balaban2 1

Umudun ve direnişin ressamını bir de böyle okuyun !

9 Haziran 2019 Pazar günü Balaban'ı 98 yaşında yitirdik.

Nâzım Hikmet, cezaevinden, Kemal Tahir’e yazdığı mektupta: “Ben burada, bir ressam Yunus Emre keşfettim” diye yazmış. Onu Türkçenin büyük söz ustası Yunus’a benzetmiş.

İbrahim Ali Balaban, yaptığı özgün tablolarla, Türk resim sanatının köşe taşlarından biriydi. Kendi yaşam deneyiminden damıttığı özü resmediyordu. Konusu baştan sona Anadolu… Balaban, ilk profesyonel ressamımız, yalnızca resim yapmış ve yazmış. Ailesiyle birlikte önemli parasal sıkıntılar yaşamalarına karşın vazgeçmemiş.

“Ümidi, sevgiyi, çok şükür’ü çiziyorum” diyen Balaban yaşantısının suretini, 26 Şubat 2008’de şu sözlerle ifade etmişti: “Ümidi, kendimde buldum. Mutluluğa çalıştıkça erdim. Çok şükür’ü soyumda gördüm.”

Balaban, en yürek sızlatan konularda bile sevinç, umut ve direniş öğelerini resmine katmayı başarıyor. Kimi zaman bu etkiyi tabloya giren, ışıl ışıl gözlerle ufka bakan bir çocukla yaratıyor. Onun insanları yere sağlam basıyor. Şair Hasan Hüseyin de benzer bir görüşü dile getiriyor: “Balaban, karamsar konulara eğilmiştir. Ama bu konuların işlenişi karamsar değildir. Balaban’da umut vardır. Balaban ‘umut’un resmini yapmıştır.”

Balaban da bu görüşü doğruluyor: “Dün tarladaki anayı resmediyordum. Bugün kucağında çocuğuyla deprem yıkıntıları arasından kaçan anayı çiziyorum. Ama felaketin, yılgınlığın görüntüsünü değil; felakete rağmen yaşamak için elinde feneri ile gece karanlığında yıkıntılardan çıkan, dimdik yürüyen anaları yapıyorum.”

balaban3

BALABAN KENDİNİ EĞİTMİŞ BİR YETENEK

Balaban’ın ismi hep büyük şairimiz Nâzım Hikmet’le birlikte anılıyor; çünkü onun yeteneğini ilk kez Nâzım keşfediyor. Onun en güzel şiirlerinden birkaçı Balaban’ın tabloları üzerine yazılmış. “Balaban… Ressam diye ben ona derim işte! Hapishanede tanıştığımızda şu kocaman burnumun ucuyla hemen sezmiştim. Nasıl bir yetenek olduğunu onun! Ve yanılmadım.”

Balaban da Nâzım’ı hiç dilinden düşürmüyor. “Şair babamla ikimiz buluşmadan önce el yordamı ile arıyordum kendi kendimi karanlıkta. İlkin O’nu buldu ellerim. O da alıp koydu beni kendi yerime.” Balaban resme tutkun ancak Nâzım’la tanıştıktan sonra ressam olmaya karar veriyor.

Balaban hakkında en çok yazılan sanatçıların, başında geliyor. Akademi eğitiminden geçmemiş ama kendi kendini eğitmiş bir yetenek. Bu eğitimde Nâzım’ın rolü de çok büyük… O, Nâzım’dan sanatçı olmanın, bu toprakların ressamı olmanın yolunu, insanını anlamayı, sevmeyi öğrenmiş. Nâzım bir baba gibi onu teşvik etmiş. Ona destek olmuş, çalışma azmi, üretme disiplini aşılamış. Yaşamındaki büyük zorluklar, acılar da insan olarak onu derinleştirmiş ve direnme gücünü bilemiş.

Yakın dostları Balaban’ın bir resim delisi olduğunu, resimden başka bir dünyasının olmadığını söylüyor ve günün 24 saatinde 24 saat resimle yaşadığını anlatıyorlar. “Yatar, kalkar, yer içer, oturur düşünür, resim düşler.” Bütün ömrünü resme adamış. Yazmasını bile resmini rahatlatacak bir uğraş olarak değerlendiriyor: “Serüvenimin bir kısmını yazıya aktardım böylece resimlerim rahat etti.”

Yaşamı ve insanı sevmek, tuttuğu işi sonuna kadar götürmek, yararlı olacağı her noktada üretmek, inandığı davada kararlı olmak, çocuksu yanını hep canlı tutmak, işte Balaban’ın özelliklerinden birkaçı…

“Türkiye dünyanın en güzel ülkesidir”, diyen Balaban, güzellik sıralamasına şöyle sürdürüyor: “Bence dünyanın en büyük, en güzel adamı Atatürk. Şuna bak yahu, ne kadar güzel adam. Benim ustam Nâzım Hikmet de çok güzel adamdı.”

balaban2

SANAT ERGİN AKLIN ÜRÜNÜDÜR !

Balaban, soyut sanata hayır der, ama düşünsel soyutlamayı destekler. “Sanat aklın esrikliği değil, ergin aklın ürünüdür. İnanç, öfke ve bilgiyle resim yapıyorum. Etimden, budumdan, kanımdan getirerek bir nevi kanımla işler gibi işliyorum. Görüntünün resmini yapmak sanat değildir. Ben görüntünün değil, yaşantının resmini yapıyorum” Balaban, önce seçtiği konuyu yaşıyor, konu adeta düşüncesinde demleniyor, kendine uygun bir kıyafete bürünüyor ve sonra tuvale aktarılıyor.

Hasan Hüseyin Korkmazgil, Balaban’a, Balabanca Bir Övgü adlı şiirinde bu süreci şairce anlatıyor:

“resmini yaparken de gördüm balaban’ı ben

resminin konusunu yaşarken de”

Balaban için sanat bir biçim yaratmak işidir. Diken, çiçek, kaplumbağa, kertenkele, bulut kompozisyona göre roller alır. Tablo bir coşkuyu anlatıyorsa hepsi gerçekte olduğundan farklı biçim ve büyüklükleriyle bu coşkuya katılırlar. Bazı resimlerinde düşsel masalsı bir atmosfer yaratır. O, göze, akla, daha çok da yüreğe seslenen tablolar yapar.

Melih Cevdet Anday, sanatçının gerçekten kopmamasını övüyor: “İbrahim Balaban resim dünyamıza taptaze bir hava getiriyor. Özsüz, konusuz, salt çizgiden, renkten kurulu biçimcilik akımına karşı koması, stilizasyonda hayat ölçüsünü bir an unutmaması onun belki en büyük başarısıdır.”

balaban4

ONUN İÇİN ÖNEMLİ OLAN İNSANDIR…

“Ben ata göre insan resmi yapmıyorum. İnsana göre at resmi yaparak tablomu donatıp geliştiriyorum. İnsanın gücünü göstermek için Köroğlu’nu seçtim. Kocaman Köroğlu figürünün altına da ufacık bir at koydum. Hâlbuki Köroğlu masalında Köroğlu’nun atı dağdan dağa ulaşır. O zaman attı önemli olan. Ben santimetrik ölçülerle resim yapmıyorum. Diyalektik ölçülerle çalışıyorum. Bundan dolayı resmim, kimseninkine benzemiyor, ulusal olması da bundan... Perspektifi de tablonun gereğine göre kullanırım. Gerekmiyorsa kullanmam.

Benim figürlerimin ışığı, kendi içinden çıkar. Kendi kendini ışıtıyor ve yerini buluyor. Hiçbir zaman özgün olayım diye kendimi zorlamadım. Başkalarını kopya etmek yerine kendi yaşantımı model aldım. Sonra ülkemdeki insanların serüvenlerini, sevinçlerini, duygularını, mutluluklarını yumak ettim. Benimki orta yerde bir çekirdek, bizim Anadolu insanımızın yaşantısı bir nevi yumak oldu. Ben onları da yükümlendim. ‘Ben hangi topraklar üzerinde resim yapıyorum’ dedim. Hemen karşıma kendi modelim çıktı. Yaşantımdaki, sanatımdaki tortuları öyle bir ayıkladım ki sanki sel gitti kum kaldı. Fazlalar gitti. Sanki damıtıklaştırdım.

Kitaplarda görmüş olduğum Batı resimlerini, Avrupa’ya gidince müzelerde gördüm. Hepsini de beğendim. Onların hiçbirinden örnek almadım. Fakat benim öz kaynaklarım olan Doğu’daki; Asur, Sümer, heykellerini ve Hitit rölyeflerini, Hattuşaş’a gittiğimde gördüğüm: Bereket Tanrısı’nı, Savaş Tanrısı’nı, daha birçok rölyefin desenini çizdim. Hepsine de hayran oldum. Ama örnek almadım. Fakat İBRET aldım.”

Balaban’ın her sergisi birbirini yeniler. Anlatımdaki biçim arayışları hep devam eder. Yeni teknikler bulup, geliştirip, zenginleştirmeyi hiç bırakmaz. Resmindeki dönemler bunu ortaya koyar.

Balaban’la ilgili kapsamlı bir çalışma yapan Zafer Bilgin, onun hem sanatını hem de kişiliğini değerlendiriyor: “1953’te Fransız Konsolosluğu Sergi Salonu’nda ilk sergisini açtığı zaman görüldü ki Balaban, Batı’nın ve akademinin etkisinden çok uzak ve son derece özgündür. Balaban yalnızca yaratıcı kişiliğiyle değil sağlam toplumsal kimliğiyle de çağdaşlarından farklı bir yaşam sürdürmüştür. Düşüncesini eylemiyle bütünlemiştir. Örgüt insanıdır; Türkiye İşçi Partisi’nin üyesidir ve örgütlenmesine fiilen katılmıştır. Siyasi olumsuzluklardan yılmamıştır. Dün Nâzım Hikmet’le olan beraberliğini, ilk sergi öncesinde başlayarak Mehmet Ali Aybar’la olan yakınlığı, Doğu Perinçek’le, Rauf Denktaş’la omuz omuza sürdürmüştür. Bildiriler imzalamış, görüşlerin oluşmasına katkı vermiş ve açıklamıştır. Resmiyle yaptığı görsel etki, toplumsal siyaset alanında sürmüş, Balaban olarak insanca yaşamıştır. Bulunduğu yeri değiştiren, dönüştüren olmuştur.”

Ergenekon sürecinde de ileri yaşına karşın cesurca tertiplerin karşısına dikilmekten çekinmemiştir.

Balaban, son yıllarda ressam olan oğlu Hasan Nâzım’la birlikte tablolarını sergiliyordu. UNESCO Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği’nin 12 Temmuz 1996’dan beri onur üyesi olan Balaban’a pek çok ödülün yanı sıra fahri doktora ve profesörlük unvanı verildi. Tabloları birçok ülkenin sanatseverlerinin koleksiyonlarında yer alıyor.

Bizler, Balaban’la, eserleriyle gurur duyuyor ve Mehmet Kemal’in şu belirlemesine yürekten katılıyoruz: “Balaban bu toprakların ressamıdır. Bu topraklar durdukça onun resimleri bu topraklar üstünde dallanacak, budaklanacaktır.”

Feyziye ÖZBERK – 10 Haziran 2019

NOT: İkinci bir yazıyla, Balaban’ın “Girmesi han kapısı çıkması iğne deliği… Mapushaneye ‘dam’ demişler, doğru. Mapushaneye ‘delik’ demişler, doğru. Mapushaneye ‘cezaevi’ deniyor, o da doğru”, dediği çocuk yaşta başlayan mahpus yaşamını; “Şair baba” diye adlandırdığı Nâzım Hikmet’in tıraş olmaya gelmesiyle gerçekleşen “usta çırak beraberliğini” anlatacağım.

Yararlanılan Kaynaklar:

1- Balaban, Yaşantının İz Düşümü, Zafer E. Bilgin, Bindallı Sanatevi, Nisan 2008, İstanbul, 319 sayfa

2- Balaban, Bir Ressam Yunus Emre, Hasan Nâzım Balaban, Zafer E. Bilgin, Bindallı Sanatevi, Ocak 2009, İstanbul, 446 sayfa

balaban5

İlgili Haberler :

"Bu Ergenekon denilen zıkkım nereden çıktı"

Dün kaybettiğimiz Ressam İbrahim Balaban, toplumsal olaylarda en önde gördüğümüz aydınlardan biriydi.

Ressam Balaban yıllar önce, daha sonra kumpas olduğu ortaya çıkan “Ergenekon Davası”na meydan okumuştu.

“Gözlere bakın gözlere. Pırıl pırıl yüzlerce, binlerce göz. Sizin gözleriniz, bizim gözümüz. Nereye bakıyorsunuz, kendi kendinize. Kendi kendimize bakalım. Türkiye’ye bakalım, Türkiye’ye bakıyoruz. Türkiye’nin haline bakıyoruz. Karasabanda çiftler sürülüp, sürülüp dururken, tarlalarda oraklarla, ne güzel üretim yapılıp dururken, ne kadar güzel traktörler yapıldı fabrikalarda. Şimdi Türkiye’nin toprakları Traktörlerle sürülüp dürülüp dururken, bu Ergenekon denilen zıkkım nereden çıktı?” Ergenekon Davası’na dikkat çeken Balaban, “Duyduk, duymadık demeyin. Burada ben varım. Burada Balaban var, 60 yıldan beri resim yapan Balaban var. Hiç kimsenin umurunda değildi, beni de almışlardı.” sözleriyle de davada yargılananlara destek olmuştu.

Balaban konuşurken,  geçen yıllarda kaybettiğimiz usta Edebiyatçı Demirtaş Ceyhun ise, “çok bağırma alırlar seni içeri” Balaban’ı  ve dinleyenleri güldürüyor.

Odatv – 10 Haziran 2019

balaban6

İBRAHİM BALABAN KİMDİR?

98 yıllık ömrüne 2 binden fazla tablo ve birkaç katı da desen sığdıran Balaban,1921'de Bursa-Seçköy, Osmangazi'de dünyaya geldi. Doğduğu köyün 3 yıllık okulunda eğitim gördü. 1937 yılının son günlerinde, henüz 16 yaşındayken cezaevine girdi. Cezaevinde kendini avutmak için resim çizmeye başladı. Resimlerini zeytinyağına batırdığı renkli kalemlerle yapıyordu. Altı ay hapis ve 16 bin lira da para cezasına çarptırılmıştı; ancak para cezasını ödeyemeyince, para cezası üç yıl mahkûmiyete çevrildi. Cezasının bitmesine çok az bir zaman kala dört mahkûmun saldırısına uğrayan Balaban, cezaevinden çıktıktan sonra evlendiği gün düğün evini basan hasmını öldürdü ve yeniden cezaevine girdi. 1942 ile 1944 ve 1947 ile 1950 yılları arasını Bursa Cezaevi'nde geçirdi.

balaban7

RESİM YETENEĞİNİ NAZIM'LA ORTAYA ÇIKTI…

Cezaevindeyken önce babası Hasan Çavuş'un cinayete kurban gittiği; daha sonra da doğumda karısının öldüğü ve çok kısa bir süre sonra da çocuğunun ölüm haberlerini aldı. Balaban, Bursa Cezaevi'nde kendisinden 20 yaş büyük olan Nâzım Hikmet ile tanıştı. Onun desteği ve ilgisi sayesinde resim yeteneği ortaya çıktı ve gelişti. Nâzım Hikmet, Orhan Kemal'i hikâyeci, Balaban'ı ise ressam olarak yetiştirmek istiyordu. İbrahim Balaban cezaevinde resmin yanı sıra felsefe, sosyoloji, ekonomi-politik konularında pratik bilgiler edindi. Ressam, yedi yıl süren Nâzım Hikmet'li günlerini ileriki yıllarda yazdığı Şair Baba ve Damdakiler kitabında anlatmıştır. Hapiste birlikte yattığı Nâzım Hikmet de, onun "Bahar" adlı tablosundan etkilenerek "İbrahim Balaban'ın Bahar Tablosu Üstüne" adlı şiiri yazdı. Ayrıca Nâzım Hikmet, İbrahim Balaban'ın "Mapushane Kapısı" ve "Harman tabloları için de birer şiir yazmıştır. İkinci evliliğinden iki erkek, bir kız çocuğu ve beş torunu vardır. 1955 doğumlu oğlu Hasan Nazım Balaban da kendisi gibi ressamdır.

balaban muzesi

İlk sergisini 1953’te İstanbul’da, Fransız Kültür Merkezi’nde açtı. Sonraki yıllarda hem Türkiye’de, hem de yurt dışında pek çok sergi açtı. 1961’de Yeni Dal Grubu sergisindeki bir tablosundan dolayı yargılandı, ancak aklandı. Yine 1968’de Gazi Dergisi’nde basılan bir tablosundan dolayı yargılandı; ondan da aklandı. 1969’da Adana’da sergilediği resimleri saldırıya uğradı. Balaban’ın yayınlanmamış 11 kitabı bulunuyor.

Son Yazılar