adam çıktı. Hawking'i sadece bilim camiası değil, din adamları da çok sevmişlerdi. Örneğin ülkemizde, Yaşar Nuri Öztürk. Dedi ki: "Hawking, dabbetül arzdır". Bu sözün üzerinden iki ay geçmeden Dabbe diye hayal mahsulü bir film yapıldı. Neden ilginçti Stephan Hawking ve neden soyut matematikten üretilen fizik bu kadar popülerdi?

Hawking, çağımıza damgasını vuran teleskobun ismini aldığı astronom Edwin Hubble'ın bir fikrinden yola çıkarak, matematiksel ektrapolasyon yoluyla evrenin ilk oluşum anıyla ilgili bazı şeyler söylemişti. Ve söylediği şeylerin hepsi spekülasyona açıktı. Bizim için enteresan olan kısmı bu.

Edwin Hubble evrenin zannedildiği gibi sabit durmadığını, her saniye genişlediğini söylemişti. Bu veri Hawking'in kafasında, büyük patlama fikrini kuvvetlendirdi. Evrenin genişleme hızını matematikçi Roger Penrose ile birlikte modelleyip terse çevirdiler. Yani, "Genişleme buysa, patlama nasıl oldu?", sorusuna aradıkları cevabı, tamamen kara tahta üzerinde matematiksel bir model olarak yazdılar.

Her mühendisin bildiği birşeydir. Modeller bir çıkıs sağlarlar. Ama bir uçağı uçurmadan, bir arabayı yürütmeden önce yüzlerce irili ufaklı ayar ve sapmayla uğraşmak gerekir. Öyle ki, modelinizin bilgisayardaki simulasyonu bile gerçekte olandan sapma gösterecektir. Ve çok önemli bir husus daha vardır, modeller deneylerin ışığı altında oluşturulmalıdırlar. Kara tahtada matematiksel mükemmeliyetçilikten, insanın beynindeki tasavvurdan yola çıkılarak tüm evreni tarife kalkmak en basit tabiriyle saçmalıkla meşguliyetten ibarettir.

Ama insanlar öyle düşünmüyordu. Hawking'in söyledikleri ve benzeri teoriler muhteşem seviliyordu. Bugün popüler bilim belgesellerinin en gözde konularındandır bu teoriler. Kara delikler, solucan delikleri, zaman içerisinde seyahat. Bilim kurgu filimlerinin en sevilen temalarıdır.

Bilim tarihi bu tip sapmalarla doludur. Hepimizin ortaokuldan tanıdığı küme teorisinin babası Cantor sonsuzlukta tanrıyı arayan bir dindardı. Gördüğünü değil, hayal ettiğini arayan mistik bir beyinle matematik yapıyordu. Sonsuz kümeler üzerine yaptığı çalışma çok önemliydi, ama Cantor'un elinden haliyle çelişkilerle dolu bir teori olduğu anlaşıldı. "İspatlamalıyım", diye diye delirdi zavallı Cantor.

Bu durumun yeni dünya düzeninin kapitalistleri tarafından farkedilmemesine imkan yok. Tamamen soyut matematiği temel alan, her tür spekülasyona açık bilimsel(!?) bulguların elden giden dinin yerini almasını pekala mümkün gözüküyor. Hele ki bunları gazetelerin, televizyonların popüler bilim köşelerinde eğlenceli bir şekilde sunmayı başarırsanız, zihinleri kolayca acabalarla doldurursunuz. Paul Davies'in dediği noktaya geliverirsiniz. Artık tanrıyı matematikle aramaya başlarsınız. Umarım sonunuz Cantor gibi olmaz.

Matematik bir çok insanın kafasının almadığı bir sahadır. Orada insanlar değil, akademisyenler konuşur, diğerleride "Bu kürsüdeki adam söylüyorsa doğrudur", diye izlerler. Kimse fazla soru soramaz, "kafası basmıyor", damgası yemekten çekinir çünkü. Kimisi söylenenin saçmalığını hiç anlamaz, kimisi eve gidince idrak eder, kimi üzerinde birkaç ay çalışır. Ancak küçük bir azınlık anlar ve gerekiyorsa itiraz eder.

Zamanda seyahat, solucan delikleri, kara delikler gibi kavramlar ilginç ve cennet-cehennem kadar bilinmezdirler. Geleceğin dinidir bunlar.

AKP iktidarının üniversitelere türbanı sokmasının altında yatan aslında kapitalizmin bu yeni din arayışından ibarettir. Türbanlı bir kızın ilk tercihi olarak biyoloji yazması şahit olduğum bir olaydır. Neden biyoloji? Saflığa gerek yok. 4-5 sene sonra kürsülerde "Akıllı Tasarım" safsatasını savunabilmek için biyoloji.

Birilerine ünvanlar, ödüller, kürsüler verilir. Ve o birileri bir gün deli saçması birşeylerde söyleseler bile, herkes ağızlarının için ayran budalası gibi bakar. Çünkü artık bir Prof. Dr. Doç gibi ünvanları vardır. Araştırma vakfı falan gibi kuruluşlarca desteklenirler, lüks villalarda yaşarlar, zamanı gelince davetlerde konuşurlar, Paul Davies gibi kitaplar yazarlar. "Kuran'da matematik", "Yeni fizik ve müslümanlık", "Tanrı ve matematik", "Kuran'da evrim". Ondan sonra sağlıklı bilimsel araştırmayı çöpe atabilirsiniz.

İşte asıl hedef budur. Dinin azalan etkisine rağmen akıl dışı davranacak yeni bir nesil oluşturmak.

Onun için coplandılar öğrenciler, bir de şehit verdiler henüz doğmamış, adı konmamış...

Ahmet Engin KARAHAN - 08 Aralık 2010

http://www.bakiselamlar.com/knb/

Son Yazılar