Ataturk

SÖYLEŞİ:2

Prof. Dr. Mustafa Özcan ÜLTANIR – Prof. Dr. Ünsal YAVUZ
09.07.2008

BATI ŞİMDİ İÇERDEN TESLİM ALIYOR
En azından belli bir düzeye gelmiş olan ekonomik ve endüstriyel kalkınma, dışarıdan gelen yönlendirmelerle frenlendi. Türkiye yavaş yavaş, tıpkı yüz sene önce Osmanlı’nın kıskaç altına alınması gibi alınmaya başlandı.

Ültanır: Hocam müsaadenizle, o zaman şöyle bir saptama yapabilir miyiz? Türkiye ne zamanki dış dünyaya açılıyor, o zaman Batılılar akıllarındaki sarı nokta olan Sevr Anlaşması’nın hükümlerini değiştirilmiş bir senaryo ile kamufle edip, yeni bir tabak içerisinde pişmiş şekilde karşımıza koyuyorlar. Bunu diyebilir miyiz?

Yavuz: Tabii.

Ültanır: Oynanan oyun bu. Avrupa Birliği ilişkisini bahane saydılar, AKP iktidarının globalleşme diye attığı adımları da fırsat saydılar, ekonomimize de yönetimimize de haksız müdahaleden çekinmiyorlar. Türkiye’nin üzerine tekrar geldiler.

Yavuz: Evet. Gelişleri farklı, amaç aynı. Eskiden Ordular gönderiliyordu, şimdi ona gerek yok. Sermaye kaydırma, borçlandırma yoluyla, yani sizin midenize ve cüzdanınıza el uzatarak sizi içeriden teslim alabiliyorlar. Yapılan işte bu.

BATI BLOKU İÇİNDE ERİTİLMEK İSTENEN TÜRKİYE VE AB
Tabii dünyada İkinci Dünya Savaşı sonrası yeni bir bloklaşma sürecinin başlaması, soğuk savaş sürecinin başlaması Türkiye’yi ister istemez bir tarafta yerini almaya zorladı.

Kuzeyden gelen birtakım tehditler, Boğazlar üzerinde ve Doğu Anadolu’da, Türkiye ister istemez hür dünyayı seçti. Seçerek bir bloğa giriyorsanız, o bloktaki yönetmelik, tüzük, kurallar neyse uymak durumundasınız. Türkiye yavaş yavaş bu blok içinde eritilmeye başlandı.

O zaman ne oldu? Bizim bildiğimiz Avrupa Ekonomik Topluluğu, 1959’da bir başvuru süreci, sonra 1964 Ankara Anlaşması ile müzakere süreci başladı. Bugün halen devam eden, duran, kesilen, hatta bugünlerde eğer Anayasa Mahkemesi ters bir karar alırsa durdurulacağı ifade edilen müzakereler o tarihlerde başladı. Ama, o tarihten sonra başka gelişmeler oldu. Ne oldu?

İşte dünya, tek kutuplu dünyaya kaydı. Sovyetler, Doğu Bloku dağıldı. Doğu Bloku’ndaki hemen hemen bütün ülkeler NATO’ya ve Avrupa Birliği’ne alındı. Bizim hâlâ müzakere sürecimiz devam ediyor ki, biz bu ülkelerin pek çoğundan daha da gelişmiş, kalkınmayı başarmış bir ülkeyiz.

DAHA 1856’DA BATI’NIN PARİS KONFERANSI’NDA
VERDİĞİ SÖZDEN SONRA İTELEME VE İ
ŞGAL
O halde Türkiye üzerinde ne isteniyor? Türkiye üzerinde istenen, aslında anımsayacaksınız, 1856 yılında Kırım Harbi sonrası bir Paris Konferansı, Paris Anlaşması var. Bu Paris Konferansı’nda, Batılar diyorlar ki, “Ortada durma gel, bizlerle beraber ol ve bizim hukuk sistemimiz içine gir. Böylece sizin hükümranlık haklarınızı, toprak bütünlüğünüzü, egemenlik haklarınızı Avrupa hukuk sistemi güvencesi altına alalım”.

Osmanlı da güle oynaya girdi. Girdi, ama ondan sonra da başına gelenler başladı. Çünkü bu sözün verilmesinden yaklaşık 20 sene sonra önce Ayestefonos, sonra düzeltilen Berlin Kongresi sonuçlarına baktığınız zaman biz Avrupa’dan itelendik. Bunun üzerinde 20-30 sene geçtikten sonra da gelip Anadolu’ya yerleştiler. Kimdi bu ülkeler? Bize Paris’te bu sözü veren ülkelerdi. Hem bu sözü verdiler, hem bizi itelediler, hem de topraklarımızı işgal ettiler.

Ültanır: Ayestefonos da Sevr gibi bir anlaşmaydı.

BATILILARIN TORUNLARININ KAFASINDA DA SEVR SARI NOKTASI VAR
Yavuz: Şimdi, peki bugün o politikaları güdenler kimler? O günkü adamların torunları. Hiç fark yok. Kafada yine bir Sevr sarı leke olarak duruyor. Fakat, bu Sevr’i nasıl gerçekleştirelim? Türkiye’nin burnunu sürtelim.

Bize dediler ki, “Siz en iyisi gelin Avrupa’nın kasabı, bakkalı, manavı olun”. Bizim yöneticilerimizde, “Hayır biz buraya girmek istiyoruz” dediler. “Peki, madem girmek istiyorsunuz, o zaman şöyle yapalım” dediler. “Sizi biraz dinlendirelim, biraz güçlenin, adaleleriniz güçlensin. Gümrük Birliği’ne alalım”. Balıklama daldılar. Yapılan en büyük hatalardan biri bence buydu.

ONLAR ORTAK BİZ PAZAR OLDUK!…
Çünkü, Gümrük Birliği’nin karar mekanizması Avrupa Birliği’ndeydi. Avrupa Birliği’nde biz yoktuk, ama bizim muazırımız olan ülkeler vardı, sayısı belki birdi, Yunanistan’dı, şimdi iki oldu Kıbrıs Rum Yönetimi ile birlikte. Ve bunların hepsinin veto hakkı var. Büyük bir silah. Verilen sözler tutulmadı. Bazı kotalar, bazı fonlar bizim için çalıştırılacaktı, bunların hiçbiri yapılmadı. Oraya, Gümrük Birliği’ne girerken biz sandık ki, ortaklarla beraber bütün pazarlara sızacağız. Fakat bir sene sonra ortaya çıkan sayısal veriler gösterdi ki, biz ortakların pazarı olmuşuz. Felaketli sonuç da bundan sonra.

Ültanır: Hocam zaten 1970’li yıllarda, Avrupa Birliği’ne o günkü adıyla Ortak Pazar diyorduk ve bu ilişkide tehlikeye dikkat çekenler de, “Onlar ortak biz pazar oluruz” diyorlardı. Bunu yaşayarak, kanıtlarıyla görmüş oluyoruz. Demek ki 1970’li yıllardaki görüş milliyetçi, ulusalcı ve çok daha tutarlı bir görüşmüş, tabii bugünkü Avrupa Birliği teslimiyetçiliğine karşı bunu söylüyorum.

Yavuz: Evet, doğru, ona katılıyorum.

Ültanır: AKP’nin yapmak istediği ve yaptığı AB elma şekeri ile halkımızı kandırarak, Sevr ile alamadıklarını, ekonomi kulvarından Batılılara vermek oluyor. Türkiye dik durmadıkça, kişilikli politika uygulamadıkça başka sonuç beklenemezdi.

TEK KUTUPLU DÜNYADA TÜRKİYE’DEN BATI’NIN İSTEDİKLERİ

Yavuz: Bu arada bir de Soğuk Savaş dönemi bitti. Tek kutuplu dünya düzenine geçildi. Siyasi politikalar, giderek azalan enerji rezervleri bölgeyi bir anda bir ateş çemberinin içine soktu. İşte orada, Türkiye’nin bu bölgede yürütülecek politikalarda bir aktör olması arzulandı.

Peki, Türkiye’nin ne yapması istendi? Bir kere Türkiye üzerine kurulan baskılarda, Türkiye’den bazı üsler istendi. Türkiye bunlara karşı durdu denilebilir. Bu olmayınca, hemen topraklarımızın yanıbaşında bir oluşum Batı şemsiyesi altında gerçekleştirilmeye başlandı. Böylece bu oluşumun içinde, eğer Türkiye bölgede İran’da, Kafkaslar’da, Orta Asya’da, bu eksende yapılacak, yapılması planlanan girişimlere cevaz vermezse, ya da izin vermezse, o zaman burada gerçekleştirilecek bir otonom devletin topraklarından bu iş yürütülecektir. Nitekim, İncirlik’e alternatif bazı hava alanlarının Kuzey Irak’ta gerçekleştirildiği biliniyor.

TÜRKİYE BATI’NIN BASKI POLİTİKALARINA
HER ZAMAN KAFA TUTABİLMİŞTİR

O zaman Türkiye’ye yine ne yapmak lazım? Türkiye’nin burnunun sürtülmesi lazım. Çünkü Türkiye, bu Batı’dan gelen baskı politikalarına her zaman kafa tutmuştur. Bunu biz her zaman derslerde çocuklara da söylüyoruz:

Amerika ne zaman üzerimizde baskı kurmaya çalışmışsa, Türkiye bunu karşılıksız bırakmamıştır. Hatırlayınız, 1959’da bir U1 casus uçağı skandalı vardır. Başımızı belaya sokuyordu. İncirlik’ten kalkan uçak Peşaver’den bütün Sovyet topraklarını geçip İsveç’e inecekti.
Kare kare fotoğraflar çekilirken aşağı indirdiler ve pilot Powell da tutuklandı. Ve hiç vakit geçirmeden Sovyetler bize bir nota gönderdi, “Bir daha buna tevessül etmeyin, Amerikalılara söyleyin bu işi yapmasınlar. Siz ortamı hazırlıyorsunuz”. Bu sıkı bir notaydı. Biz de Amerikalılara nota verdik, “Bunu yapma”.

Sanki yap demişiz gibi, bir ay sonra ikinci casus uçağı, bu sefer Sovyetler bunu roketleyip Karadeniz’e gömdüler. Ondan sonra bakıldı ki, bu iş ters gitmeye başladı. Ve anımsayacaksınız, Yassıada duruşmalarından sonra 52’ye yakın üs olduğu anlaşıldı ve bunların belgeleri falan da yok. Yani kokteyllerde kadeh tokuştururken, “Biz burada dinlemek için kulak kuracağız” ya da “Bir üsse füze yerleştireceğiz veya atom başlığı” falan, “Buyur nerede istiyorsan kur…” şeklinde, böyle ahbap çavuş ilişkisi içinde yapılmıştı. Türkiye bunları ortadan kaldırdı.

Yine anımsarsınız, bizim gençliğimizde, “üs yok tesis var” sözü, Sayın Demirel’in ünlü yaklaşımıydı. Bunlar üs değil tesis, ama o sırada Sinop’taki üssün fotoğrafları bir geldi, millet dedi ki, “Bu ne biçim tesis, burada her şey var, biz yokuz!” Ondan sonra konu topluma mal oldu, tartışmalar başladı, yavaş yavaş üsler kaldırılmaya başlandı.

Şimdi ikinci etap, Amerika’nın Küba’ya Domuzlar Körfezi çıkarması, Küba’nın muhasaraya alınması. Amerika ile Sovyetler Birliği’nin bizim dışımızda bir pazarlık yapmaları.

Ültanır: Hem de bizim üzerimizde bir pazarlık.

Yavuz: Evet, İnönü bunu tutanaklarla anılarında anlatır. Diyor ki, “Bizim böyle bir pazarlıktan haberimiz yoktu. Amerikalılar geldiler. Üslerdeki füzeleri söküp götürdüler. ‘Bunun yerine yenilerini getireceğiz, denizden karaya atılanları’ dediler. Halbuki Sovyetler’den zılgıtı yemişlerdi. Madem Küba’daki füzeler sizi rahatsız ediyor, kaldırıyorum. Sen de Türkiye’dekileri kaldır”. Şimdi bunlar bütün kamuoyunun dışında yapılmış olan, verilmiş sözlerin beraberinde getirdiği, Türkiye’yi hedef yapan birtakım politik uygulamalar. O füzeler de İtalya’ya götürülüp yerleştirildi. Ondan sonra biz uyanmaya başladık.

AMERİKA’YA GÖZDAĞI
Anımsarsanız, Kıbrıs’ta çıkarma gemimiz olmadığı için İnönü yine Amerikalıların müdahalesine rağmen uçakları uçurarak bir uyarı girişiminde bulundu.

Ültanır: Cengiz Topel’in uçağını düşürdüler, esir aldılar ve haince başına beton çivisi çakarak ve kanını damarından çekerek öldürdüler, şehit oldu.

Yavuz: Evet. Uçaklar uçtuktan sonra da “Johnson mektubu” geldi.

Ültanır: Tam 44 yıl önce 1964’de Başbakan İnönü’ye verilen mektup.

Yavuz: Ona da aynı şekilde cevap verildi. Yani, Türkiye bu misillemeler karşısında hiçbir zaman geri adım atmadı. Amerika istediği kadar büyük devlet olsun. Türkiye de küçük bir devlet değil.

Geliyoruz 12 Mart’a. 12 Mart’ta haşhaş üretimi yasaklandı. Niye? Amerikan gençliği haşhaş içiyormuş. O zaman gençliğine hakim ol. Haşhaş sadece içmek için üretilmiyor ki, kimyevi madde olarak eczada temel girdilerden biri bilebildiğim kadar. Ne yaptı? Ecevit bu yasağı kaldırdı. Ondan sonra bu iki deneyim Türkiye’nin gözünü açtı.

Düşünebiliyor musunuz? Yarımadada oturuyoruz, çıkarma gemimiz yok. Etrafımız, üç tarafımız denizlerle çevrili. Yanımızda Yunanistan’ın muhteşem bir ticaret filosu var, savaş filosu var, çıkarma gemisi var. O sular, bu sular. Bizim hiçbir şeyimiz yok. Ondan sonra, “vatandaş uçağını kendin yap, donanmanı kendin yap” kampanyaları ve bu muhteşem ulus, cebinde, elinde, yüzüğünde, gerdanında, yastık altında ne varsa vererek, uçağını da, donanmasını da yaptı. Şimdi biz böyle bir ulusuz. Bunlar hep Amerika’ya gözdağıdır.

1974’de ne yaptı, biz Kıbrıs’a çıkınca? Dedi ki, “Ben o silahları müttefikime karşı kullanasın diye vermemiştim”. Öyle mi? Ambargo. Öyle mi? “Peki biz de Pirinçlik’i kapatıyoruz” dedik. Biraz sonra ister istemez kulakları tıkanınca, ambargodan geri adım attı.

HER ŞEYİMİZ VAR, LİDERİMİZ YOK
Ta nereye kadar geliyoruz? Çuval meselesine kadar geliyoruz. Şimdi bunların hepsinin karşılığını bu millet vermiştir. Çünkü, Amerika’nın da, dost, düşman kim varsa, bunların hepsinin bilmesi gereken bir şey var; Türkiye Cumhuriyet’in 85’inci yılında ilerlerken, birinci yılındaki ülke değildir. Bugün Türkiye’nin Savunma Sanayii var. Elektronik sanayii var.

Bakın, ulusal savunma sanayimizi kurduk. Artık dışarıdan mal almıyoruz, kendimiz üretiyoruz. Emekçi kitlemiz var. Holding patronlarımız var. Sermayedarımız var.

Her şeyimiz var, bir şeyimiz yok, lider. Türkiye’nin bu potansiyel gücünü Batı’nın karşısında savunacak , ortaya koyacak bir lider kadrosu maalesef yok. Peki nasıl bir lider kadrosu?

Ültanır: Hocam, müsaadenizle burada da bir saptama yapmak istiyorum.

Yavuz: Buyurun.

Ültanır: Biliyorsunuz, Amerika’nın Büyük Ortadoğu Projesi’nin Eşbaşkanı var. Eşbaşkan olduğunu söyleyen Başbakanımız var. Ama, aynı Amerika’nın dergilerinde de, önce askeri dergisi Armed Forces Journal içinde yayınlanan Türkiye’nin Güneydoğusunu, Doğusunu ve hatta Karadeniz’e kadar uzanan bir parçasını kapsayan Kürdistan haritası da var. Hem de Büyük Ortadoğu projesinin lanetli haritası olarak tanımlayabileceğimiz bir harita.

Yavuz: Şu Albay Ralph Peters’in haritası.

Ültanır: Evet. Dergimizin birinci sayısında o haritayla başlamıştık. İkincisi, Genelkurmay’ın 5-6 Haziran’da İstanbul’da düzenlediği “Ortadoğu’nun Belirsizlikler İçindeki Güvenlik Sorunları” konulu uluslararası sempozyumda, iki yabancı akademisyenin tartışmasını aktarmak isterim. Her ikisinin de siyasi ve uzman kimlikleri de var.

İtalyan Dr. Giovanni Ercolani, Amerikalı Prof. Dr. Jack Croush’a, “Türkiye’nin kendi toprakları üzerinde bölgesel güç olmasını kabul eder misiniz?” diye sordu ve Crouch, bu soruya cevap vermek istemeyince, Ercolani, “Cevabı sizin yerinize ben vereyim, etmezsiniz” dedi. Geçmişte Bush yönetiminde Ulusal Güvenlik Danışman Yardımcısı olarak görev yapmış Crouch, kendi yerine verilen cevaba itiraz etmedi. Ama, sempozyuma katılan bütün Ortadoğu ülkelerinin sözcüleri, Türkiye’nin bir bölgesel açıdan önemli olduğunu ve Ortadoğu’nun güvenliğinde ciddi rol oynayabileceğini söylüyorlardı.

Siz bu lider yokluğundan söz ederken, buna değinmek istedim. Ve özellikle Amerika güçlü bir Türkiye ister görünmüyor. Onların tercih etikleri, bölgesel etken güç Türkiye değil, kolay kullanılabilecek bir Türkiye. Yine çok ilginçtir AKP iktidarında Türkiye’nin ABD nezdindeki temaslarında faal yer alan Cüneyt Zapsu, Başbakan Erdoğan’ı tanıtıp anlatırken, “Alın bu adamdan yararlanın, kullanın” anlamına gelen sözler sarf etmemiş miydi? Belki de Eşbaşkanlık ondan sonra ortaya çıkmıştır, ama Eşbaşkanlıkla ulusal ve bölgesel liderlik olmuyor. Bunları da göz önüne alarak yorumlamanızı rica edeyim.

ÖZAL DÖNEMİNDE TÜRKİYE’NİN FEDERASYONA
GÖTÜRÜLMESİ YOLUNDAKİ FİKİR KIRINTILARI

Yavuz: Memnuniyetle. Şimdi, İkinci Dünya savaşı’nda Türkiye’yi tekrar Birinci Dünya Savaşı öncesine götürme yolundaki politikaların aynı amaca yönelik olarak, yöntem farklılıkları ile yürütüldüğünü söyledik. Bu 1983 sonrası hükümetlerle daha da hızlanmıştır. Türkiye’nin kuruluş felsefesinin temellerini oluşturan bazı kavramlar yerle bir edilmiştir. Örneğin, Vatan Hainliği Yasası’nın kaldırılması veya Ceza Yasası’ndaki 161’inci maddenin kaldırılması. Bunlar önemlidir ve bunu Özal hükümetleri yapmıştır.

O aşamadan sonra Özal’ın izlediği bir politika var. Onu beynime kaydettim, hiçbir zaman unutamıyorum. Yavaş yavaş, Atatürk’ün de eleştirilebilir olduğu yolunda halkı cesaretlendirmesi. Örneğin, Konya’ya gitti ve dedi ki, “Atatürk’ün hatası da vardır sevabı da”. Biz de yanıt verdik, dedik ki, “Atatürk’ün sevabını biliyoruz da hatası ne? Söyle”. O zaman Milliyet’e yazmıştık.

Tabii bu yazı bizi biraz ön plana çıkardı, dikkatler üzerimize geldi.

Sonra Van’a gitti, dedi ki, “Toplumu bir arada tutan unsur dindir”. Bir cevap da ona yapıştırdık, “Toplumu bir arada tutan unsur din değildir”. Tarih boyunca din merkezli bir vahdetin, birlikteliğin, büyük bir devlet oluşumunun gerçekleştiğine tanık olmuyoruz. Toplumu, bireyleri bir arada tutan unsur tarihsel bilinçtir, ulusal bilinçtir, tarihsel kimliktir. Böyle bir cevap yazdık.

Yine anımsayacaksınız, Sonra Amerika Houston’da ameliyata giderken uçakta bir beyanat verdi. Dedi ki, “Artık Atatürk’ün Anadolu’yu Türkleştirmedeki misyonu sona ermiştir. Bundan sonra ülkede yaşayan etnik gruplara din ve kültürel özerkliklerinin verilmesi gerekir”. O zaman olay ortaya çıktı. Yani bir federasyona doğru Türkiye’nin götürülmesi yolunda fikir kırıntıları gayet profesyonelce toplumun gündemine oturtulmaya başlandı.
Bundan sonra da arkası geldi.

NEDEN HEDEFTE ATATÜRK VE ATATÜRKÇÜLER VAR?
Sonra ne oldu? Batılılar eliyle bu iş yapılmaya başlandı. Ooslander’ı anımsayacaksınız, Ooslander, Andrew bunlar geldiler ve konuştular. Birincisi dedi ki, “Siz bu Kemalizmi bırakın. Çünkü, Kemalizm sizde öyle bir milliyetçilik anlayışı yaratıyor ki, ödün vermiyorsunuz. Ödün vermezseniz, Avrupa Birliği’ne giremezsiniz”. Öbürü de dedi ki, “Devlet dairelerinden şu Atatürk fotoğraflarını indirin”.

Ültanır: Arie Ooslander, Avrupa Parlamentosu Türkiye raportörü olarak öğüt veriyordu. Andrew Duff da, Türkiye-AB Ortak Parlamento komisyonu Başkan Yardımcısı ve Avrupa Parlamentosu üyesi olarak gelmişti. Her iki ziyaret de AKP’nin ilk iktidar dönemindeki ateşli Avrupa Birliği taraftarlığının yaşandığı döneme rastlıyor diye hatırlıyorum. Her ikisi de sömürge valisi gibi isteklerde bulunmuşlardı. AKP Hükümeti de bunları ağzı açık dinlemişti. Biliyorsunuz, Andrew Duff, “Atatürk’ün resimlerini indirin” demekle kalmadı ve ayrıca, Diyarbakır’a otonomi verilsin” de dedi. Her ikisi de Batı adına hedef olarak Atatürk’ü almışlardı. Bunun nedenini siz açıklayıp yorumlar mısınız?.
Yavuz: Şimdi, neden Atatürk hedef? Üzerimize oyun oynayanlar şunu gördüler: Atatürk’ü, Atatürkçüleri devreden çıkarmadıkça, Türkiye’de istedikleri plan ve projeleri gerçekleştirmelerine olanak yoktur.

SİLAHLI KUVVETLER ÜZERİNDE OYUN
VE ORDU’NUN VERDİĞİ MESAJLAR

Peki, Türkiye’de Atatürkçüler kim? İlk başta Silahlı Kuvvetler, o ocaktan çıkmış olan insanlar ve onların üzerine oyun oynanmaya başladı. Bu gelen giden adamlar, Olli Rehn’ler, Lagendijk’ler, bunlar gelip gittiler ve hep şunu söylediler; “Demokrasilerde ordu hiçbir zaman rejime müdahale etmez. Bizde böyledir. Böyle bir şey olursa AB’yi unutun!…”. Söylenenler hep bunlar.

Ültanır: Evet, Avrupa Komisyonu’nun genişlemeden sorumlu üyesi Olli Rehn, “Türk Silahlı Kuvvetleri’nin müdahalelerini tasvip etmiyoruz” diyordu. Avrupa Birliği Karma Parlamento Komisyonu Eşbaşkanı Joost Lagendijk de, “AKP’yi kapatmaya AB’nin büyük tepkisi olur” diyordu. AKP eliyle, Ordusu pasifize edilmiş bir Türkiye’yi teslim almak hayalindeler mi acaba?

Yavuz: Öyle. İçtekiler de boş durmadılar. Ordu’da askeri otoriteleri yıpratmak için ellerinden gelen her şeyi, bütün teknolojik olanakları, bütün sahtekârlıkları kullandılar, ama bunların hiçbiri istedikleri sonucu vermedi. Her şey rayında yürümeye, demokratik kurallar içinde yürümeye başladı.

Bu arada Silahlı Kuvvetlerimiz ufak bir güç gösterisi yaptı. Bütün dünya aleme bizim nemenem bir ulus olduğumuzu gösterdi. Biliyorsunuz Kuzey Irak’a bir gece operasyonu yaptılar. O operasyonu, silah teknolojisinin doruğunda olan silahlarla yaptılar. Ve bunu yapabilen 6-7 ordunun içindeyiz. Bununla da yetinmediler. Kışın ortasında muhteşem bir harekâtla bizim her şeye hazır olduğumuzu gösterdiler. Bu bölgede uzak yakın herkese birtakım mesajları getiren fevkalâde güzel, anlamlı bir hareketti. Kendi işlerini yaptılar, kenara çekildiler. Onların işi, ülkenin savunması.

ULUSA İŞ DÜŞÜNCE, ULUSALCILAR TERÖRİST Mİ?
Şimdi, iş ulusa düşüyordu. Ne oldu? Cumhuriyet mitingleri başladı. Peki, bu mitingleri yapanlara yapıştırılan yafta nedir? “Ulusalcılar teröristtir” buyurun. Baktılar ki, bu işin sonu bu şekilde de gelmeyecek. Bunlara bir şey yapıştırmak lazım. Ulusalcılar, hepimiz bir güzel terörist olduk mu? Baktılar bu da fayda getirmiyor, o zaman ben sizi susturmasını bilirim deyip, işte bu en son, sözde masalımsı bir hikaye, aslı astarı da gelmeyecek, iddianamesi hazırlanmamış insanlara atılan bir suç var, suçlama var. Yani, minareyi çaldılar da kılıfını yeni hazırlıyorlar. Daha hazır da değil. Gelecek hafta iddianamenin hazırlanacağı söyleniyor. Tabii bununla da verilmek istenen mesajlar; aslında Demokrat Parti’nin söylediklerinden farklı değil. Demokrat Parti de bu sıkıntıları gördü. Basını susturma, sansür yasaları neden çıkarıldı?


Şimdi ne yaptılar? Son bir yıldır birçok değerli arkadaşımız gözaltına alındı, sonra cezaevine gönderildi. İşte hukukçu arkadaşlarımız söylüyor, bizim alanımız değil, biz de onlardan öğreniyoruz, bildiğimiz şeyler, ama onlar daha iyilerini söylüyorlar. Dünyanın hiçbir yerinde, hukukun üstünlüğünü kabul etmiş bir ülkede, böyle bir rezalet yaşanmamıştır. Siz adamı içeri atıyorsunuz, neden atıldığını bilmiyor. Olacak şey mi bu?

PANİKLEYEN AKP’NİN SON ÇIRPINIŞLARI VE DARBOĞAZLAR
Şimdi en son tutuklamalar, bu bağlamda bana sorarsanız biraz paniklemiş olan AKP’nin son çırpınışları. Paniğin nedeni nedir? Bir kere ekonominin öyle anlattıkları gibi olmadığı ortada. Çok yakında, sonbaharla birlikte büyük sıkıntılar içine Türkiye’nin gireceği biliniyor. Enerji sıkıntısını biliyorsunuz, yavaş yavaş buralarda da elektrik kesilmeye başlandı. Kurak giden havalar, ister istemez bir su sıkıntısını da devreye sokmaya başladı. Barajlarda da su olmayınca elektriği nereden üreteceksiniz? Ha güzel, dışardan alırız. Dışarıdan alınıyor da, sıkıntıyı atlatmak için yeterince alınabilir mi?

Ültanır: Elektrik ithali bir miktar katkı sağlıyor, hele 2009-2011 arasındaki açığı kapatmaya yetecek kadar ithal olanağı yok. İşin komedi yanı, hâlâ fazla elektriği dışarı satarız diyen yöneticiler de var.
Yavuz: İthal de tam bir çözüm değil. Görüyor musunuz, bu kadar kaynak bolluğu içindeki bir ülkenin içine düştüğü enerji sıkıntısı.

Ültanır: Kendi kaynaklarımızın kullanımı geliştirilmedi tabii. Hâlâ, sudan yapabileceğimiz üretimin dörtte birini yapamıyoruz. Kömür rezervlerimiz tam bilinmiyor. Biz mevcut verilerle 2020 yılından sonra Türkiye’nin artan talebini yerli kaynaklarımız karşılamaya yetmez derken, şimdi 2008’de geliştirilmediği için kullanılabilen kaynaklarımız mevcut talebi karşılamaya yetmiyor. AKP döneminde hiçbir enerji yatırımı yapılmadı denilebilir. Yılbaşından bu yana eklenen kurulu güç 280 MW. Oysa bu yıl olması gereken kurulu güce göre eklenemeyen 3800 MW eksiklik var. 9’uncu Beş Yıllık Kalkınma Planı’nın verileriyle söylüyorum. Ben de o planın hazırlanmasında özel ihtisas komisyonunda görev almıştım. Türkiye’nin karşılaşacağı bu darboğaz konusunda hükümet 2006 yılında Devlet Planlama teşkilatı tarafından uyarılmıştı. Hatta Dünya Bankası da aynı uyarıyı yaptı.

Yavuz: Tabii bunlar ekonomiyi olumsuz etkiliyor. İçerdeki siyasi ortamın da ekonomiye yansıması var. Ve enflasyon yavaş yavaş iki haneli rakamlara ulaştı. Pahalılık artıyor, bunu hepimiz hissediyoruz. Sendikalar ayakta. Sivil toplum örgütleri tepkilerini ortaya koyuyorlar. O zaman ne yapmak lazım?  Bu bitli yorgandan kurtulmak lazım.

http://www.guncelmeydan.com/

Add a comment
SÖYLEŞİ:1

Prof. Dr. Mustafa Özcan ÜLTANIR – Prof. Dr. Ünsal YAVUZ
09.07.2008

“Tarihi iyi bilmek ve tarihten ders almak” sözü sadece sık duyduğumuz bir cümlecik değil, özellikle ülke yönetiminde daima kullanılması gereken bir sihirli anahtardır. Ne var ki, yeni kuşak devlet adamlarımız ve politikacılarımız birkaç istisnanın dışında bu sihirli anahtarı kullanmayı akıl edemiyorlar, ya da etmek istemiyorlar ve tarihten hem de yakın geçmişimiz diyebileceğimiz Cumhuriyet tarihimizden, hatta dünden gereken dersi çıkaramıyorlar.

Tarih oldu mu olmadı mı, dolayısıyla tarih denilebilir mi diyeceğimiz, Fazilet Partisi Kapatma Davası’ndan AKP ders çıkarmış olsaydı,
laiklik karşıtı eylemlerin odağı olmak iddiasıyla Anayasa Mahkemesi’nde kapatma davasıyla karşılaşır mıydı acaba? Üstelik o günleri Fazilet Partisi çatısı altında yaşamış kişilerin de daha sonra AKP çatısı altında bulundukları düşünülecek olursa, tarihten ve olaylardan ders çıkaramadıkları için mi, yoksa her fırsatta ve ne pahasına olursa olsun davranışı içinde bir türlü hazmedemedikleri Atatürk ilkelerine bağlı laik Cumhuriyet’le hesaplaşma saplantısının sonucu mu bu gelişmeler?

Adalet terazisinin bir kefesinde Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, diğer kefesinde AKP Kapatma Davası yer almışken, değiştirmeye çalıştıkları ve bu amaçla Türban Davası’nda Anayasa Mahkemesi’nin kararıyla da kesinleşip kanıtlandığı gibi hukuka karşı hileye başvurmaktan çekinmeyenler, Kapatma davası’nı hemen daha ilk günden ne olduğu belirsiz Ergenekon Davası ile ilişkilendirip misilleme gibi göstermeye kalkışanlar, aslında Kapatma Davası’na karşı misilleme yaratma çabasında olanlar, hukuk devleti Türkiye’yi hukuk oyunları içinde aşırı gerginliğe sokmaktan çekinmediler.

Cumhuriyet tarihimizde buna benzer bir dönemi daha önce yaşamış mıydık? Film pek de eski gözükmüyor ve bilinen senaryolarla sürüp gidiyor… Bu arada akıllara çok soru geliyor. Örneğin, bu olaylar Cumhuriyet tarihimizde geçmişte tohumları atılmış hangi olayların uzantısı olabilir?

Bu gibi sorularla tarihe bakmak ondan ders alabilmek için, ülkemizin değerli bilim adamlarından ve aydınlarından Prof. Dr. Ünsal Yavuz dostumuzla okurlarımız için bir söyleşi yapalım istedik. Sayın Yavuz, eğitimini ve akademik kariyerini tarih üzerine yapmış, özellikle Cumhuriyet Tarihi’miz üzerindeki çalışmalarıyla dikkat çekip ünlenmiş bir öğretim üyesi. Türkiye Cumhuriyeti Tarihi ve Atatürk Devrimi ile kurulan devletin, çağdaş ve uygar boyutlarda kurumsal yapılanmasını şekillendiren Atatürkçü felsefeye önemli katkılar sağlamış değerli bir hocamız. Kendisi de benim gibi Ankara Üniversitesi kökenli. Kuruluşuyla yüksek öğretimde Atatürk Cumhuriyeti’nin ilk eserleri arasında yer alan Ankara Üniversitesi, hem tarih eğitiminde ve hem de akademisyenlikte ilk durağı olmuş. Sonra Fransa’da Marsilya Aix-en-Provence Üniversitesi, ardından Türkiye’de Bilkent Üniversitesi, peşi sıra yine Ankara Üniversitesi Türk-İnkılap Tarihi Enstitüsü’nde geçen akademik yaşamını, bugün Başkent Üniversitesi’nde Atatürk İlkeleri Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü olarak sürdürüyor. Sayın Yavuz ayrıca, Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) Bilim Dayanışma Komisyonu Üyesi, Atatürk Kültür Dil ve Tarih Kurumu Yayın Komisyonu Üyesi, Milli Güvenlik Akademisi Öğretim Üyesi.

Ültanır: Sayın Hocam, şimdi Türkiye bildiğiniz gibi çok gergin bir dönem yaşıyor. Türkiye Cumhuriyeti’ne yönelik tehditler var. Bu arada Cumhuriyet’in değişmez niteliği laikliğe karşı tehdit, toplumda nereye gidildiğine yönelik kaygı yaratmış durumda. İktidardaki AKP hakkında laiklik karşıtı eylemlerin odağı olma iddiası ve suçlamasıyla açılmış kapatma davası var. Bu davaya misilleme olduğu söylenilen ve misilleme konusunda fikir birliği de görülen, Atatürkçü düşünce sahibi laik ve demokratik Cumhuriyet yanlısı kişiler üzerinde endişeye dayalı baskı oluşturan, Demoklesin kılıcı gibi bu kesimlerin başı üzerinde sallanan, iddianamesi ortada olmadan bir yılı aşkın süredir tutuklamalarla soruşturması süren Ergenekon Davası var. Anamuhalefet Partisi Başkanı Baykal, Başbakan Erdoğan’a “Sen bu davanın savcısı isen ben de avukatıyım” diyor.

Türkiye’de siyaset böylece AKP Kapatma Davası ve AKP karşıtlarını hedef almış görüntüsü veren Ergenekon Davası arasına hapsedilmiş, hukuk tartışmalarıyla kilitlenmiş durumda. Bu gergin ortam içerisinde bir çıkış aranıyor. Tabii ki çıkış için tarihten ders almak gerekir. Siz Türkiye Cumhuriyeti tarihini çok iyi bilen bir öğretim üyesi olarak, Cumhuriyet tarihimizdeki çeşitli dönemleri de göz önüne alarak, bugün yaşadığımız gerginlik dönemini, siyasi krizi, geçmişteki dönemlerin hangisiyle bağdaşır görüyorsunuz? Hangi dönemlerle nasıl bir benzerlik taşıyor? Türkiye daha önce buna benzer bir krizler yaşadı mı? Yoksa, kendine özgü yeni bir kriz mi yaşanıyor? Bu konularda değerlendirme yapmanızı rica edebilir miyim?

Yavuz: Hayhay. Önce teşekkür ediyorum. Birkaç soru birden sordunuz.
Ültanır: Ben söyleşimizin genel çerçevesini sorularla çizmeye çalıştım da ondan.

TÜRKİYE’YE YÖNELİK TEHDİTLER SÜRECEK,
ENERJİ TERMİNALİ DE TEHDİTİ ARTIRIYOR

Yavuz: Aslında Cumhuriyet’e yönelik tehditler her zaman vardı. Bugün var, yarın da var olacak. Bana sorarsanız, bunun nedeni, Türkiye’nin sahip olduğu jeostratejik, jeopolitik konumdur. Bu konum hiçbir zaman değişmeyeceğine göre, Türkiye de her zaman yakın ve uzak çevreden gelen tehditlerin odağı olmaya devam edecek.

Hele hele yaşadığımız günlerde dünyada giderek azalan enerji kaynaklarının paylaşımı ve Türkiye’nin alışılmış söylemle bir enerji terminali oluşturmanın yanıbaşında oluşu, tehditlerin odağı haline gelmesini daha da güçlendiriyor ve bunu günümüzde görüyoruz.

DÜYUNU UMUMİYE VE TÜRKLERİ AVRUPADAN
DIŞLAYACAK DOĞU SORUNU’NDAN BAŞLAMAK

Şimdi çok kısa bir tarihsel giriş yaparsak, 19’uncu yüzyılın içinde Batılı gelişmiş ülkelerin, sanayi devrimini tamamlamış ülkelerin Osmanlı’ya yönelik politikalarının amacı belliydi. Dünyada evvelden saptamış oldukları nüfuz bölgelerini, çıkar bölgelerini denetim ve kontrol altına almak idi. Ama bunun için, Batı’da daha kullanılmamış hammadde kaynaklarının bulunduğu zengin topraklara kolayca geçiş yapabilmek için, Osmanlı İmparatorluğu’nu devreden çıkarmak gerekiyordu. Bu amaçla çeşitli yöntemler kullandılar. Borçlandırdılar, maliyemizi, ekonomimizi denetim ve kontrol altına aldılar.

Ültanır: Son beş yılda dış borçları aşırı artan Türkiye gibi.

Yavuz: Bir Düyunu Umumiye denemesini toplum olarak bilmek lazım ve gelecek kuşaklara çok çok anlatmak lazım. Bunun için bir Doğu Sorunu geliştirdiler. Bu Doğu Sorunu, öncelikle Viyana önlerine kadar gelmiş olan Osmanlı Türkleri’nin Avrupa’dan püskürtülmesi ve bununla da yetinilmeyerek, Anadolu’dan gelmiş oldukları Orta Asya bozkırlarına gönderilmesi idi. Batılılar bu konuda fevkalâde kararlı geldiler. Planlı ve programlı geldiler.

EKONOMİSİ ELE GEÇİRİLEN OSMANLI’NIN
KAFASINA İNDİRİLEN YUMRUK VE SEVR PROJESİ

Ekonomimizi ve maliyemizi denetim altına aldıktan, verdikleri borçları toplayabilmek için en stratejik sektörleri kendi sermaye ve şirketlerini kaydırarak ele geçirdikten sonra zaten Osmanlı’nın işi bitmişti. Batı’nın tam bir yarı sömürgesi durumuna gelmişti. Bu konuda elimizde Fransız ve İngiliz arşivlerinden getirdiğimiz belgeler var.

Ültanır Hocam maalesef bugün de Türkiye ekonomisi ve stratejik sektörleri yabancıların eline tehdit oluşturan şekilde geçiyor, örneğin bankacılık ve iletişim sektörü gibi.

Yavuz: Birinci Dünya Savaşı’nın ön günlerinde demiryolları, limanlar, madenler, bankalar, sigortalar, belediye hizmetleri tamamen yabancıların denetim ve kontrolü altındaydı. Söz gelimi bunlara gerçekleşen Fransız yatırımları yüzde 57 civarında, Almanlarınki yüzde 25 civarında, İngilizlerinki yüzde 14 civarındaydı.

Dolayısıyla, bu devletler tamamen ülkeyi bir yarı sömürge haline getirmişlerdi.

Ondan sonra bütün iş Osmanlı’nın kafasına bir yumruk indirmekten ibaretti. İşte Birinci Dünya Savaşı sonrasında o yumruk geldi. Düşünülen planlar çerçevesinde ortaya atılan bir Sevr projesiyle Anadolu’nun taksimi de gerçekleştirildi.

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ÜN ÖNDERLİĞİNDE
SEVR PROJESİ BATILILAR İÇİN KÂBUSA ÇEVRİLDİ

Burada Anadolu’nun ortasında küçük bir Türk devletçiği, bir Karadeniz iç devletçiği olarak bunların yaşamasına izin verildi. Oraya sıkıştırıldık. Şimdi işte buradan, özünde bağımsızlık yatan ve Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde o coşkulu, yokluklar ve sıkıntılar içinde verilen savaş, Batılıların bu Sevr projesini, bu hayallerini, onlar için kâbusa çevirdi.

Ondan sonra, savaşın sonrasında eldeki olanaklarla öz sermaye, öz emek, öz teknolojiyle Türkiye’nin kalkınma atılımları gerçekleştirildi. Gerçekten 1922’den 1938’e giden yıllarda Türkiye’de hem sanayi kalkınması ve hem de ekonomik kalkınma yükselen bir çizgi, yükselen bir grafik takip etti. İktisatçı uzman arkadaşlarımız bu dönemde tutturulan kalkınma hızın başka hiçbir dönemde tutturulamadığını söylüyorlar, “Bu da yüzde 15 civarında falan” diyorlar.

İKİ SAVAŞ ORTASINDAKİ SAYGIN TÜRKİYE VE
BATILILARIN KAFASINDAKİ SARI NOKTA: SEVR

İki savaş ortasında gerçekten kendi kendine yeterli, ele güne el avuç açmadan, borçlanmadan kalkınma atılımlarını gerçekleştiren, çevrede ve kürede saygın yerini alan bir Türkiye var. Ben her zaman şunu söylüyorum: Türkiye’nin en onurlu ve şerefli iç ve dış politikaları. Büyük Atatürk’ün ülke ve ulusun yazgısını elinde tuttuğu bu iki savaş arasındaki dönemde yaşanmıştır.

Ondan sonraki gelişimler nelerdir? Ondan sonraki gelişimler günümüze uzanan süreçte Batılıların eski arzularında, planlarında kararlı bir şekilde, ısrarlı bir şekilde devam etmekte olduğunu gösteren, bu konuda atılan adımlar var.Türkiye üzerine özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra uygulamaya konan planlar, projeler bize bunu göstermektedir. Yani, Batılıların kafasında Sevr bir sarı nokta olarak kalmıştır.

İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI ERTESİ

Ültanır: Hocam burada bir saptama yapalım müsaadenizle. İkinci Dünya Savaşı sonrasına bakarsak, Türkiye’nin Amerikan Marshall yardımından yararlanması var. Ama sanayiye değil, tarımsal üretimi geliştirmeye yönelik bir yardım. Türkiye’nin sanayileşmesi istenmiyor.

Yavuz: Doğru.

Ültanır: Savaş sonrasının önemli bir iç gelişmesi Türkiye’nin çok partili siyasi yaşama ve demokrasiye geçişi var. Ardından da Türkiye’nin NATO’ya girdiğini görüyoruz.
Yavuz: Evet.

Ültanır: Acaba, Türkiye’nin çok partili demokratik hayata adım atması mı, yabancıların Türkiye’de rahat hareket etmesini sağlamış oluyor?

Yavuz: Aslında öyle görünüyor. Bir kere İkinci Dünya Savaşı yıllarında Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) yönetimlerinin, o sıkıntılı dönemde almak zorunda kaldıkları birtakım kararlar ve çözümlemeler var. Savaşın getirdiği sıkıntılar, ülkenin savunması, ordu kaydırmalar gibi. Savaşa girmedik, ama biz döviz ve altın stoklarımızdan büyük harcamaları ülke savunması için yaptık ve Türkiye üzerinde de büyük baskılar vardı. Bir taraftan İngilizler, bir taraftan Almanlar savaşa girmemiz konusunda baskı yapıyorlardı, ama İnönü bunları oyalayarak, kalkınma hamlelerini gerçekleştirmiş olan ülkeyi tekrar bir savaş felaketinden uzak tutma başarısını gösterdi. Yoksa bütün bu güzellikler yine bir anda yerle bir olacaktı.

DÖRTLÜ TAKRİR İLE ORTAYA ÇIKAN DP VE
KIRSAL KESİMDE AYDINLANMAYA SON VERİLİŞ

Bütün bunları yaparken çekilen mali sıkıntılar, ister istemez bazı vergilerin konulmasını da beraberinde getirdi. Piyasada yokluklar ortaya çıktı. Bunlar halkın hiçbir zaman hoşlanmadığı şeylerdir. Bir Milli Korunma Kanunu, bir Varlık Vergisi ve ek vergiler konulması geniş kesimlerde hoşnutsuzluk yarattı. İşte o sırada parti içinde ünlü dörtlü takrir ile bir Demokrat Parti (DP) hareketi başladı ve 1946 seçimlerinde de yenilir ve yutulur olmayan bir oy potansiyeline ulaştığı görülüyor.
Tabii, CHP için yapılan çok ağır suçlamalar var. Yine dine karşı olduğu, laikliğin dinsizlik olduğu veya köy enstitüleri’nin dine karşı komünist kurumlar olduğu, ahlaksızlık yuvası haline geldiği iddiaları. Ama bunlar hiçbiri doğru değildi. Çünkü, köy Enstitüleri’nin kuruluşu hepimizin bildiği gibi kırsal kesim ile kentsel kesim arasında kültürel iletişimi kurmak, yani kalkınmayı dengeli biçimde ülkenin bütün ücra köşelerine yaymak olduğu gibi, diğer bağlamda Anadolu’nun derinliklerindeki yetenekleri ortaya çıkarmak amaçlıydı.
Ültanır: Köy Enstitüleri’nden çok saygın aydınlarımız ve sanatkârlarımız yetişmiştir.
Yavuz: Halen, sanatçısı, romancısı, ozanı vs.
Ültanır: Ama, kırsal kesimin aydınlanması istenmiyordu. Köy enstitüleri Cumhuriyet devriminin birer yuvası niteliğini taşıdıkları için üzerlerine gidildi.
Yavuz: Evet. Bütün mesele buydu. Bazılarını bu gelişme rahatsız etti. O sırada savaşın bitmiş olması, Sovyetler Birliği’nin veya komünizmin savaştan yengiyle (zaferle) çıkması, Orta Avrupa’da yaygınlık göstermesi bizde de sol gelişmelerin artması, bir anda bazı kafalarda, “Bu kırsal kesimde eğitilmiş beyinler kente gelirlerse halimiz nice olur?” sorusunu yaratınca, Köy enstitüleri’nin de sonu geldi. Köy Enstitüleri, kuşkusuz bir aydınlanma hareketiydi, ama ömrü uzun olmadı. Tabii, kimin zamanında geri adım atıldı. Yine, kurucusu olan İnönü geri adım atarak, işte öğretmen okullarına çevrildi vs, devreden çıkarıldı.

Ültanır: Burada Köy Enstitüleri’nin mimarı Hasan Ali Yücel’i saygı ve rahmetle anmamız gerekiyor. Tabii İnönü’nün izni ve onayıyla. Açılmasının da kapatılmasının da İnönü’ye ait olması siyasi tarihimizin bir cilvesi.

İSMET PAŞA KÖY ENSTÜTÜLERİNİ KAPATIP İMAM HATİP
KURSLARINI AÇSA DA DP İKTİDARA GELİYOR

Yavuz: Muhalefetin elindeki bu silahı alma yolunda, örneğin İnönü’nün İmam Hatip Kursları’nı açtırması, ilkokullara seçmeli din dersini koydurmak zorunda kalması da, bazı çevrelerce devrimlerden ödün verildiği şeklinde yorumlandı, ama ben bunu o günün koşulları içinde İsmet Paşa ve arkadaşlarının bir arayış içinde oldukları ve kendilerine karşı kullanılan bu silahları muhalefetin elinden almak için atılmış adım olarak görüyorum. Çünkü, biz İnönü gençliğiyiz. Ve onun Demokrat Parti döneminde ve ondan sonraki dönemlerde Cumhuriyete ve laikliğe sahip çıkma konusundaki mücadelesini gayet iyi biliyoruz.

MUHAFAZAKÂR ÇEVRELERE KIRPILAN GÖZ
Ancak bir kere atı alan Üsküdar’ı geçmişti. Bir tarafta mütegallibe, eşraf, öbür tarafta tüccar kesimi, bir anda Cumhuriyete sahip çıkan asker ve sivil bürokrasiyi, elitleri devre dışında bırakarak iktidara geldiler. 14 Mayıs 1950’de bayağı önemli bir oy potansiyeliyle DP iktidara geldi. CHP çok büyük bir oy kaybına uğradı. Ama bundan sonra atılan adımlar işte bu çevreleri tatmine yönelikti. Daha seçimi kazandıktan bir ay sonra ezanın tekrar Arapça okutulmaya başlatılması, bence bu muhafazakâr çevrelere, bir bakıma liberal de diyebiliriz, kırpılan bir göz idi. Bunun arkası da geldi. Öz Türkçe’ye çevrilmiş kurum isimleri Arapça’ya tekrar çevrilmeye başlandı.

Ültanır: Bakanlık isimlerinin vekalet olması gibi.

Yavuz: Evet.

Ültanır: Bu Atatürk’ün Türk diline gösterdiği özene karşı bir hareketti.

1932’DE KENDİ UÇAĞINI UÇURAN TÜRKİYE’DE
SANAYİLEŞME YERİNE TARIMI MODERNİZE ETME

Yavuz: O sırada NATO’ya girdik. Kore’deki savaşın beraberinde getirdiği birtakım ekonomiye de olumlu yansıyan gelişmeler, tarımdaki artış, makineleşme. Bunu da yapan kim? Tornburg diye bir zat var.

Ültanır: O dönemin akıl hocası Tornburg değil mi? “Siz Türkler ağır değil, hafif sanayi kurun, şeker fabrikası, çimento fabrikası, tamirhane vs yapın, bizim gönderdiğimiz makineleri tamir edersiniz daha fazlası gerekmez, tarımla kalkınırsınız” diyen kişi diye biliyorum.

Yavuz: Bu Tornburg Amerikalı uzman, önce 1947’de geliyor, sonra 1950’de de geliyor, bütün bakanlıkların en gizli evraklarını istiyor. Oturuyor, büyük bir rapor hazırlıyor.

Bu rapor sonuç olarak şu: Türkiye’nin sanayileşmeye gereksinimi yoktur. Tarım sektörünü modernize etmesi yeterlidir.

Şimdi düşününüz, o döneme kadar Türkiye, Kayseri’de yaptığı uçağını 1932’de Ankara’ya uçuran bir ülke. Tersanelerde denizaltılar kızaklara konulmuş, bunlar yapılmaya başlanıyor. Hepimizin bildiği Kırıkkale’de döküm fabrikası var, topunu silahını yapıyor. Türkiye gerçekten Atatürk devrimiyle öyle bir sanayileşme atılımı, hızı ve ivmeyi yakalamışken, almış sanayileşme yerine tarımı getiriyor. Aslında hazmedemedikleri bu sanayileşme. Ortadoğu’da Türkiye’nin bu gücünün törpülenmesi lazım. Ne yaptılar? Sanayiyi kenara atıp, tekrar tarım ülkesine çevirdiler ve Demokrat Parti yönetimleri bu tarım politikasıyla ülkede sanayileşmenin sona erdirilmesi hareketinin de mimarı oldu.

Ültanır: Kayseri Uçak Fabrikası’nın kapatıldıktan sonra düdüklü tencere imal ettiğini de biliyoruz. Amerikan Marshall yardımının Türkiye’ye getirdiği sonuç bu.

1954 SONRASI DEMOKRAT PARTİ SERTLEŞMEYE BAŞLIYOR,
1957’DE ARTIK BÜYÜK BİR OY KAYBI VAR

Yavuz: 1954 seçimlerinde Demokrat Parti’nin gene büyük başarısı var. Bu başarıdan sonra ekonominin biraz sallantı göstermesi Demokrat Parti yönetimini sert önlemler almaya yönlendirdi. Örneğin 1956’da bir Basın Yasası’nın hazırlanması, basına sansür konması, muhalefetin giderek susturulmaya çalışılması, 1957’de büyük bir oy kaybı var. 1946, 1950 ve 1954, aslında 1958’de seçim olması lazım, fakat bu ters gidiş karşısında erkene alınıyor.

Mahkemelerde gazetecilere, düşünürlere karşı ispat hakkının kaldırılması parti içinde de birtakım rahatsızlıklara neden oluyor. Örneğin içlerinde Turan Güneş’in de bulunduğu 16 kişi, sonra biraz daha fazla kişi partiden ayrılmak zorunda kalıyorlar.

Ültanır: Ben toplam 28 kişi diye biliyorum. O zaman Meclis’te grup kuran Hürriyet Partisi hareketi.

Yavuz: Fuat Köprülü o zaman Bakanlığı bırakıyor.

İşte bu tepkiler karşısında DP yöneticileri 1958’de yapılacak seçimleri 1957’ye alıyorlar. Fakat büyük bir oy kaybıyla çıktıktan sonra artık bütün ipler kopmuş durumdadır.

DP’NİN BASKI YÖNETİMİ
Ekonominin zorlanması, eleştirilerin artması, bunun karşısında baskı önlemleri. Muhalefet partisi liderlerinin Anadolu’da yaptıkları ziyaretlerde taşlanması, yollarını kesilmesi. Düşünün, CHP Genel Sekreteri Kasım Gülek Sinop’ta konuşma yaptıktan sonra tutuklanıyor. Bu Demokrat Parti, İnönü’yü yanılmıyorsam 6 oturum Meclis’ten uzaklaştırıyor.

Ültanır: Bir diğer muhalefet partisi lideri Osman Bölükbaşı hep cezaevindeydi.

Yavuz: O hep cezaevinde. Tabii Osman Bölükbaşı’na o ceza reva görülünce, Kırşehir de bir anda il olmaktan çıkarılıp ilçe yapılıyor falan.

Ültanır: O zaman başkentteki gazetecilerin, özellikle Akis’çilerin toplandığı yer Ankara Cezaevi’ne de Ankara Hilton deniliyordu. O yıllarda Hilton oteli sadece İstanbul’da vardı.

TAHKİKAT KOMİSYONU VE “CHP DARBE YAPACAK” RAPORU

Yavuz: Böyle bir burun sürtme politikası. Hatta Ordu’da darbe yapabilecekleri ihbarı ifade edilerek 9 subay tutuklanıyor, sonra serbest bırakılıyor. Şimdi yapılan demokratik bir seçimle işbaşına gelen ve halkın da büyük kesimini arkasına alan bir iktidarın yapabilecekleri bunlar. Ve bunları yapıyorlar. En sonra da ne yapıyorlar. Tahkikat Komisyonu. İhtilale, yani 27 Mayıs’a yaklaşık bir ay kala Tahkikat Komisyonu dehşetengiz bir rapor hazırlıyor. Cumhuriyet Halk Partisi’nin bir darbe teşebbüsü içinde bulunduğu ve kapatılması, üzerinde soruşturma açılması için hazırlanan bir rapor.

O GÜNLER BUGÜNLER Mİ?
Şimdi siz bunları dinlerken, düşüncenizi gözlerinizden anlıyorum, acaba bu günler mi? Maalesef bu günler. Bu günler 2002 seçimlerinden sonra, 2007’de oy oranının yükselmesine rağmen AKP sandalye adedinde kaybetti.

Bakınız, 2002 seçimlerinde AKP yüzde 34.43 oy almış ve 365 milletvekili çıkarmış. 2007 seçimlerinde AKP yüzde 46.58 oy almış, 341 milletvekili çıkarmış. Aslında buna benzer oranlar 1954, 1957 seçimlerinde de var. DP’nin de aldığı oy düşüyor, ama çarpık seçim sistemi nedeniyle sandalyede düşüş yok. Bunlar hep iktidarları bunalıma götüren gelişmeler. Nedense o koltuklarda bir şey var. O koltuklar bırakılmak istenmiyor. Tabii bugün AKP, DP’den çok farklı.

Ültanır: Hocam, müsaade ederseniz burada bir giriş yapmak istiyorum.

Yavuz: Buyurun.

Ültanır: Şimdi, 1960’da 27 Mayıs Devrimi ile bir ihtilalle Demokrat Parti iktidarı sonlandı, ama 27 Mayıs’ın Türkiye’ye getirdiği 1961 Anayasası var. 1961 Anayasası Türkiye’ye pek çok kazanımlar getirdi. Mesela bir Anayasa Mahkemesi’ni ve Kuvvetler Ayrılığı prensibini o Anayasa getirdi.

Yavuz: Doğru. Sendikal hakları da o getirdi.

BUGÜN SONUCU FARKLI KILACAK YARGI MEKANİZMASI VAR
Ültanır: Tabii sendikalar haklar, sosyal devlet kavramı, son zamanda yine önerilen Cumhuriyet Senatosu falan var da, ben DP’nin sonu ile AKP’nin sonunu ilişkilendirmek açısından şunu söylemek istiyorum. Getirdiği Anayasa Mahkemesi bugün o mahkeme AKP’yi DP gibi bir akıbetten koruyor ve silahlı güç yerine hukuk gücü AKP’nin akıbetini belirleyecek görünüyor. Yani ihtilali önleyecek, demokratik rejimi koruyacak mekanizmaları da oluşturdu. Gerçi sonradan da yerli yersiz askeri hareketlerle o mekanizmalar maalesef ya bozuldu, ya da zayıflatıldı. Bugün benzer bir iktidara yargı, Anayasa Mahkemesi’yle müdahale ediyor, Ordu’nun müdahalesine gerek kalmadan.

Yavuz: Doğru.

Ültanır: Her iki iktidarın yönetim anlayışlarında benzerlik varsa da, 1960 sonrası getirilen rejim supaplarıyla ortam farkı da var. Onu vurgulamak istedim.

YARGIYA ELEŞTİRİ VE MÜDAHALE
Yavuz: Doğru, zaten bu noktada siyaset bilimciler genelde şunda birleşiyorlar. Acaba 1960 öncesinde Anayasa Mahkemesi olsaydı, DP’nin başına bunlar gelir miydi? Orada işte o Anayasa Mahkemesi’nin önemi ortaya çıkıyor. Ama, şimdi bütün suçlamalar Anayasa Mahkemesi üzerine.

Seviyesi fevkalâde düşük olan eleştiriler Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’ndan başlayarak Anayasa Mahkemesi’ni baskı altına alma yolunda yargıçlara yöneltiliyor. Eleştiriler sadece içerden de değil. Bir de tahrik edilen planlı programlı şekilde ülkeye davet edilen AB’nin önde gelen ve demokrasinin beşiği olduğunu iddia eden ülkelerin yüksek bürokrasisi tarafından bunlar Meclis’in içinde bile konuşturuluyor

Biliyorsunuz, bu baskılar türban konusunda Anayasa Mahkemesi’nin karar vermesini engelleyemedi. Yani, dışarıdan yapılan baskı aslında ülkenin egemenlik ve hükümranlık hakkına doğrudan müdahale etmektir. Uluslararası hukukta onları haklı gösterecek hiçbir kayıt kuyudat yok bu konuda. Devletler birbirlerinin işlerine müdahale edemezler. Biz “etmiyoruz falan” diyorlar, ama öbür taraftan yapabilecekleri bütün baskıyı kurma yolunda ellerinden geleni esirgemiyorlar.
Bu müdahaleler de aslında Demokrat Parti dönemi ile birlikte başladı.

http://www.guncelmeydan.com/

Add a comment

Page 30 of 30

Son Yazılar

Partly cloudy

10°C

Istanbul