Sorunlarımız, nedenleri ve çözümleri (2)

Siyasetçilere

Değerli Dostlar,

Daha önceki yazılarımda toplumsal sorunlarımızın çözümü için nasıl davranmamız gerektiği konusundaki düşüncelerimi iletmiştim. Gelen tepkiler olumluydu. Ancak bazı tanıdıklarım şöyle bir görüş ilettiler: “Yazdıklarınız akıl ve mantığa uygun, ama yine de ‘bir şey’ eksik gibi’”

Ben de bunun üzerine bu eksik olan ‘bir şey’in ne olduğunu bulmaya çalıştım ve önceki yazıya bu ‘eksik bir şeyi’ de ekleyerek tekrar görüşlerinize sunuyorum.

(Bir not: Bu yazıda sizi sıkabilecek bazı formüller varsa da, onlar üzerinde kafa yormadan yazıyı okumaya devam edin, verilmek istenilen temel bilgileri alacaksınız.)

“Tepedekilere Duyuru”

Tüm siyasi partiler içinde yeniden yapısallaşmaya benzer bir gelişme olurken, toplumsal sorunların nasıl çözülebileceği konusunda ilgililerin dikkatine sunmak istediğim birkaç temel bilimsel noktayı aşağıda vurgulamak istedim.

Sorunlar yumağından çıkılabilinmesi için bilimsel verilere dayalı bir çözüm formülü vardır, ama bu formül maalesef ilgililerce bilinmemektedir. İlgililer bilgisiz olunca da, hiçbir şey yapılamamaktadır. Bu nedenle bu çözüm formülünün ilgililere duyurulması için ne gerekiyorsa yapılması en acil işlem olmak zorundadır. Bunun için aşağıda sunulan bu formülü bizzat değerlendirip, bir yanlışlık veya hata bulamadığınız takdirde, tanıdığınız medya mensuplarına, siyasilere, yakınlarınız ve tanıdıklarınıza, vs. ulaştırmanız çocuklarınıza ve geleceğinize yapacağınız en büyük hizmet olacaktır.

İsmet GEDİK

********************************************

Sorunlarımız, nedenleri ve çözümleri

Özet

İnsanların bilmesi ve anlaması gereken en önemli nokta şudur: Hayat neden doğum-ölüm üzerine oturtulmuştur ve bu bağlamda yaşamdan amacımız nedir? Bu sorunun yanıtı henüz hiç bir felsefeci, sosyal bilimci, biyolog veya tıpçı tarafından verilememiştir. Dolayısıyla felsefeciler, sosyal bilimciler, siyasetçiler, biyologlar vs. henüz hayatın anlamını anlayabilmiş değillerdir. Hayatın anlamını anlayamamış bu insanların, toplum hayatını yönlendirmeye kalkışmaları insanlığın sorunlar yumağı içine sokulmasının temel nedenidir.

Hayatın anlamı, zaman kavramının anlamıyla bağlantılıdır, çünkü “hayat=ömür”; ömür ise zamanın bir dilimidir. Dolayısıyla hayatın anlamına ulaşmak için, “Zaman nedir? Nasıl oluşur?” sorusunun cevabını bilmek gerekir. Bu sorunun yanıtı “Genel Jeoloji – Gedik 2008a” adlı ders kitabında (ve de “Gedik 2008b: Doğadaki oluşum mekanizması ile insanlığın sorunlarının çözüm yolu” adlı kitapta) verilmiştir.

Doğada bir şeyin nasıl oluşturulacağının temel bilgileri, dinamik sistemler fiziği ile ortaya konulmuştur: information & self-organisation! Bu nedenledir ki, insan bedenini oluşturan hücreler, çok iyi koşan, çok iyi koku alan, çok iyi gören, vs. değil, çok iyi yorumlar yapabilen bir beyin yapısallaşmasını tercih etmişler ve çok az sayıda veriden muazzam senaryolar üretebilen bir yapısallaşma ortaya koymuşlardır. Bu nedenle de insanlık çok çeşitli felsefeler ve düşünceler ortaya koymaktadır. Bir kitapçıda on-binlerce kitabın sergilendiği, her bir yazarın da, hayat hakkında bir şeyler söylediği dikkate alınırsa, insanların ne kadar senaryolar ürettiği daha iyi anlaşılır.

Biz insanların görevi, karın doyurmayan hayali senaryolar üretmek değil, toplumsal yaşamımızı kolaylaştıracak sistemler oluşturmaktır. Gerisi hikayedir.

Doğadaki oluşum ve yönetim mekanizmasının, sosyal konularda ayrı, doğa-bilimsel konularda ayrı olduğu gibi bir düşünce insanlar arasında yaygındır. Bu nedenle insanların çoğu şöyle düşünür: “Doğa bilimsel yöntemler ayrıdır, sosyal bilimsel yöntemler ayrıdır.”

İşte insanların yanılgısı burada başlar. Şöyle ki: aşağıda gösterileceği gibi, bedenlerimizin davranışı tamamen hücrelerin yapısallaşmasına bağlıdır. Toplum hayatı da bedenlerimizin davranışına bağlı olduğuna göre, toplum hayatı da temelde hücresel yapısallaşmaya bağlanmış olur.

Hücrelerin davranışları ise, onların bağımlı oldukları atom-molekül düzeyindeki enerji aktarımlarına bağlıdır. Atomlardan moleküllere > hücrelere > vs. doğru uzanan oluşum ve gelişim mekanizmasının “enformasyon & self-organisation” sistemiyle oluşturulup-yönlendirildiği göz önüne alındığında, toplum hayatının da aynı sistemde yapısallaştırılmasının gerekli olduğu sonucu kaçınılmaz olur.

Siyasi partiler arasında toplumsal sorunların çözümü konusunda bir yarış vardır. İşsizlik bunların başında gelmektedir. Dünyada işsizlik soruna yaşamayan hiç bir ülke yoktur. Bazı ülkelerde daha az bazı ülkelerde daha çok işsizlik vardır. Ama hepsinde vardır. Peki işsizlik sorunu nasıl çözülür?

Şimdi “information & self-organisation” ilkeleri çerçevesinde bu sorunun çözümünü kısaca özetleyelim.

Doğada her şey bilgi ile yapılabilinmektedir.

Bilgi varlıkların yapısal dokusal durumlarında değişiklikler olarak kayıt altına alınmaktadır. Yani bir şey öğrenildiğinde, hücrelerimizin yapısal-dokusal durumlarında değişiklikler gerçekleşmektedir. (Sinapslar oluşmakta-değişmekte, yeni proteinler yapılmakta, vs)

Tüm varlıklar bir şey yapabilmek için enerjiye gerek duyar. Tüm enerjiler de kuantum dediğimiz en küçük enerji öğelerine bağımlıdırlar. Kuantum dediğimiz bu en temel enerji öğeleri, sürekli hareketlidirler-canlıdırlar ve hep en ekonomik yapısal unsurlara akarlar. (Bu nedenle su hep potansiyel enerji düzeyinin fazla olduğu yerden, az olduğu yere (aşağıya) doğru akar.)

Bu nedenle doğada tüm varlıklar arasında en ekonomik sistemli yapılar oluşturma yarışları vardır ve hayat bu nedenle doğum-ölüm döngüsü üzerine oturtulmuştur.

Konu toplumsal yapısallaşma olduğuna göre, en iyi toplumsal yapısallaşmayı oluşturan devletler daha iyi durumda olacaklardır, çünkü “para” toplumsal hayatın enerji birimidir ve hep en ekonomik sistemlere akar.

“Doğu bölgelerimizi kalkındırmak için oralara fabrikalar kurmalıyız” görüşü hatalıdır, çünkü kuracağınız fabrika üreteceği ürünü en ekonomik sistemde üretmek zorundadır; aksi takdirde ürün pahalıya mal olunca, insanlar pahalı ürünü almayı değil, daha ucuzunu almaya yönelecekler, bu da kaçakçılık denilen sistemi doğuracaktır.

Dolayısıyla geri kalmışlık ancak ve ancak, o yörede yaşayan insanları eğitmekle mümkündür, çünkü eğitimli insan bilgili insan demektir; bilgili insan ise, bulunduğu çevrede neyi nasıl yaparsa, daha rahat bir yaşam düzeyine ulaşabileceği bilgisine sahip insan demektir. Eğitilmiş insanlar, yaşadıkları çevre koşullarında neler yapılırsa durumlarının daha iyiye gideceğini görebilen insanlardır. Dahası, eğitimli insan, toplumsal hayatın karşılıklı hizmet alışverişine, dolayısıyla karşılıklı anlaşıp-uzlaşma derecesine bağlı olduğunu bilen insandır. Eğitimsiz insanlar ise, sorunlarının çözümünü başkalarından bekleyen insanlardır.

Dünyada gelişmiş tüm ülkeler, gelişmişliklerini insanlarına verdikleri eğitim düzeylerine borçludurlar. Her toplum ne ekerse onu biçecektir. Çünkü doğadaki tüm oluşum ve gelişimler “information & self-organisation = bilgi edin ve o bilgiye göre örgütlen” genel prensibi dahilinde gerçekleşmektedir. Bilgi edinilerek örgütlenmenin (yani toplumsal birliktelikler oluşturmanın) nedeni ise, rahatlama olayıdır.

Yalnız başına yaşayan bir insan tüm gereksinimlerini kendisi karşılamak zorundadır. Buğday yetiştirecek, değirmen yapıp un öğütecek, fırın yapıp ekmek pişirecek; maden (demir, bakır, vs) bulacak, bu madenleri elde edecek yüksek fırınlar yapacak, bu madenleri işleyecek atölyeler yapıp kap-kacak, kazan, tencere üretecek; yiyeceği etleri sağlayacak hayvanları yetiştirecek, giyeceği elbiseleri yapacak pamuk üretecek, pamuktan iplik yapacak tezgahı, iplikten kumaş yapacak atölyeyi, vs, vs. 24 saatlik günlük bir döngü ile sınırlanan hayatta bu işleri yapmaya hiçbir insan yetişemez; bunları yapacak ne zamanı ne de bilgi kapasitesi vardır.

Halbuki toplumsal bir hayat sistemi içinde yaşayan bir insan bu görevlerden sadece birini yapar ve ürününü (veya hizmetini) diğer insanlarınkiyle takas ederek daha rahat bir yaşam düzeyine kavuşur. Toplum hayatının böyle oluşup geliştiği ve insanlara bu tanımıyla belletilmesi gerektiği Gedik 2008’de ispatlanmıştır.

Eğitim ana ve ilkokullarda başlar. Eğitimde verilmesi gereken en önemli bilgi ise, insanların neden toplumsal birliktelikler oluşturmak zorunda olduğu; toplum oluşturmanın karşılıklı savaşlarla değil, karşılıklı anlaşıp-uzlaşmalarla (hizmet alış-verişleriyle) gerçekleştiğidir. Bu nedenle ekilen bilgilerin ürüne dönüşmesi, en az bir nesil gerektirir. Dolayısıyla bir ülkenin kalkınması, en az bir nesil gerektirir. Seçim yasalarında dikkate alınması gereken bir husus da bu olmalıdır.

Tüm siyasetçilere ve sorunlarımıza çözüm arayanlara duyurulur.

A- Sorunlarımız

Günümüzde toplumumuzu derinden etkileyen sorunların en önemlilerini önce kısaca sıralayalım:

1-Toplumsal sistemde komplolar kurulması,  cinayetler işlenmesi, darbeler yapılması, vs.

2-Yargıyı, eğitim – güvenlik, vs. sistemlerini etki altına alma çabaları;

3-İnsanların sağ-sol, laik-şeriatçı, alevi-sünni, türk-kürt, vs. gibi kutuplaşmalara bölünmesi;

4-Devlet denetiminde bulunan fabrikaların özelleştirilmeleri sonucu fabrikalarda çalışanların işsiz duruma düşmeleri; kısaca işçi-işveren ilişkileri

5-Büyük bir çoğunluğun geçimini sağlayacak bir işi olmaması;

6-Öğrencilerin ve gençlerin sınavlarda başarısız olmaları ve istedikleri bir mesleğe kavuşamamaları;


Vs.

B- Neden(ler)i

Şimdi bu sorunları tek tek ele alıp, her birinin nedenini saptamaya çalışalım.

1- Tarih boyunca cinayetler, darbeler oluşması, komplolar kurulması.

İster faili belli olsun, ister olmasın, tüm siyasi cinayetler, komplolar, vs. iktidar dediğimiz devlet yönetimini ele geçirme mücadelelerinden kaynaklanırlar. Geçmiş tarihimize bakalım:

¨Osmanlı Devletinin kurucusu Osman Bey, amcası Dündar Bey’i rakip gördüğünden onu öldürtür. Yerine oğlu Orhan Bey geçer,

¨Orhan Bey’den sonra tahta geçen 1. Murat hem oğlunu, hem kardeşini öldürten ilk padişah olarak bilinir. Kardeşleri İbrahim ve Halil ile oğlu Savcı Bey’i öldürtmüştür.

¨Yerine geçen Yıldırım Beyazıt, kardeşi Şehzade Yakup’u öldürtür.

¨Ondan sonra, kardeşlerini öldürterek tahta çıkan 1.Mehmet olmuştur.

¨Ondan sonra tahta geçen 2. Murat amcası Mustafa Çelebi’yi ve kardeşleri Ahmet, Yusuf ve Mahmut’u boğdurtmuştur.

¨Ondan sonra tahta geçen 2. Mehmet (Fatih), kundaktaki kardeşi Ahmet’i boğdurtmuştur.

¨Ondan sonra tahta geçen Yıldırım Beyazıt, Kardeşi Cem Sultanı öldürtür (Taht kavgasını kaybeden Cem, İtalya’ya kaçar; Yıldırım Beyazıt da, Papa Alexandre Borgia’ya 300 000 altın vererek, Cem Sultan’ı öldürtür (1495); cesedi Bursa’ya getirtilir.)

¨Kardeşler (ve yakın kan-bağı olanlar) arasındaki iktidarı ele geçirme mücadeleleri bu şekilde devam ederken, Osmanlı Devletinin son yıllarına doğru, iktidarı ele geçirme mücadelesine saray erkânı ve askeri güç mensupları da dâhil olur. Padişahlara, sadrazamlara darbeler yapılarak iktidara sahip olma mücadeleleri devam eder.

¨Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kurulmasıyla birlikte, asil-soyluluğa dayandırılan “babadan oğula” iktidar hakkı yerine, Cumhuriyet denilen halkın sahipliğine dayandırılan yeni bir devlet-yönetimi anlayışı oluşturulması çabaları başlar.

¨Devlet yönetimini ele geçirme mücadeleleri bu yeni sistemde de devam eder; karşılıklı suikastlar gündemden eksilmez.

¨Partili demokratik sisteme geçişle birlikte, halk farklı görüşlere bölünür ve iktidar mücadelesi halk arasına kadar indirgenir. Her bir siyasi parti devlet bürokrasisi içine kendi yandaşlarını yerleştirmeye başlar. Siyasi cinayet şebekesi zincirleri oluşur. Bu tür mücadeleler nedeniyle ‘Sabahattin Ali’ler, Abdi İpekçi’ler, Turan Dursun’lar, Doğan Öz’ler, Uğur Mumcu’lar, Gün Sazak’lar‘  hayatlarını kaybederler. İktidarı ele geçirme çabaları çeşitli komplolar düzenlenmesi, darbe planları yapılması vs. şeklinde hala devam etmektedir. Üstelik günümüzdeki bu iktidar savaşları, sadece ulusal düzeyde değil, uluslar-arası düzeyde gerçekleşmektedir, çünkü insanlığın çıkarları artık ulusal sınırları aşmış, uluslar-arası bir düzeye ulaşmıştır.

Ülkemizde son yarım asır içinde işlenen cinayetler ve kurulan komplolarda yabancı güçlerin “parmağı” bir yana, resmen “elleri-kolları” vardır.

Uzatmaya gerek yok, iktidarı ele geçirmek için ilgililer arasında cinayetler işlenmesi, tarih boyunca hep olmuştur ve olmaya da devam etmektedir. Bu tür mücadeleler, sadece ülkemizde değil, dünyanın her yerinde, her ülkesinde olmaktadır. İktidarı ele geçirmek gibi bir hedefin yanlışlığının nerden kaynaklandığını, yani bu kısır döngüden nasıl çıkılabileceği konusunu (çözüm yolunu), diğer sorunların nedenlerini de ortaya koyduktan sonra, ortak bir çözüm formülü ile vereceğiz.

2- Yargıyı, eğitim sistemini, vs. etki altına alma çabaları: yukarıda açıklanan, iktidarı ele geçirme mücadelelerinin bir başka ayağını oluşturur. Çözümü yukarıdaki sorunla beraber olacaktır.


3- Şimdi diğer soruna geçelim: “İnsanların sağ-sol, laik-şeriatçı, alevi-sünni, türk-kürt,  vs. gibi kutuplaşmalara bölünmesi” olayı.

Bu durum, demokrasi denilen ve halkın idareyi ele alması olarak tanımlanabilinecek sistemin ortaya çıkmasıyla yaygınlaşan bir toplumsal sorundur. Asil-soyluluğa dayalı “babadan oğula” aktarılan yönetim hakkı, demokratik sistemlerde, particilik denilen farklı görüş sahipliğine yerini bırakır. Bunun sonucu, halk farklı görüşlere bölünmek durumunda kalır. Bu farklı görüşler, kâh sağcı-solcu, kâh laik-şeriatçı gibi farklı gruplaşma oluşumlarına yol açar. Etnik bölünmelerin nedeni de, lider, şıh-şeyh gibi tepede bulunan kişilerin yönlendirmeleri ve yandaş sahibi olmaya çalışmaları sonucu ortaya çıkarlar, yani halka gösterilen hedeflere göre, halkın farklı yönlenmelere gitmesi olayı söz konusudur. Hâlbuki hayat, daha rahat bir duruma ulaşabilme mücadelesinden oluşur ve daha rahat bir duruma nasıl ulaşılacağı, çözüm formülünde verilecektir.

4-Devlet denetiminde bulunan fabrikaların özelleştirilmeleri sonucu fabrikalarda çalışanların işsiz duruma düşmeleri (işçi-işveren ilişkileri).


Son çeyrek asır içinde, devlet yönetiminde olan işletmelerin, özel sektör işletmeleri karşısında gittikçe başarısızlığa düşmeleri nedeniyle, dünya genelinde, devlet sektörleri bu tür işletmeciliklerden çekilmeye ve işletmeleri özel sektörlere satmaya yönelmişlerdir ve özelleştirme denilen işlemler dünyada yaygınlaşmaya başlamıştır.

Acaba özel işletmeler neden devlet sektörüne bağlı işletmelerden daha verimli olmuşlardır? Burada önemli olan konu bu sorunun yanıtını bulmak ve ona göre davranmaktır.

Dünyamızda her şey sürekli bir değişim-dönüşüm içindedir ve tüm işletmeler dünyadaki bu değişim-dönüşümleri dikkate alarak kendilerini yeniden re-organize etmek durumundadırlar. Özel işletmelerde, fabrikanın sahibi işletmesini yenilemek, dünya koşullarına uydurma konusunda, devlet işletmelerine göre, daha avantajlıdır, çünkü olayları takip edip, gereken önlemleri hemen alabilir.  Hâlbuki devlete bağlı bir işletmede, müdür tepedekilerden müsaade isteyecektir; bürokrasi çarkı çok yavaş işler. Ayrıca tepedekiler demokratik seçimler nedeniyle sık-sık değişecektir. Her yeni gelen işlere uyum sağlayana kadar, “atı-alan Üsküdar’ı geçmiş olur” ve işletme zarar edecek duruma düşer.

Peki, günümüzde uygulandığı şekliyle özelleştirme yapılması doğru mu? Tekel işçileri olayında olduğu gibi, işçiler zararlı duruma düşmüyor mu? Bu konuyla yakından ilgili diğer sorun da şu: İşçi-işveren ilişkileri nasıl olmalı, grev-lokavt gibi hayatı ve toplumu kötü yönde etkileyen olaylar nasıl önlenir?

Bu soruların yanıtı bizi olayların özüne ve gerçeğe götürür. Doğadaki oluşumlarda, oluşturma ve sahiplenme erki hangi taraftadır, kimdedir? Hangi taraf hangi tarafa bağımlı olmak durumundadır? Bu sorunun yanıtı da, diğer tüm sorunların yanıtlarını içeren çözüm formülünde verilecektir.

5-Halkın büyük bir çoğunluğun geçimini sağlayacak bir işi olmaması; ve

6-Öğrencilerin ve gençlerin sınavlarda başarısız olmaları ve istedikleri bir mesleğe kavuşamamaları konularının nedeni, çözüm formülü içinde verilecektir.


C- Çözüm

Her şey bir sistem sorunudur. Sistem kavramından şunun anlaşılması gerekir:

1. Doğada işler nasıl yürür? Ne neye, kim kime bağımlı olarak gelişir? Yani dünyada ilk defa tavuk mu yumurtadan çıkmıştır, yoksa yumurta mı tavuktan çıkmıştır?

Geleneksel düşünce sistemine göre, tavuk da, yumurta da, kendileri dışında olan bir güç sistemi tarafından oluşturulup yönlendirilmektedir, ki buna doğa veya Allah denilmiş ve tüm varlıkların dışında bir güç sistemi olarak kabul edilmiştir. Son asır içinde gerçekleştirilen fizik deneyleri ve araştırmaları ise, doğadaki tüm güç sistemlerinin, “damlaya damlaya göl olur” prensibi uyarınca, varlıkların en temel bileşenleri olan kuantsal enerji öğelerinin birleşmeleri ile ortaya çıktığını, maddenin en küçük bileşenlerinin ölü-cansız varlıklar değil, tersine saniyede 1030 lar mertebesinde değişim-dönüşüme uğradıklarını, karşılıklı olarak evrensel ölçekte birbirleriyle haberleşip, enerji alış-verişlerinde bulunduklarını, hep daha rahat bir duruma geçme çabası içinde olduklarını, bu nedenle de önce atomlar şeklinde kümeleşmeler yaptıklarını, sonra moleküller şeklinde kümeleşmelere geçtiklerini, daha sonra hücreler şeklinde üst-sistemler oluşturduklarını, vs. ortaya koymuştur. Tüm bu alt-sistem üst-sistem oluşumlarında, her şey en tabandaki kuantsal enerji öğelerine bağımlıdırlar, çünkü doğadaki tüm enerjilerin kaynağını bu temel öğeler oluşturur. Bu konularda ayrıntılı bilgiler “Doğadaki oluşum mekanizmasıyla insanlığın sorunlarının çözüm yolu” (Okyanus Yayınları-İstanbul; dağıtım: D&R ve www.idefix.com veya www.kitapyurdu.com) adlı eserde bulunmaktadır.

Şimdi bedenimizle hücrelerimiz arası ilişkiye bir göz atarak, üst-sistemlerin neden alt-sistemlere bağlı olduğunu görelim.

Arkadaşınız hasta ve ateşi var. Ateşini sürekli takip etmek için de koluna dijital bir termometre bağladınız ve her an ateşini ölçüyorsunuz. Onu rahatlatmak ve ortamın streslerinden uzaklaştırmak için piknik yapmaya karar verip orman kıyısındaki çimenler üzerinde sofra kurdunuz. Afiyetle yemeklerinizi yediniz. Mideleriniz tam doldu ve bedeninizdeki tüm kan aşırı faaliyet göstermek zorunda olan sindirim sistemi hücrelerine tahsis edildi. Diğer organlarından kan çekilince bedeninizde bir gevşeme duygusu, yorgunluk hissetmeye başladınız. Tam böylesine rahatladığınız ve gevşediğiniz anda, ormanın kenarından bir vahşi ayının size doğru yaklaştığını gördünüz.

Bakın şimdi ne olur. Siz daha akıl ve mantığınızı kullanıp, neyi nasıl yapmanız gerekir şeklinde bir düşünme sistemi içine girmeden, bedeninizdeki “Hypothalamus-Pitiutary-Adrenal = HPA- ekseni” harekete geçer.

Bir tehlike olduğunu fark eden Hypothalamus (H) hücreleri hemen, “pitiutary” (P) salgı bezini uyarır ve alarm vermesini söyler Bunun üzerine “pitiutary” (P) kan dolaşım sistemine ‘adrenocorticotropic hormones (ACTH)’ salgılar. Bu mesajı alan böbrek-üstü-adrenal (A) bezi, “kaçmak veya savaşmak” konusunda bedenin karar vermesi için gerekli ayarlamalara başlar.

Sindirim sistemi organlarına tahsis edilen kan hemen geri çekilir; beyne ve kas hücrelerine yönlendirilir. Çünkü o an çalışması gereken bu iki sistemdir, tüm enerji onlara tahsis edilmelidir. Bu arada gözünüz arkadaşınızın kolundaki termometreye takıldı ve 1 dakika önce 39 derece olan ateşinin o anda 37 dereceye düşmüş olduğunu fark etti!

Peki ne oldu da arkadaşınızın ateşi aniden düşüverdi?

Bedenlerimizin sahipleri olan hücrelerimiz, tehlike anında tüm güçlerin tek bir amaç için harcanması gerektiğini çok iyi bildiklerinden, iç-güvenlikte (bağışıklık sisteminde) görev yapan hücrelerin görevlerini askıya alarak, enerji harcamasını durdurmalarını isterler. Bunun gereği için de Thymus (T) bezine sinyal gönderilerek “bağışıklık sistemi faaliyetlerini durdur” mesajı verilir.

Yani tehlike alarmı verilen bir bedende, o an grip, nezle, vs. gibi bir iç-savaş varsa, o savaşı yürüten bağışıklık sistemi hücreleri hemen enerji harcamasını durdururlar. Ateşi olan bir insanın ateşi düşer! Beyin tam faaliyetle çalışır ve kaçmak mı, yoksa savaşmak mı gerekiyor konusunda bir karar alınır. Yani çok önemli konularda bilinç-altı dediğimiz hücresel etkileşim sistemi devreye girer.

1. 1.  Şimdi bilinç ve bilinçaltı ayrımının nasıl oluştuğunu açıklayalım.

Bizler yeni bir şey öğrenirken epey zorlanırız. Örneğin araba kullanması olayına bakalım. Öğrenilmesi gereken işlev 5 tanedir. Gaz, fren, debriyaj, vites değiştirme ve direksiyon kontrolü. Bu 5 farklı faktörü el, ayak ve gözlerimizle birbirleriyle uyumlu olacak şekilde kontrol edebildiğimizde, araba kullanma denilen şeyi öğrenmiş oluruz. Dikkat edilmesi gereken konu sadece 5 faktör olmasına karşın, bu 5 faktörü birbiriyle uyumlu olacak şekilde davranmayı ancak aylar süren çabalar sonucu öğreniriz. (Hâlbuki hücrelerin dikkate alıp değerlendirmeleri gereken faktörler binlercedir!)

Öğrenme olayı gerçekleştikten sonra, sık sık araba kullanmaya başladıysak, artık hiç zorluk çekmeyiz; arabaya biner binmez araba çalıştırılır ve hiç düşünmemize gerek kalmadan araba uygun vitese konur, gaz verilir ve istenilen yöne gidilir. Tüm bu işlemler yapılırken artık kişinin dikkatini bu olaylara ayırması gerekmez. Kişi yanındaki bir arkadaşı ile değişik konular üzerinde sohbet edebilir. Yani kişinin bilinci başka konular ile meşgul iken, kişi otomatik olarak arabayı kullanır. İşte bu durumda, araba kullanma olayı öğrenilmiş ve otomatik sisteme aktarılmış, ‘sabitleştirilmiş’ olunur.

Yaşamımızda sık sık yaptığımız tüm eylemler hücrelerimiz tarafından “alışkanlık” dediğimiz otomatikleşmiş-‘sabitleştirilmiş’ bilinçaltı sistemine alınırlar.

Yıllardır oturduğunuz evinizde bir değişiklik yapıp, içe doğru açılan bir kapıyı dışa doğru olacak şekilde değiştirdiğinizi düşünün. Bu değişikliği yaptıktan sonra, günlerce o kapıya gelip açmaya çalıştığınızda, kapıyı önce kendinize doğru çekmeye kalkışırsınız, çünkü beyninizdeki hücreler böyle bir otomatik alışkanlık devresi oluşturmuşlardır. Bu alışkanlık devresinin kaldırılıp, yerine yeni bir devre oluşturulması, haftalar sürer. Ama hücreler değişim-dönüşüm içinde olan bir doğada yaşadıklarını bildiklerinden, eski alışkanlıklara dayalı olarak oluşturulmuş otomatik-sabit devreleri de, yeni uygulama sonucu, bu yeni duruma uyacak şekilde düzenlerler.

Bu otomatik sistem ise bilinç-altı; iç-güdü, katı-sıvı-gaz gibi hal değişimleri, vs. türlerde uyum-sistemleridir. Sabitleştirme işlemi, belli kimyasal moleküllerin oluşturulmasıyla yapılır. Her yeni bir şey öğrendiğimizde, bedenimizde belli molekül düzenlemeleri gerçekleşir. Yani bilgi denilen olgu, varlıkları oluşturan bileşenlerin (örn. hücrelerin) yapısal-dokusal durumlarında değişiklikler yapılması şeklinde varlıkların temel yapıtaşlarında oluşturulup-saklanır.

Özetleyecek olursak, biz insanların bilinci 4-5 faktörü ancak değerlendirip bunları birbirleriyle uyumlu olacak bir sırada işleme koymayı zar-zor becerirken, hücrelerimiz on binlerce faktörü aynı anda değerlendirip, birkaç salise içinde bir sonuca varabilmektedirler. Yani bizlerin tüm işlerini, tüm sorunlarını gerçekte bedenimiz içindeki hücrelerimiz üstlenip, onlar yapmaktadırlar.

Sonuç:

Doğada her şey içindeki bileşenlerine bağımlıdır. Bu durumun sadece hücre-beden arası ilişkilerde değil, doğadaki tüm oluşum ve gelişimlerde böyle olduğu “Theory of Integrated Levels” (= Tümleşik Sistemler Teorisi) (Feibleman 1954) tarafından teorik olarak da ıspatlanmıştır. (Hücre-beden) Alt-sistem – üst-sistem ilişkileri olarak bilinen bu ilkelerin en önemlileri şöyledir:

i-Her düzey altındaki düzey(ler)inkine ek, yeni bir özellik taşır.

ii-Üst düzeylere doğru karmaşıklık derecesi artar.

iii-Herhangi bir düzeyde oluşan bir bozukluk, ilişkili tüm diğer düzeyleri de etkiler.

iv-Her sistemde, üst düzey alt düzeye bağımlıdır;  üst düzey alt düzeye yön (hedef) gösterir.

v-Herhangi bir düzeyin oluşumunda, oluşturma erki alt düzeydedir; üst düzey hedef göstermekle yükümlüdür.

1. 2. Doğada herhangi bir şey yapmak veya oluşturmak için bilgi + kuvvet (veya enerji) gerekir.

Bedenimizin sahibi ve yönlendiricileri içlerindeki hücreler olduğuna göre, hücrelerin kuvvet veya enerjilerini nerden aldıklarını, az veya çok kuvvetli bir bedenin nasıl oluşturulduğunu görelim.

Önce bir temel konu hakkında bilgi sahibi olunması gerekir:

Bir şey nasıl yapılmaktadır? Yani bir şeyi yapma bilgisi nerden alınır, bunu yapacak kuvvet veya enerji nerden sağlanır?

Önce kuvvet dediğimiz iş veya eylem yapıcı faktörün nasıl artırılıp azaltıldığını görelim. Zayıf bir insan 20-30 kiloluk bir yükü kaldırmakta zorlanır. Hâlbuki bir halterci yüz kilodan fazlasını kaldırır. Peki 20-30 kiloyu kaldıramayan bir insanla 200 kiloyu kaldıran bir insan arasındaki fark nerden kaynaklanır? Fark, aynı hedefe yönlendirilmiş kas hücreleri sayısından kaynaklanır. Zayıf bir insan her gün biraz daha ağır bir yükü kaldırmaya çalıştıkça, bedeninde bu amaca yönelik hücrelerin sayısında artma başlar. Bu olay hücreler arası ortaklık kurallarından kaynaklanır. Şöyle ki: Bir organdaki hücrelere normalde sürekli olarak A, B, C gibi üç ayrı yerden ihtiyaç talebi geliyorsa, o organdaki hücreler yaşamlarına devam ederler ((a) durumu).

Bir organa normalin  (A, B, C) dışında (F,G) gibi daha başka talepler geliyorsa,  o organ gittikçe büyümeye çalışır, yani o organı oluşturan hücrelerin sayısı artırılmaya çalışılır (Şekildeki (b) durumu). Bu nedenle her gün biraz daha fazla ağırlık kaldırmaya zorlanılan bir organ gittikçe büyümek zorunda kalır. Haltercilerin ağır yükleri kaldırabilmelerinin perde arkası budur. Görüldüğü üzere, bendimizde “damla-damla göl olur, damlalardan sel olur!” prensibi uygulanmaktadır. Milimetrenin onda birinden küçük yaratıkların güçlerinin üst-üste çakıştırılması sayesinde, bedenlerimizde yüzlerce kiloyu kaldıracak kuvvetler oluşturulurlar.

Bu oluşumlarda kuvvet dediğimiz enerji birikimi, hücrelerimiz tarafından sağlanmakta, onlar birbirleriyle uyumlu davranış içine girerek, enerji paketçiklerinin üst-üste çakışmasını sağlamaktadırlar. Bir üst sistem olarak beden (yani bizler) sadece hedef göstermekteyiz. Hücrelerimize diyoruz ki: “Şu ağırlık kaldırılacak!” Onlar da, bizim gösterdiğimiz hedefe ulaşmak için yediğimiz besinlerden elde ettikleri enerjileri kullanarak, hangi organdaki hücrelerin sayılarının artırılacağını, hangilerinin hangileri ile hangi oranda işbirliğine gideceğini kararlaştırarak, kaslarımızdaki hücre sayılarını artırırlar.

Bu nedenledir ki, beynimizdeki her bir hücre on binlerce farklı faktörü değerlendirip, tek bir sonuca varır ve bunu diğer bir hücreye aktarır; o hücre o sonucu alır ve kendine gelen diğer binlerce bilgiyle birleştirerek, bir sonuca ulaşır ve bu sonucu bir diğerine aktarır, vs.. Yani bedenler, trilyonlarca hücrenin daha rahat bir duruma ulaşabilmeleri, doğadaki değişim dönüşümlere kendilerini uyumlu hale getirebilmeleri için oluşturulmuş ortaklık sistemleridirler. Bu ortaklığın kuralları milyarlarca yıllık karşılıklı çabaların sonucu ancak oluşturulmuştur ve bu nedenle de bu çekirdek denilen özel bir odada koruma altında tutulmaktadır.

1. 3. Bedenlerimizi oluşturan hücreler canlı ve bilgili, peki, ya onlar bu canlılıklarını nerden alıyorlar?

Canlılık enerji demektir, çünkü enerji hareket ettiren faktördür ve hareket canlılıktır. Şimdi enerjinin kökünü, kökenini araştıralım. Göreceğiz ki, enerjinin kökenindeki varlık ölü değil, canlı, çevresini algılayan ve topladığı bilgiye göre davranışını belirleyen bir varlık!

2. Enerjinin kökeni ve kuantum kavramının ortaya çıkışı

Doğada her şeyin enerjiyle oluştuğunu, enerjinin bir yerden bir başka yere (örn. çok sıcak yerden daha az sıcak yere, yani daha ekonomik noktaya) akarak kuvvet denilen faktörü oluşturduğunu fark eden bilim adamları enerjinin nelere bağlı olduğunu araştırmaya başladıklarında şunları keşfederler.

i-Enerji varlıkların ısı dereceleriyle orantılı olarak artmaktadır;

ii-Enerji radyasyon olarak yayılır ve radyasyonun frekansı arttıkça enerjisi de artar.


Bu iki temel saptamaya göre de şu şekilde bir diyagram ortaya konur.

Bu diyagrama göre, frekans arttıkça, oluşacak enerji yoğunluğu da aşırı şekilde artacaktır. Ültraviyole ışınlarına doğru frekans gittikçe arttığından, ültraviyole ötesinde anormal bir enerji yayınlanmasının gerekli olduğu, bu durumun da doğada ültraviyole felaketi adı verilen bir sonuca götürmesi gerektiği gibi bir sonuç ortaya çıkar. Doğada böyle bir durum olmadığına göre, Rayleigh-Jeans yasası olarak bilinen  formülünde bir hata olması gerektiği anlaşılır. Bu formülde n=frekans, c=ışık hızı, T=kelvin değeri olarak sıcaklık, k=Boltzman sabitidir.

Formülde bir hata olması gerekir, çünkü deneylere dayanılarak Gustav R. Kirchhoff tarafından 1860’lı yıllarda, tüm varlıkların enerji durumlarını yansıtan bir radyasyon spektrumuna sahip oldukları ortaya konulmuştu. Kirchhoff yasası olarak bilinen bu kurala göre, sıvı veya katı haldeki maddeler (çok sayıda atomların birleşmeleriyle oluşan yoğun sistemler) süreklilik arz eden, yani her frekansı içeren, ama farklı amplitüd gösteren bir elektromanyetik dalga sistemi (blackbody radyasyonu) yayarlar. Yandaki şekilde görüldüğü üzere, herhangi bir katı (veya sıvı) madde, sahip olduğu sıcaklığa göre farklı bir pik değerine sahip olan, ama tüm frekansları içeren bir radyasyon yayar.

Öyleyse, Rayleigh-Jeans formülünde bir hata olmalıdır. Bu hatanın nerden kaynaklandığını araştıran fizikçi Max Planck, formülün  şeklinde olması durumunda, enerji-frekans eğrisinin yandaki şu şekle dönüştüğünü fark eder. Bu formülde, Rayleigh-Jeans formülüne ek olarak (h) olarak tanımlanan ve üssel (eksponansiyel “e”) olarak da etkili olan bir faktör bulunmaktadır. Bu eğri, black-body radyasyonuna uygundur ve “ültraviyole felaketi” senaryosunu ortadan kaldırmaktadır.

2.1. Peki Planck ne bulmuştu?

Planck zamanına kadar, enerji denilen şeyin, istenildiği kadar küçük parçaya bölünebilen, yani sıfır (0) değerine bile indirgenebilen, belli bir kimliği-kişiselliği, çevresini algılama ve ona göre davranma yeteneği olmayan, cansız bir değer sistemi olduğu varsayılıyordu. Doğa veya tanrı denilen harici bir ekstra varlığın bu enerjiyi kendi görüşüne göre kullanıp, doğadaki olayları oluşturup-yönlendirdiği görüşü egemendi. Planck, enerji denilen faktörün, istenildiği kadar küçük parçaya bölünebilen bir şey değil, belli bir sabit değere sahip olması gereken bir faktör olduğunu ortaya koymuştu. Ve bu sabit değerin de Planck sabiti (h) denilen

h=6.62606896×10−27erg·s

gibi belli değerde olduğu hesaplanmıştı. “En küçük enerji değeri ne kadar” sorusundaki “ne kadar?” anlamına gelen quantum (kuantum) terimi de bu manada üretilmiş ve quantum fiziği denilen fizik dalının ortaya çıkmasına yol açmıştır.

Kuantum kavramının bulunmasından sonra fizikçiler arasında bu konuda yoğun bir araştırma başlatılmıştır. Özellikle foton, elektron, nötron gibi kuantsal öğelerde gerçekleştirilen bu araştırmalarda:

►Doğadaki tüm maddeleri oluşturan temel element dediğimiz atomların proton, nötron, elektron gibi atom altı öğelerden oluştukları ve birbirleriyle foton denilen enerji paketçikleriyle haberleşip, karşılıklı enerji alış-verişlerinde bulundukları;

►Enerjinin,

i- öğelerin frekans denilen bir saniyede yaptıkları titreşim sayısı ile (E=hν, E=enerji, h=Planck sabiti, ν=frekans)

ii- ve kütleleriyle orantılı (E=m0c2, m0=hareketsiz haldeki kütle, c=ışık hızı) olarak artış gösterdiği;

► “Atom altı parçacıkları” denilen bu temel öğelerin, spin denilen ve biri 360 derecelik (tam spinli) diğeri 720 derecelik (yarım spinli) iki farklı döngü sistemine sahip oldukları anlaşılmıştır.

►Tam spinli olanlara (örn. foton)  boson denilmiş ve kuvvet (enerji, bilgi) taşıyıcı oldukları saptanmış, yarım spinli olanlara (proton, nötron, elektron) fermiyon denilmiş ve madde oluşturucu oldukları saptanmıştır. Şöyle ki: Kuvvet taşıyıcılar, örneğin fotonlar, aynı anda aynı yerde olabilirler ve bu şekilde enerjileri üst-üste çakışarak gittikçe artan kuvvet sistemleri oluştururlar. Proton, nötron, elektron denilen fermiyonlar ise, aynı anda aynı yerde olamazlar ve bu nedenle farklı konumlara yerleşerek madde dediğimiz varlıkları oluştururlar. Şekilde üç adet elektronun bir arada bulunabilme durumu gösterilmiştir.

Fermiyonlar aynı anda aynı yerde bulunamayacaklarından, atom çekirdeği çevresinde farklı yörüngelere yerleşirler. Bu şekilde doğadaki yaklaşık yüz kadar kimyasal element ortaya çıkar. Kuantlar dünyasındaki bu olay, insanlar arasındaki toplumsal ilişkilere benzer. 3-5 insan aynı anda, aynı yerde bulunamaz, ama bu insanların düşünceleri birbirleriyle üst üste çakışarak, güçlerin birleştirilmesi ve büyük işler yapılmasına yol açar.

►Tüm atomlar çevreleriyle sürekli bir etkileşim (yani enerji alış-verişi) içindedirler. Bu enerji alış-verişleri fotonlarla olur. Bir atom çevresinden foton(lar) alırsa, çevresindeki elektronlardan birinin enerji düzeyi artmaya başlar. Bu artış söz konusu yörüngedeki elektronun normal enerjisinin yaklaşık 1/137sini bulduğunda (fine structure constant denilen gizemli bir sabit; öylesine yaygın ki,  birinci yörüngedeki bir elektronun hızının, ışık hızına oranı da aynı!), elektron bir üst yörüngeye zıplar. Tersi durumda, yani atomdan çevresine foton verildiğinde ve bu sabit orana ulaşıldığında da, elektron bir iç yörüngeye geçer.

►Doğada hiçbir foton kaybolmaz, her bir foton, bir elektrondan gönderilip, bir başka elektronca alınır;

►Bu atom-altı-öğeleri, çevrelerini algılayıp, ne kadar faktör varsa hepsini dikkate alıp bir olasılık hesabı yaparlar ve çıkan sonuca göre davranırlar. Yani “contextualism” denilen çevreye bağımlılık ve çevreden etkilenerek davranış belirleme söz konusudur.

► “Entanglement”  denilen karşılıklı bir bağımlılık ilişkisine sahiptirler ve ışık hızıyla bir birlerinden uzaklaşsalar bile, anında birbirleriyle haberleşiyormuşçasına koordinasyon içinde davranırlar. Bu şekilde evrensel boyutta bir karşılıklı etkileme ve etkilenme ortaya çıkmış olur. Bu özelliklerine kuantum bilgeliği (quantum knowing) de denir.

►Süperpozisyon denilen bir özellikleri vardır ve şu anlama gelir: Yandaki kayakçı resmi üzerinde bu özelliği açıklamak gerekirse: Kayakçı kuantsal bir öğe olsaydı, önündeki bir ağaç engelinin hem sağından hem solundan aynı anda geçmiş gibi davranırdı. Buna iki farklı davranışın üst-üste çakışık olması anlamında süperpozisyon durumu denir. Sürekli bir değişim-dönüşüm içindedirler; örneğin hem pozitif (yapıcı), hem negatif (yıkıcı) olabilirler ve serbest olduklarında bu iki özelliğe aynı anda sahipmiş gibi davranırlar. Ama bir varlıkla ilişkiye geçtiklerinde (varlığın isteğine göre) yapıcı veya yıkıcı olarak davranırlar ki buna “decoherence” denir.

Örneğin kayakçının ağacın sağından mı solundan mı geçtiğini saptamak için ağacın bir tarafına bir detektör konulacak olsa, o zaman detektörün olduğu taraftan geçer ve bu şekilde üst-üste çakışma durumu ortadan kalkar ve ağacın bir tarafını tercih etmiş olur, ki buna “decoherence” denir. Yani kendileri ile ilişki kurmak isteyen varlıkları algılarlar ve onların istedikleri yönde davranırlar. Bu durum Tümleşik Sistemler Teorisi (=Theory of Integrated Levels) ilkeleriyle tam bir uyumluluk göstermektedir ki öyle olması söz konusu teorinin bir gereğidir: Şöyle ki:  i-Her sistemde, üst düzey alt düzeye bağımlıdır;  üst düzey alt düzeye yön (hedef) gösterir.    ii-Herhangi bir düzeyin oluşumunda, oluşturma erki alt düzeydedir; üst düzey hedef göstermekle yükümlüdür.

►Bu ilkelere uygun olarak, kuantsal öğeler, çevrelerinde kendilerine gösterilen hedeflere varacak şekilde davranırlar. Ancak: kuantsal öğelerin bir başka özellikleri daha vardır ki, o da hep en ekonomik sistemlere akma özelliğidir. Bu özellikleri sayesinde ekonomik olmaya yapısallaşmalardan ayrılıp, daha ekonomik sistemlere göçerler, ki bu durumda ekonomik olmayan sistemler dağılmak zorunda kalırlar. Bu özellik tünelleme etkisi olarak bilinir.

►Kuantum düzeyindeki atom altı öğelerin saniyede yaptıkları titreşim sayısı çok fazladır bu nedenle çok enerji tüketirler. Atom, molekül gibi üst-sistemler içinde birleştiklerinde, daha az enerji harcayan sistemler ortaya çıkar. Bu nedenledir ki,

bir protonun kütlesi 1.00728 atomik kütle birimi (akb),

bir nötronun kütlesi ise, 1.00866 akb kadardır.

Bir C (karbon) atomu, 6 proton ve 6 nötrondan oluşur ve kütlesi ise tam 12 akb’dir. Halbuki 6 proton + 6 nötron’un toplam kütleleri 12.0956 akb’dir.

Yani proton ve nötron ayrı olduklarında daha ağırlar, çünkü çok daha fazla dönüyorlar. Birleşip bir element oluşturduklarında daha hafif bir kütleye ulaşılıyor, çünkü devir sayıları azalıyor.

İşte bu nedenle atom altı-öğeleri yaklaşık 14 milyar yıl önce, bir araya gelmeye başlayarak, information & self-organisation olarak özetlenen doğa yasaları çerçevesinde birleşmeye ve atom > molekül > hücre > mineral > kayaç > beden, vs gibi üst sistemler içinde bir arada toplanmaya ve daha ekonomik üst yapısallaşmalar oluşturmaya başlamışlardır ve bu işlemlerine devam etmektedirler.


Kuantsal sistemden atomik-moleküler sisteme geçildiğinde, “Theory of Integrated Levels” (= Tümleşik Sistemler Teorisi) ilkesinin “Her düzey altındaki düzey(ler)inkine ek, yeni bir özellik taşır” maddesi gereği: yeni etkileşim sistemleri ortaya çıkar. Bu etkileşim sistemi basınç ve sıcaklık olarak bilinir. Bu nedenle tüm moleküller sıcaklık ve basıncın çok olduğu yerden, az olduğu yere doğru hareket ederler. Bu etkileşim sistemi gereği denizlerdeki su moleküllerinden her biri, kendisine en yakın tüm komşularının sıcaklık ve basınç değerlerini algılayarak, en düşük değerdekiler yönünde harekete başlarlar.

Bu olay aynı anda denizin her yerinde gerçekleşir ve tüm deniz genelinde bir akıntı sistemi başlar. Denizin farklı yerlerindeki farklı sıcaklık ve basınç değerlerine göre, farklı hızlarda akıntılar ortaya çıkar. Atmosferdeki rüzgârlar da bu sistemde gelişirler. Yeryuvarı içindeki manto akımları da bu şekilde oluşurlar. Bu akıntılara göre de depremler volkanik hareketler vs. başlar.

Sözün kısası, doğa ve dünyamızı oluşturan en temel öğeler bilardo topu gibi pasif, cansız, ölü, bilinçsiz varlıklar değil, yukarıda belirtildiği gibi, çevrelerini algılayan ve komşularının durumlarına göre davranışlarını belirleyen ve daha rahat durumlara geçmek için yeni üst-sistemler içinde bir araya gelme çabası içinde olan varlıklardır. Yani onlar ölü-cansız değil, canlı ve bilgi ile davranan en temel canlılık öğeleridir.

Peki, doğadaki en temel yapıtaşları canlılık gösteriyorlar, bilgiye göre davranıyorlarsa:

i-fizikçiler neden hala bu temel yapıtaşlarını, doğayı oluşturan en temel canlı-öğeler olarak değil de, bilardo topu gibi pasif, cansız varlıklar olarak değerlendiriyorlar?

ii-Biyologlar neden hala canlıların bilgiye göre davrandıklarını değil de, evrimin rasgele mutasyonlarla gerçekleştiğini iddia ediyorlar?

iii- Biyologlar neden canlılığı atom-altı-öğelerle başlatmıyorlar da, “ilk canlı nasıl, nerde oluştu?” şeklinde sorularla uğraşıyorlar?

iv- Din adamları yaratıcı güç olarak tanımladıkları “Allah’ı” neden varlıkların kendi içlerinde değil de, hayali bir harici sistemde arıyorlar?


Bu soruların yanıtını dinamik sistemler fiziği ilkelerinde buluyoruz.

3- Doğadaki oluşum mekanizması


Her türlü işlem veya oluşum mutlaka enerji gerektirir. Tüm enerjilerin kökenini ise yukarıda açıklanan kuantumlar, yani fotonlar oluşturur. Fotonların maddelere bağlanma şekline en güzel örnek fotosentez olayında görülür. Fotosentez olayında, bitkilerin yapraklarında bulunan kloroplast adlı madde, bir fabrika gibi işlem yapar ve eşitliğin sol tarafından aldıklarını, sağ tarafındaki ürünlere dönüştürür.

6 H2O + 6 CO2 + Güneşten gelen fotonlar è C6H12O6 + 6O2

Bu eşitliğin sol tarafındaki madde miktarı ile sağ tarafındaki madde miktarı aynıdır. Ama enerji içerikleri farklıdır. C6H12O6 olarak gösterilen glikoz molekülü güneşten gelen fotonları depolamıştır. Bu molekülü oluşturan H, O ve C atomlarının bağlantı sistemleri H2O ve CO2. moleküllerini oluşturan H, O ve C atomlarındakinden farklıdırlar. Görüldüğü üzere, enerji maddeye bağlanmış durumdadır. Güneş enerjisini maddeye dönüştüren bu bitkiler değişik bir enerji türü kaynağı oluştururlar.

Her tür enerji kaynağı, doğadaki varlıklar için yeni bir hedef (dinamik sistemler fiziği terimiyle, yeni bir attractor) oluşturur. Çünkü doğada önceleri foton olarak yer alan bir sürü enerji paketçiği, başka türde bir kombinasyon olarak piyasaya çıkmıştır. Yani piyasaya yeni bir ürün sürülmüştür.

Her ürünün bir alıcısı olmak zorundadır, yoksa doğadaki değişim-dönüşüm sistemi bloke edilmiş olunur. (Düşünün ki, bir varlığın hiç alıcısı, yani onu tekrar parçalarına ayıran bir başka varlık yok. O durumda o varlık için zaman durmuş olur, çünkü ömrü sonsuzlaşmıştır! O durumda, çevresindeki her şey değişip-dönüşürken, o varlık çevresiyle ilişkisiz bir sistem oluşturmuş olur ki, doğada çevresinden etkilenmeyen, çevresiyle etkileşmeyen hiçbir sistem yoktur. Bu nedenle zaman “değişim-dönüşüm” ürünü, sonucu ve göstergesidir. Dolayısıyla doğada değişim-dönüşüme uğramayan ebedi bir varlık veyahut ebediyet gibi bir sistem mevcut değildir. Hayat bu nedenle doğum-ölüm döngüsü üzerine oturtulmuştur.)

Dağdaki bitki türleri farklıdır, ovadaki farklı, denizdeki farklıdır. Her bir farklı bitki türüne uyum sağlamış bir sürü canlı oluşur. Bu canlıların yedikleri bitkiler farklı olduğundan, kendi bileşimleri de değişik protein bileşimleri gösterirler. Bu defa bu canlıların gövdelerini yiyecek başka canlı türleri oluşur. Kısacası doğada sürekli yeni “attractor=çekim mekezi, hedef” ortaya çıkar.

Her canlı hayatının devamı için enerjiye muhtaç olduğundan ve ana enerji kaynağını da bağımlı olduğu belli canlı türleri (veya foton türleri) oluşturduğundan, her canlı sürekli olarak neyin neye bağımlı olarak oluşup geliştiğinin kayıtlarını tutmak zorundadır.

Yukarıda sıralanan türlerde temel özelliklere sahip kuantsal öğelerin, dinamik sistemli doğa ve dünyamızı nasıl oluşturduğu konusundaki bilgileri “Doğadaki oluşum mekanizmasıyla insanlığın sorunlarının çözüm yolu” adlı kitapta takip edebilirsiniz.

Dinamik sistemlerde her yeni oluşturulacak üst sistemde geçerli olacak parameter = düzen ölçütü (tanım için bak adı geçen eser), insanların paradigması, bileşenleri üzerinde köleleştirici etki yapar. İnsanlar geleneksel olarak bilinci ve bilinçli davranışı sadece insan ve insan-üstü varlıklara özgü bir özellik olarak kabul etmiş ve bunu insanlarda değişmez bir paradigma olarak yerleştirmiştir. Bu nedenle insanlar sadece atom-altı-öğeleri değil, hücreleri bile bilinçsiz ve bilgisiz davranış içinde görmeye şartlandırılmışlardır.

Böyle bir şartlanmışlıkla sabitleştirilen nöronal devreler, bu şartlanmışlığı değiştirmeye yanaşmazlar ve hep yan yollar, kaçamaklar bularak, olayları açıklamaya çalışırlar. Bu bilim adamları için de geçerlidir. Arp (1998, s. 228)in dediği gibi: “Geleneksel bilim adamlarının iki alternatif seçim arasında yanlış olanı seçeceklerini öngörebilir miyiz? Bu soruyu evet olarak yanıtlarım, çünkü bu konuda önemli nokta, paradigma değişimidir ve geleneksel bilim dünyasında paradigma değiştirilmesi yasaklanmıştır.”

İşte insanların mantıksız davranışlarda ısrar etmelerinin nedeni budur.


Doğadaki tüm kuvvetler enerjilerini kuantsal sistemden alırlar. Kuantsal sistemde ise enerji hem pozitif (yani yapıcı, olumlu, artırıcı), hem negatif (yani yıkıcı, olumsuz, eksiltici) özelliğe sahiptir ve süperpozisyon durumundadır. Süperpozisyon durumundaki bu enerji paketçiklerinin yapıcı veya yıkıcı yönde kullanılması, oluşturulan üst sistemlerin göstereceği hedefe bağlıdır. A-kişisinin de yapacağı işlerde kullanacağı enerjisinin kökeni bu kuantsal öğelerdir; B-kişisinin de. A-kişisi bu enerjiyi çevresindekilerle uyumlu olacak amaçlar için kullanabilirken, B-kişisi bu enerjiyi çevresindekilerle kavga edecek şekilde kullanabilmektedir.

Doğada en tabanda (kuantsal sistemde) bulunan yapma veya yıkma yeteneği, tepede olduğu varsayılan hayali bir güç kavramına bağlanmıştır. Bu temel prensip uyarınca, toplumsal sistemlerin yönetimi de tepeye yerleştirilen ve olağanüstü yetkiler-dokunulmazlılar, vs. ile donatımlı liderlik sistemine bağlanınca, insanlar arasında olması-oluşturulması gereken çevresiyle doğrudan ilişki kurma ve bu ilişkilere göre davranışlarını belirleme yeteneği körleştirilmiştir. Tepeye oturan liderlerin göstereceği hedefe göre de insanlar davranmak zorunda kalırlar. Tepedekilerin görüşlerine göre davranmak zorunda olan halk, çevrelerindeki insan ve diğer varlıklara karşı oluşturmak zorunda olduğu karşılıklı etkileşim özelliğini kullanamaz.

Halbuki doğal sistemde denge ve düzen “her varlık, kendisine en yakın tüm komşularının (sıcaklık ve basınç) değerlerini algılayarak, en düşük değerdekiler yönünde harekete başlarlar” şeklinde, yani varlıklar arası karşılıklı etkileşimlere dayanılarak oluşturulduğundan, insanlar ise tepedeki birilerinin görüşüne göre davranışını belirlediğinden, asla (arılar, karıncalardaki gibi) doğal sisteme uygun bir toplumsal hayat modeli ortaya çıkaramamaktadır.

4. Hedef Yanlışlığı ve Hedefin Değiştirilmesiyle Sorunların Çözümü

Şimdi alt-sistemlerle üst-sistemler arasında geçekleşen bu hedef gösterme ve gösterilen hedefe ulaşma çabalarının nasıl olduğunu bir örnekle gösterelim.

Matadorların yaptıkları boğa güreşlerinde, matadorun elinde kırmızı renkli bir flama bulunur ve boğa bu flamaya saldıracak şekilde şartlandırılır. Bu tipik bir yanlış hedefe saplanma olayıdır. Bir boğa bir mücadeleden ölmeden kurtulursa ve yarışmalara devam ettirilirse, hedef saptırılması olayını da fark eder ve karşısındaki matadora öldürücü boynuz darbeleri vurur. Bu nedenle boğa güreşlerinde aynı boğa arenaya tekrar çıkartılmaz.

Bu eylemlerde, bir boğanın şu veya bu şekilde davranması, tamamen kendisine gösterilen hedefin yanlışlığına bağlıdır. Boğanın hücreleri, bedene gösterilen hedefe ulaşmaya çalışırlar. Hedef hatalı olduğu için boğanın tüm çabaları boşuna gitmiş olur.  Toplumlarda da insanlara gösterilen hedef aynen bu şekilde bir etki yapar. Günümüz dünyasında insanlara gösterilen hedefler arasında “daha rahat yaşam koşulları oluşturmaya yönelik toplumsal birliktelik” oluşturmak diye bir hedef yoktur. “Bir toprak parçasını (vatanı)”, bir siyasi veya dini görüşü savunmak gibi hedefler yaygındır.

Vatan veya devleti koruma, veyahut vatansever insan olma gibi bir hedef yanıltıcı bir saptırmacadır, çünkü devlet dediğimiz sistem tepede bulunanlarca parsellenmiş ve sahiplenilmiş sektörlerden (A-Bakanlığı, B- bakanı, X-Holding, Y-Holding, Telekom, Vodafon, Z-Fabrikası, vs.) oluşmaktadır ve oralarda çalışanlar bu sistemlerin ortağı değildirler. Hâlbuki doğal sistemde varlıkların bizzat sahipliğini üstlenmedikleri hiçbir şey yoktur ve de oluşturulamamaktadır.

İşte insanlığın sorunlarının temel nedeni bu bilgisizliğindedir. Bu bilgi insanlığa verilmemektedir. İnsanlara aşılanan bilgi şöyledir: ‘doğadaki her şey varlıkların dışında bir güç sistemi tarafından oluşturulur ve sahiplik de ona aittir’. Bu görüş doğa-bilimsel verilere tamamen ters düşmektedir. Bu hatalı temel görüş aktarımı nedeniyle, insanlar da, kendilerine ait olması gereken toplumsal hayat sistemini sahiplenme bilincinden yoksun kalmakta ve toplumdaki tüm işlemleri hep ağa, şeyh, sultan, lider gibi kendileri dışındaki insanlara bırakmaktadır. Tepedeki bu insanlar da, halkın bilinçlenmemesi-uyanmaması için ellerinden geleni hep yapmışlardır ve yapmaktadırlar.

Vatan bir toprak parçasıdır, o toprak parçası üzerinde sadece insan değil, daha milyonlarca farklı canlı yaşar ve hepsinin karşılıklı etkileşimiyle ekolojik bir sistem ortaya çıkar. Dolayısıyla vatanın sahipliği diye bir şey, insanlara özgü olamaz.  İnsanlar kendilerini üzerinde yaşadıkları bir toprak parçasının sahibi görüp, onu istedikleri şekilde kullanamazlar. İnsanlık bu yanlışlığı yaptığı için, dağlarımız, denizlerimiz cehenneme çevrilmiş ve yaşanılmaz duruma sokulmuştur.

Bizlerin düşünce ve davranışları, bedenimizdeki hücrelerimiz tarafından belirlenirler. Peki, hücreler bu belirlemeyi neye göre yaparlar?

Cevap: bizlerin onlara göstereceğimiz hedeflere göre! Biz hücrelerimize futbolculuğu cazip gösterirsek, onlar futbolculuğa uygun davranışlara girerler; şarkıcı olmayı hedef gösterirsek, o yönde çabalayan insanlar ortaya çıkar. Bir toplumdaki futbolcu veya şarkıcı sayısının ise belli bir sınırı vardır. Dolayısıyla, milyonlarca nüfusa sahip olan bir toplumda insanlara gösterilecek hedef çok çeşitlilik arz etmek zorundadır.

Diğer taraftan, her insan bedeni bir diğerinden farklıdır. Kiminin ses telleri şarkıcı olmasına uygunken, kimininki değildir. Bu nedenle, bedenlerin hangi mesleklerde başarılı olacakları genetik yapısallaşmayla da ilişkilidir. Dolayısıyla, her insan aynı tür meslekte aynı başarıyı gösteremez. Bu nedenle insanlar, hücrelerine gösterecekleri hedefleri (yani toplum hayatında üstlenecekleri hizmetleri) kendi hücrelerine “sorarak” kendileri belirlemek zorundadırlar.

Bugün gençliğimizin geleceklerinden umutsuz olmaları onları mutsuz kılmaktadır. Mutsuz olmalarının nedeni ise, yanlış gelenek-görenek ve yanlış temel eğitim sistemleri nedeniyle, kendilerine bir hedef belirleyecek şekilde hücrelerinin yönlendirilmemiş olmasındandır. Hedef vatansever olmak olursa, insanlar bir toprak parçasını sahiplenmek ve savunmak için çabalarlar. Hâlbuki hedef toplum-severlik olursa, alt-sistem üst-sistem ilişkisi ortaya çıkar ve insanlar toplum denilen yeni bir üst-sistem oluşturacak şekilde davranırlar. Vatanseverlik, bir üst-sistem oluşturmayı hedef olarak göstermez.

Dolayısıyla vatanseverliği hedef göstermekle, toplum-severliği hedef göstermek arasında büyük fark vardır. Vatanseverlik hedefiyle yetişenler devlet yönetimine geldiklerinde, vatanı büyütecek-koruyacak davranışlara girerler ve bu nedenle devlet sırrı gibi konular ortaya çıkar, çünkü vatanın sahipliği halka değil tepedeki yönetici kesime aittir. Onlar da bu sahiplik gereği, halktan gizlenmesi gereken konular oluştururlar. Hâlbuki toplum-severliğin hedef gösterildiği bir sistemde, toplumun sahibi bizzat halktır ve halk da sahibi olduğu sisteme zarar verecek bir davranışta bulunmayacağından, devlet sırrı gibi gizli-kapaklı konular oluşmaz. Günümüz siyasi çatışmalarının hepsi bu şekilde kökten çözüme kavuşur.

Toplum biz insanların oluşturacağı bir ortaklık sistemidir. Hücrelerimize bu temel görevi hedef olarak gösterirsek, çocuklarımız ve gençlerimizin her biri kendi genetik yapılarına uygun mesleklere yönelerek, en iyi toplumsal bağımlılık sistemini kesinlikle oluşturacaklardır, çünkü bu dürtü onların genlerinde mevcuttur!

Toplum hayatı, bileşenlerinin sahip çıkması oranında başarılı olunan bir sistemdir. Toplum oluşturulması gereken yeni bir sistemdir. Toplum oluşturmanın amacı ve doğada bir şeyin nasıl oluşturulduğu, nasıl sahiplenildiği bilgisi hücrelerimize otomatik olarak işlenecek şekilde verilmezse, insanlar toplum oluşturamazlar. Bu bilgi geleneklere işlenmiş olursa toplumsallaşma gerçekleşir. Ancak o zaman her çocuk, doğar doğmaz bu geleneksel bilgiyi kopyalayıp otomatik işletim devresi olarak yapısına aktarır ve insanlık ondan sonra bu yolda devam eder. Bu yapılmadığı sürece, toplumsal davranış gerçekleşmez.

Bir bedende tüm işleri yapan hücreler mi?    Evet!

Peki, hücreler bedenlerine sahip çıkıyorlar mı?    Evet!

Bir toplumda tüm işleri yapan halk mı?    Evet!

Peki, halk topluma sahip çıkıyor mu?   ????


Neden? Çünkü halka doğadaki oluşumların, varlıkların dışında bir sistem tarafından oluşturulup-denetlendiği ve sahiplenildiği şeklinde bir bilgi verilmiş.

İnsanların kendilerini toplumsal (ve diğer doğal sistemlerin) sahibi olarak görmediklerinin en güzel delilini, insanların hayattaki davranışları oluşturur.

Şöyle ki : İnsanlar

-evlerine tükürmezler, kendi eşyalarına zarar vermezler,

-ama sokağa tükürürler, denizleri, dağları kirletirler, hırsızlık-soygunculuk yaparlar.


Toplumu kendisi oluşturan ve doğadaki tüm diğer varlıklara bağımlı olarak, onlarla birlikte doğal sistemi oluşturduklarının bilincinde olan bir insan, tamamen farklı davranmaya başlar.

Hedef “biz nasıl daha rahat bir şekilde yaşayabiliriz?” sorusuna yanıt bulmaktan geçer ve bu soru “toplum nedir? Nasıl oluşturulur”a götürür. Doğadaki tüm oluşumlar bileşenlerin (insanların) karşılıklı anlaşıp-uzlaşmalarına göre gerçekleştirildiğinden, bu temel prensibi öğrenen insanların başka türlü davranmaları beklenemez, çünkü sistem doğanın sahibine ait sistemdir.

Dolayısıyla, doğadaki oluşum mekanizması bilgisinin ana-babalarımızın geleneklerine işleyecek şekilde onlara aktarılması toplumsal sorunlarımızın çözümü için şart ve gereklidir. Doğadaki oluşum mekanizmasına uygun davranmak ve “toplumsal sistemi bir ortaklık olarak görmek ve sahipliğini üstlenmek”.

Toplumlarda yerleşik bir sürü geleneksel bilgiler vardır. Bu bilgilerin hangilerinin doğru (yararlı), hangilerinin yanlış (zararlı) olduğunu saptamak için, söz konusu bilginin yaşamınızı olumlu yönde mi, olumsuz yönde mi etkilediğine bakmak gerekir. Toplumlarda en yaygın bilgi olan doğadaki oluşturucu-yönlendirici güç sisteminin varlıkların dışında, yani varlığın dışında, üstünde, harici bir sistem olarak düşünülmesi olgusudur ki, tüm toplumlarda “tepeye bağımlı” sistem oluşumlarına yol açmıştır. Halbuki, beden-hücre ilişkisinde gösterildiği ve tümleşik sistemler teorisi (Theory of integrated levels) ilkelerinde ortaya konulduğu üzere, doğadaki tüm oluşum ve gelişimler tabana bağımlı olacak şekildedir. Dolayısıyla, tüm sorunlarımızın nedeni, doğa ve dünyadaki oluşum ve gelişimleri yanlış anlamak, yanlış yorumlamak ve bu yanlış sisteme göre toplumsal ilişkilerimizi düzenlemekten kaynaklanmaktadır.

Çözüm formülü ise çok basittir: Her şeyi, doğadaki sisteme uygun yapmak; yani tabana dayalı örgütlenme ve yapısallaşmalara gitmek:

1-Devleti, daha rahat bir yaşam düzeyine ulaşmak amacına yönelik bir toplumsal birlik-bütünlük oluşturma işlemi olarak görmek;

2- Tek başına yaşayan bir insan sürekli bir koşuşturma içinde olmak zorundadır. Hem ihtiyacı olan sebzeleri, tahılları üretecek, hem tahılları öğütüp un yapacak, hem yiyeceği eti sağlayacak, hem ateş yakacak, hem yemek pişirecek bir fırın yapacak, hem tabak, kaşık yapacak, vs… Bu kadar farklı görevin hepsini bir insanın tek başına yapması imkânsızdır, çünkü buna ne zamanı, ne bilgisi ne de enerjisi yeterli değildir. Toplumsal bir sistem içinde yaşayan bir insan ise, bu görevlerden sadece birini yapar ve diğer insanlarla ürününü veya hizmetini takas ederek yaşar. Bu sayede hem daha az koşuşturur ve hem de çok daha rahat bir yaşam düzeyine kavuşmuş olunur. Bu nedenle toplum (devlet) iş ve meslek sahipleri arasındaki bir ortaklık sistemi olarak görülmelidir. Dolayısıyla yapısallaşması ve yönlendirilmesi tamamen iş-ve meslek dalları arası ilişkiler çerçevesinde olmak zorundadır. Toplum bu şekilde ve tabana bağımlılık çerçevesinde tanımlanıp yapılandırıldığında, 1, 2, 3,4 nolu sorunlar tamamen ortadan kalkar; çünkü

1-“yönetimi ele geçirme mücadelesi” artık söz konusu değildir, çünkü halk sistemin sahipliğinin bilincindedir ve tepe diye bir yetki ve bağımlılık merkezi yoktur;

2- Halk toplum yaşamının, daha rahat ve huzurlu bir düzeye ulaşmak amaçlı bir ortaklık olduğu bilinciyle yaşadığından, sağ-sol, din, ırk, vs gibi gereksiz parçalanmalarla, rahat ve huzurunun ortadan kaldırılmasına karşı koyar;

3- Bu sistemde her şey tabana bağımlı olarak oluşturulduğundan, tüm işyerleri, bizzat çalışanlar tarafından sahiplenilir ve işveren-işçi ayrımı gibi doğal olmayan durum ortadan kalkmış olur.

Şimdi de doğadaki tabana bağımlılık sisteminin diğer bazı özelliklerini ve bunların hayatımıza etkilerini görelim. Bir şeyi oluşturma-yapma erki alt sistemlerde olduğuna göre, bir şeyin yapılması için gereken bilgilerin de alt-sistemlerde depolanması, işleme konulması gerekir. Son yıllarda yapılan biyolojik-genetik ve fizik dalı araştırmaları bunun böyle olduğunu göstermiştir, Blobel 1999, Haken 2000, Kandel 2001, Andersonet al. 2007, Leek et al. 2007, Patel 2008, Li et al. 2010, vs.. Bu araştırmalara göre, bir bedeni oluşturacak olan hücreler, çevrelerindeki değişim-dönüşüm bilgilerini toplarlar, olasılık hesapları yaparak en olası duruma göre yeni oluşturacakları bedenin yapısallaşmasını gerçekleştirirler ve tüm bu bilgiler hücresel yapısallaşmalarda depolanırlar ve işlenirler. (Bu nedenledir ki, beyindeki her bir hücre yaklaşık 40-50 bin faktörü dikkate alarak bir olasılık hesabı yapar ve çıkan sonucu, diğer bir hücreye iletir; o hücre yine, kendisine gelen 40-50 bin veriyi değerlendirip bir olasılık hesabı yapar ve bir diğer görevli hücreye aktarır. Bu şekilde trilyonlarca veri bir-kaç salise veya saniye içinde işlenerek bir sonuca varılır ve beden o sonuca göre davranır!)

Doğa bilimlerindeki bu gelişmelerden anlaşılacağı üzere, biz insanların düşünce ve davranışları tamamen hücrelerimiz arasında ve içinde gerçekleşen yapısal-dokusal değişim-dönüşümler sayesinde oluşturulmaktadır. Bu değişiklikler genelde amino-asit sıralamalarında yapılan değişiklikler şeklinde olmaktadır.

Özet olarak şu sonuç ortaya çıkar: Bir bedenin çevresindeki değişim-dönüşümlere uyumunu sağlayan o bedenin içindeki hücreleridir. Bir insan toplum hayatında kendine bir iş veya meslek arıyorsa, yapması gereken, çevresine bakıp, hangi işlerin kendisine uygun olduğunu saptayıp, bu iş veya meslek hakkında gerekli bilgileri edinmeye çalışmasına bağlıdır. Bir kişiye neyin uygun olup olmadığı da yine, içindeki hücresel dürtülerle belirlenir, çünkü bir bedenin hangi konularda yetenekli olduğu, genetik olarak hücrelerin yapısallaşmalarıyla denetlenir.

Bedenlerle hücreleri arasındaki bu ilişkiyi de ortaya koyduktan sonra, 5 ve 6 nolu sorunların da ortadan kalkacağı görülür.

Sonuç: İnsanlığın tüm sorunları, doğadaki oluşum mekanizmasının tabana bağımlı olduğu gerçeğini bilmemesi, tam tersine, tepeye bağımlı olduğu şeklinde hatalı bir geleneksel bilgiye sahip olması ve ona göre davranmasından kaynaklanmaktadır. Çözüm yolu ise çok basittir: Doğadaki oluşum mekanizmasının nasıl olduğu konusunun toplumsal düzeyde işlenip, gelenek-göreneklere işleyecek derecede yaygınlaştırılması!

Yukarıda özetlenen teorik bilgileri yaygınlaştırmak, gençlere ve medyaya düşmektedir. Ancak, devletin (kamu mallarının ve haklarının) tepedekilerce sahiplenilmiş olması nedeniyle,  medya dediğimiz yazılı ve görsel etkileme sistemi de, çeşitli holdinglerin elinde bulunmaktadır. Bu nedenle, medyaya bu konuda sunulan yazılar hiç dikkate alınmamaktadır. Bu nedenle bu bilgileri yaygınlaştırmak ve geleneklerimize işleyecek şekilde halkımıza duyurabilmek, sadece ve sadece tabandaki halk içindeki akıl ve mantığı sağlam kişilere kalmaktadır. Bu konuda umutsuzluğa kapılmaya gerek yoktur, çünkü bilgi üssel (eksponansiyel) şekilde çoğalma özelliğine sahiptir. Bu konuya inanan her bir insan her ay bir başka insana bu bilgiyi aktarıp, onun da bu bilgiyi benimseyip-yaygınlaştırılmasına sağlayacak olursa, 24 ayda tüm Türkiye nüfusuna ulaşılmış olunur, çünkü 224 yaklaşık 66 milyon etmektedir. Geometrik artışın gizemini anlamak için satranç oyununu bulan kişinin, oyunu hediye ettiği Şah’tan, satranç tahtasındaki 64 karenin her birine 1-2-4-8-16 gibi 2nin karesi şeklinde artacak şekilde buğday tanesi isteği istemesi olayını düşünmek yeterlidir.

Kısacası, geleceğimizin düzelmesi ve gerçek bir toplumsal hayat sisteminin oluşturulması, tamamen insanlarımızın bu doğal sistem bilgilerini mümkün olduğunca çok kişiye ulaştırmaya çalışmasına bağlıdır.

Diğer bir yol ise, kişileri haklarını mahkemeler kanalıyla aramaya başlamalarına bağlıdır. Şöyle ki:

Bir ülkede tüm insanların durumlarının iyi veya kötü olması, sistem gereği, devleti yönetenlerdedir. Yani sınavda başarısız olan bir öğrenci de, bir şey çalarak hapse düşen kişi de, iş-bulamadığı için aç gezen kişi de, ruhsal sorunlar yaşayan biri de, açıkçası durumundan memnun olmayan tüm insanlar devlet aleyhine dava açıp, mağduriyetlerinin karşılığını talep edebilirler.

Çünkü, “Ağaç yaşken eğilmektedir ve ne ekilirse o biçilmektedir” Neyin ekileceğine ise devleti yönetenler karar verdiğine göre, durumu kötü olan herkes iki açıdan devlet denilen üst-sistemden şikayetçi olmak hakkına sahiptir.

1.şikayet konusu: Toplumsal Sorunlar:


“Benim bu şekilde düşünce ve davranış içinde olmam tamamen devlet denilen üst-sistemin, gelenek-görenekler ve yasalar-yönetmeliklerle beni etkilemesinin bir sonucudur. Benim yaşadığım ortamda gelenek-görenekler iyi olsaydı, yasalar-yönetmelikler doğadaki sisteme uygun olsaydı, ben o zaman bu durumda olmayacaktım. Ben bir karıncadan daha aptal değilim. Tüm karıncalar kolonilerinde bir iş sahibiler ve her biri bir görev yaparak topluluklarında işlerin yolunda gitmesi için ne gerekiyorsa yapıyorlar. Kurallarını veya yasalarını sizlerin belirlediği toplumumuzda ben bu toplumsal sisteme uyumlu davranmıyorsam, bunun suçu, sizin belirlediğiniz toplumsal sistem kurallarının, doğadaki sisteme uygun olmayan bir yönleri olmasındandır. Yoksa ben de bir karınca gibi doğal sistem kurallarına uygun olan bir sisteme uyum sağlardım ve hem kendim daha mutlu olurdum, hem yaşadığım toplum daha iyi olurdu.

2.şikayet konusu: Bedensel sorunlar:

Sürekli değişim-dönüşüm içinde olan dinamik bir doğal sistem içinde yaşıyoruz. Dinamik sistemli bu doğada her şey  “information & self-organisation = çevrendeki değişim dönüşümler hakkında  bilgi edin ve o bilgilere göre örgütlen” olarak özetlenen dinamik sistemler fiziği ilkelerine göre gerçekleşmektedir. Bilgi ise hep varlıkların iç bileşenlerinde (yani bedenlerimize ait tüm bilgiler bedeni oluşturan hücrelerimizde) kayıt altına alınıp-işlenmektedir. Bu konuyu daha basit olarak ifade etmemiz gerekirse, şöyle de söyleyebiliriz: Bir insan veya balık bedeninin, çevredeki değişen doğa koşullarını uyumlu olması, beden içindeki hücrelere duyu organlarından aktarılan verilere göre gerçekleşir; yani hücreler, gelen verilere göre yapısal-dokusal durumlarını değiştirerek, çevrelerine uyumlu olmaya çalışırlar. Bu nedenle organizmalar, çevrelerindeki renklere uyacak şekilde, renklerini ayarlayabilirler, vs.

Yani özet olarak şu denilebilir: Bir bedenin yaşanılan ortam koşullarına uygun olması, onun içindeki hücrelerinin denetim ve kontrolü altındadır.  Hâlbuki tüm geleneksel hayat görüşlerinde, canlılığımızı “ruh” adını verdiğimiz ve doğru-dürüst bir tanımını bile yapamadığımız hayali bir kavrama bağlamışızdır ve bu bilgiyi duyu organlarımızla, hücrelerimize aşılamışızdır. Ruh, beden dışı bir güç sistemine bağlı bir canlılık olarak bilinir. Bu durumda bedenimiz içindeki hücreler şöyle bir değerlendirme yapmak zorunda kalırlar: “Değişim-dönüşüm içindeki bir doğada yaşadığımıza göre, çevrede, bizim oluşturduğumuz bedenin içine girip-çıkabilen bir başka faktör ortaya çıkmış!”  İşte ruhsal sorunlarımız böyle başlar: Hücreler, kendi kontrolleri dışında hastalanabilecekleri, başarısızlığa uğrayabilecekleri gibi bir sürü korku içine girmiş, yönlendirilmiş olurlar.

Dolayısıyla, bedenimle hücrelerim arasındaki doğal ilişki sisteminin bozulmasının tek suçlusu, doğal sistem mekanizmasını hatalı olarak insanlığa empoze eden devlet mensupları ve yöneticileridirler.

İnsanları etkileyecek ve yönlendirecek bilgileri oluşturmak ve düzenlemek, sistem gereği devletin görevi olduğuna göre, benim hırsız olmamın, başarısız olmamın, kanser olmamın, ruh hastası olmamın, vs. tüm suçu toplumsal sistemin kurallarını oluşturan ve belirleyen üst-sistemlerde, yani devlet yapısallaşmasında!!!

Devlet ise, şu farklı ayaklardan oluştuğuna göre:


Davalılar:


¨TC Devleti Cumhurbaşkanı

¨TC Devleti yasama organı (Tüm millet-vekilleri)

¨TC Devleti yürütme organı (Başbakan ve tüm diğer bakanlıklar)

¨TC Devleti yargı organları (Yargıtay, Danıştay ve Anayasa Mahkemesi Üyeleri, Cumhuriyet savcıları ve hakimleri)


Tazminat bedeli, kamu giderlerinden değil, doğrudan davalıların özel gelirlerinden karşılanmak üzere,  uğranılan zararların, sorumlular tarafından karşılanmasını talep etmek!!!

Yukarıda sıralanan yönetici kadrolarının “her türlü dokunulmazlığı” kaldırılıp, her konuda hesap sorulur hale getirildiklerindeki durumu düşünün. Vatandaşlar her konuda tepedekilerden hesap sorup uğradıkları mağduriyet için kişisel tazminat davaları açacak duruma geldiklerinde, acaba yöneticiler ne yapabilirler?

İşte en kestirme çözüm yolu budur. Yönetime gelen bir parti, yasalarda böyle bir değişiklik yaptığı anda, toplumsal sistemde tepeyi ele geçirme kavgaları son bulur. Halk kendi kendine bilgi edinip-kendi kendini yönetecek doğal sistem kurallarını ortaya koymaya başlar. Bu şekilde  “bilgi edin ve bu bilgilere göre örgütlen” şeklinde özetlenen doğal sistem hayata geçecektir.

Tüm yasa ve yönetmelikler tepedekiler tarafından hazırlandığından, devlete (dolayısıyla devleti yöneten, yasalar yapan ve uygulayanlara) karşı halkın hak arama kapıları kapatılmıştır. Ama bilimsel mantık açısından yukarıdaki şekilde bir dava dilekçesi tamamen tutarlıdır. İyi bir avukat, bugünkü yasal düzenlemeler altında dahi, bu konuda hakkınızı arayıp, davalılardan tazminat almayı başarabilir.

İşte Anayasa kitapçığına konulması gereken en önemli madde bu olmalıdır: Devlet denilen sistemin ayaklarını oluşturanlardan (yukarıda sıralan davalılardan) halkın hesap sorabilmesi ve mağduriyetlerinin karşılanmasını isteyebilmelerinin sağlanması.

Ancak bu koşullar sağlandığında, herkes tepedekileri dava edecek kadar bilinçlendiğinde, toplum kendi kendine oluşmaya başlayacaktır.


Daha kaç yıl geçer, bunu insanlar arasındaki haberleşme ve bilgi-akış hızı belirleyecektir.

İsmet GEDİK - 04.09.2010
http://www.turkcelil.com/

References

Al-Khalili, J. 2003: Quantum. A guide for the perplexed. Weidenfeld & Nicolson, New York,  280 s.

Al-Khalili, J. & McFadden, J. (2008): Quantum Coherence and the Search for the First Replicator. In Abott, D., Davies, P.C.W. & Pati, A.K. (Eds)(2008) Quantum Aspects of Life. Imperial College Press, 581 p.

Anderson, J C.; Voigt C. A. & Arkin, A. P. (2007): Environmental signal integration by a modular AND gate. Molecular Systems Biology 3:133.

Arp, H.C. (1998).  Seeing Red: Redshifts, Cosmology, and Academic Science,  306 p., Apeiron, Montreal.

Aspect, A., (1999): Bell’s inequality test: more ideal than ever, Nature 398, 189

Aspect, A., Dalibard, J. & Roger, G.,  1982: “Experimental test of Bell’s inequalities using time-varying analyzers” Physical Review Letters 49 #25, 1804

Bell, J. S. (1964): On the Einstein Podolsky Rosen Paradox , Physics 1, 195-200

Camazine S, Deneubourg JL, Franks NR, Sneyd J, Theraulaz G, Bonabeau E, editors. (2001) Self-Organisation in Biological Systems. Princeton, NJ: Princeton University Press. 560 p.

Clausius R. (1865) : Über die Wärmeleitung gasförmiger Körper. Annalen der Physik 125: 353–400

Collini, E., Wong, C.Y., Wilk, K.E., Curmi, P.M. G., Brumer,P. & Scholes, G.D. (2010): Coherently wired light-harvesting in photosynthetic marine algae at ambient temperature. Nature Vol 463, 4 February 2010 doi:10.1038/nature08811

Crommie, M.F., Lutz, C.P. and Eigler D.M., (1993): Confinement of electrons to quantum corrals on a metal surface. Science 262, 218-220.

Davies, P.C.W. (2008): A Quantum Origine of Life? In Abott, D., Davies, P.C.W. & Pati, A.K. (Eds)(2008) Quantum Aspects of Life. Imperial College Press, 581 p.

Dejean A., Solano P. J., Ayroles J., Corbara B. & Orivel J., (2005): Insect behaviour:  Arboreal ants build traps to capture prey.  Nature, 434. 973.

Einstein A., Podolsky B and Rosen, N. (1935): Can quantum-mechanical description of physical reality be considered complete? Phys. Rev. 47, 777–780.

Englert, H. (2003): Sussing out Stress. Scientific American Vol 289, 56-61.

Feibleman, J.K., (1954): Theory of integrative levels. Brit. J. Phil. Sci., 5: 59-66

Feynman R.  P, (1961)): Quantum Electrodynamics. Advanced Book Classics (1997). 123 p.

Feynman, R. P. (1985): QED – The Strange Theory of Light and Matter. Princeton Univ. Press. 175 s.

Fiorillo C. D., Tobler, P. N.& Schultz W., (2003): Discrete Coding of Reward Probability and Uncertainty by Dopamine Neurons. Science Volume 299, Number 5614, pp. 1898-1902

Franks, N. R. and Richardson, T., (2006): Teaching in tandem-running ants. Nature 439, 153.

Gedik, İ., (2006): The Main Cause of Ant-Social Behaviours among Humanity. In: The İstanbul Conference on Democracy & Global Security, June 9-11, 2005, İstanbul; Edited by Turkish National Police, p 581-589. (ISBN: 975-585-575-0)

Gedik, I., (2008), Solution of our problems with the developmental mechanism of nature (in Turkish) (Doğadaki Oluşum Mekanizmasıyla İnsanlığın Sorunlarının Çözüm Yolu). Okyanus Yayınları, İstanbul, 240 s.

Goel, A. (2008):  Molecular Evolution: A Role for Quantum Mechanics in the Dynamics of Molecular Machines that Read & Write DNA. In Abott, D., Davies, P.C.W. & Pati, A.K. (Eds)(2008) Quantum Aspects of Life. Imperial College Press, 581 p.

Greene, B. 1999: The Elegant Universe. Norton & Company, New York, 448 s.

van Grondelle, R. and Novoderezhkin, V.I. (2010): Quantum design for a light trap. Nature vol 463, 614-615.

Haken, H. (1983): Synergetics.  Springer Verlag. 355 p.

Haken, H. (2000): Information and Self-Organization. A Macroscopic Approach to Complex Systems. Springer Verlag, 222 p.

Jacques V., Wu E., Grosshans F., Treussart F., Grangier P., Aspect A., Roch J-F.  2007: Experimental Realization of Wheeler’s Delayed-Choice Gedanken Experiment. Science  Vol. 315. no. 5814, pp. 966 – 968.

Jaynes E. T., (1995): Probability Theory: The Logic of Science. Cambridge University Press, (2003). ISBN 0-521-59271-2.

Kandel, E. (2001): The Molecular Biology of Memory Storage: a Dialogue between Genes and Synapse. Science 294/5544: 1030-1038.

Lipton, B., (2005): The Biology of Belief. Unleashing the power of consciousness, matter and miracles. Elite Boks, Santa Rosa, 216 s.

Manoharan, H. C., Lutz C. P. & Eigler, D. M. (2000): Quantum Mirages Formed By Coherent Projection Of Electronic Structure. Nature 403, 512-515.

Martin, B. R. (2006): Nuclear and Particle Physics. John Wiley & Sons. 415 p.

Mehta, P., Goyal, S., Long, T., Bassler, B. L & Wingreen, N. S. (2009): Information processing and signal integration in bacterial quorum sensing. Molecular Systems Biology 5 Article number: 325  doi:10.1038/msb.2009.79.

Meerloo,. J. A. M. (1957) Human Camouflage and Identification with the Environment. Psychosomatic Medicine, Volume XIX,  NUMBER 2, 89-98

Mershin A. and Nanopoulos D.V. (2008): Memory Depends on the Cytoskeleton, but is it Quantum? In Abott, D., Davies, P.C.W. & Pati, A.K. (Eds) (2008) Quantum Aspects of Life. Imperial College Press, 581 p.

Molenaar, D., van Berlo, R., de Ridder, D., & Teusink, B. (2009): Shifts in growth strategies reflect tradeoffs in cellular economics. Molecular Systems Biology 5; Article number 323; doi:10.1038/msb.2009.82

Padoa-Schioppa, C. & Assad, J. A., (2006): Neurons in the orbitofrontal cortex encode economic value. Nature advance online publication 23 April 2006 | doi:10.1038/nature04676.  This must now have been published, so you should reference the printed article

Patel, A.D., (2008): Towards Understanding the Origin of Genetic Languages. In Abott, D., Davies, P.C.W. & Pati, A.K. (Eds)(2008) Quantum Aspects of Life. Imperial College Press, 581 p.

Pauli, W. (1946): Exclusion principle and quantum mechanics. Nobel Lecture, December  13, 1946

Perkins, T. J. and Swain, P. S. (2009): Strategies for cellular decision-making. Molecular Systems Biology 5; Article number 326; doi:10.1038/msb.2009.83

Planck, M. (1901). Über das Gesetz der Energieverteilung im Normalspectrum. Annalen der Physik, vol. 4, p. 553 ff.

Rizzolatti G, Fogassi L, & Gallese V (2001): Neurophysiological mechanisms underlying the understanding and imitation of action. Nature Rev. Neurosci. 2: 661-670.

Schrödinger, E. (1944): What is Life? The physical aspects of the living cell. Cambridge: Univ. Press. 184 p.

Sethna, J.P. (2009): Entropy, Order Parameters and Complexity. Oxford: Clarendon Press. 371 p.

Shizgal, P. and Arvanitogiannis, A.(2003): Gambling on Dopamine. Science Volume 299, Number 5614, Issue of 21 Mar 2003, pp. 1856-1858.

Tero, A., Takagi, S., Saigusa, T., Ito, K., Bebber, D.P., Fricker, M.D., Yumiki, K., Kobayashi, R. & Nakagaki,  T. (2010): Rules for Biologically Inspired Adaptive Network Design. Science 327, 439. DOI: 10.1126/science.1177894

Wolff, M., 1995, Beyond the Point Particle – A Wave Structure for the Electron, Galilean Electrodynamics 6, No. 5, 83-91

Wolff, Milo, 2008: Schrödinger’s Universe. Einstein, Waves & the Origin of the Natural Laws.Technotran Pres, 167 s. ISBN 978-1-4327-1979-1

Yang, T.& Shadlen, M.N. (2007): Probabilistic reasoning by neurons. Nature 447, 1075-1080

Son Yazılar