Ataturk

Kemiksiz Dilin Düdüğü

Can Dündar’la takımının ve onların omuzlarındaki davulun
tokmağını artta durup vuranların “Mustafa” filmi, söyledikleri ve
söylemedikleriyle, bu yazının başlığındaki “kemiksiz dilin
düdüğü” sözcükleriyle tanımlanabilir. Olur olmaz zamanlarda
tozutmaktan başka işe yaramayan eski un çuvalına benzer bu
çaba dünya tarihinin en özgün ve büyük devlet adamını
anlatanların görkemli kervanına topal eşekle karışma girişimidir.
Eşsiz Mustafa Kemâl Atatürk’ün kendinin kaleme aldıkları, ona
ilişkin yazılanlar ve ayrıca basılanların kaynakçaları kitaplıkları
dolduran ciltler oluşturuyor. Muzaffer Gökman’ın Atatürk ve
devrimleri tarihi üstüne üç ve Türker Acaroğlu’nun açıklamalı
kaynakçası (yani yalnız alt alta dizilerek sıralanmış basılı
yapıtları belirten kitapları) iki cilttir. Ünlü Nutuk’tan geometri
kitabına değin Atatürk’ün kendi yazdıklarını, telgraflarına
varıncaya dek bunca resmî yayınları, kısa ve uzun söylev ve
demeçlerini, açık ve gizli oturumlardaki tüm konuşmalarını, çok
sayıda anıları, Almanya’dan Hindistan’a ve Rusya’dan
Amerika’ya bunca kitabı, akademik tezi, inceleme ve makaleyi,
yazışmaları ve söyleşilerini, sohbetlerini, Ankara’da görev
yapmış yabancı diplomasi temsilcilerinin yalnız ona odaklanan
kitaplarını, yerinde bir deyimle, “sağır sultan” bile duydu. Öte
yandan, Can Dündar ve çevresi işitmeyip (ya da işitse bile)
uyduran sağırlardan.

Add a comment

Devamını oku...

Bazı sözler, yargılar, dahası uyarılar, hiçbir zaman geçerliliğini yitirmezler, eskimezler. Hep günceldirler. Bakın, işte Atatürk günümüzde olup bitenler için ne diyor, bizleri nasıl uyarıyor:
“Ülkemizde pek çok yabancı parası akıyor ve birçok propagandalar yapılıyor. Bundaki amaç pek açıktır ki, ulusal hareketi sonuçsuz bırakmak, ulusal emelleri felce uğratmak, Yunan, Ermeni emellerini ve vatanın bazı önemli bölümlerinin işgali amaçlarını kolaylaştırmaktır.”
Sözlerini şöyle sürdürüyor:
“Bununla birlikte her dönemde, her ülkede ve her zaman ortaya çıktığı gibi bizde de yürek ve sinirleri zayıf, algılama yeteneğinden yoksun insanların yanı sıra kişisel gönenç ve çıkarını vatan ve ulusunun zararında arayan sefiller de vardır. Doğu işlerini yürütmekte ve zayıf noktaları arayıp bulmakta pek becerikli olan düşmanlarımız ülkemizde bunları sanki bir örgüt durumuna getirmişlerdir.”(23 Temmuz 1919’da Erzurum Kongresi’ni açış konuşması)

Add a comment

Devamını oku...

Kırk Asırlık Türk Yurdu (1)

10 Şubat 1947 tarihinde “Ege’de bulunan On İki Adalar konusunda İtalya ile sulh görüşmeleri resmen başladı. Toplantıya Çin, Fransa, İngiltere, Somali, İrlanda, Sovyetler Birliği, Avustralya, Belçika, Yeni Zelanda, Brezilya, Habeşistan, Yunanistan, Hindistan, Kanada, Polonya ve Türkiye “TARAF ÜLKE” olarak davet edildi. Fakat Türkiye, hukuken ve tarihi hakları itibarıyla taraf ülke olduğu ve katılma hakkı bulunduğu halde İnönü ve Recep Peker hükümetinin aldığı bir kararla; Görüşmelere ve muahedeye katılmak istemediğinden bütün haklarından feragat etmiş oldu.

Hal böyle olunca, antlaşmanın 14. maddesi uyarınca “flebisit” yapılmasına gerek görülmedi ve bütün adalar (Türkiye’nin taraf olmaması ve talepte bulunmaması nedeniyle) yegâne istekli Yunanistan’a verildi.


Tarihi bir fırsat, bilerek ve isteyerek kaçırıldı.

Peki, bu sıra (aynı gün) İnönü – Peker hükümeti ile TBMM ne iş yapıyordu ?
“ABD ile 06 Aralık 1946 günü (Abraham Lincoln’ün Minnesota’da Kızılderili/Türk katliam ve soykırımı konusunda kesin emir verdiği tarihte) yapılan (Türkiye aleyhine vaki çok vahim, alçaltıcı ve milli menfaatlere en aykırı) ikili anlaşmayı, 5002 Sayılı Kanunla uygun görüp, onaylamak suretiyle “çok ivedi kaydıyla” aynı gün yürürlüğe koymakla meşguldü. Zira bu anlaşma, 12 adalardan vazgeçmenin anlamını en açık biçimde ortaya koymakta ve âtide ANADOLU’ dan feragatin yollarını resmen açmakta idi. Anlaşma gereği: ABD’nin Türkiye topraklarında ihtiyacı olan ve olacak bütün (askeri üs, alan, depo, antrepo, okul, mesken v.d..) arsa, arazi, alan ve gayri menkullerin edinim, ABD’ye tevzii ve teslimi hususunda bizzat Türk hükümetlerini resen yükümlü kılan, tedarik, temin ve satın almada kural olarak cari “İHALE YASASINI” ise yok sayan, devre dışı bırakan ve re’sen hareket etme serbestliği tanıyan tam bir müstemleke yasası idi.

12 Adalardan feragat ve ABD’nin Anadolu’ya yerleşmesini sağlayacak olan ve ric’at ve hicret anlamına gelen bu iki büyük olay hangi tarihi günde yapıldı dersiniz ? “Hicri Yılbaşı” gününde. İşte batı, bu kadar ölçülü, sabırlı ve hesaplı hareket eder ve Türk Milleti’ni Anadolu’dan hicret ettirmek için böyle sinsi, menfur ve alçakça tuzaklar kurar.

OYSA: Lozan Antlaşmasından dokuz yıl sonra 1933’de General Mac Arthur’a “Allah nasip eder, ömrüm vefa ederse Musul, Kerkük, Kıbrıs ve 12 Adaları geri alacağım. Selânik’te dahil olmak üzere, Batı Trakya’yı TÜRKİYE hudutları içine katacağım” diyordu, Mustafa Kemal ATATÜRK...

O, Misak-ı Milli sınırlarını tamamlama, bütünleme ve geleceğe sınırlarla ilgili bir sorun bırakmama konusundaki azimli ve kararlı idi. Hatay meselesi olgunlaştıktan sonra 12 Adalar, Kıbrıs ve Batı Trakya ve diğer Türk Yurtları konusunda fırsat kollamağa başlamıştı.

Ömrü vefa etmedi. (Allah rahmet eylesin nur ve huzur içinde yatsın)

Buna rağmen, 12 Adalardan feragat eden, en yakın silâh arkadaşı, CHP Genel Başkanı ve (fiilen gerçekleşen duruma göre) siyasi varisi Cumhurbaşkanı İsmet İnönü idi. Ne kadar acı, üzücü ve ‘hicabı mucip’ bir gerçek değil mi ?

Musul-Kerkük konusunda da zuhur eden hiçbir fırsat değerlendirilmedi.
Batı Trakya ve Selânik konusunda ‘niyetler bile’ dile getirilmedi.

Lozan Antlaşmasına rağmen Londra, Zürich ve Garanti antlaşmaları ile tekrar ‘Milli Dava’ haline dönen ve anavatana katılma umudu beliren Kıbrıs konusu, 1974’de yarım bırakıldı. Gümrük Birliği Antlaşması ile alenen peşkeş çekildi.

Şimdi, başta Kıbrıs olmak üzere Musul-Kerkük ve Batı Trakya tasallut altında.

Tecrit edilmiş. Abluka altına alınmış. İzole edilmiş...

Zulüm ve işkence sürüp gitmekte.

Buna mukabil, düşmanın gözü ANADOLU’ ya dikilmiş.

1963’de şekil değiştirerek; Ekonomik bir işbirliğinden (AET) siyasal entegrasyon ve emperyalist işgal yoluna giren (AB) sürecinde Anadolu elden gidiyor. Sinsi ve Sistematik bir işgal, bölme-parçalama plânı, asli unsur Türklere karşı ahlâken çökertme, siyaseten yozlaştırma ve tedrici olarak (adım-adım) Anadolu’yu “müstakbel yaşam alanı” olarak işgal edip, sömürme çabaları son evresine doğru yaklaşıyor.

1938’den bu yana, sinsice başlayan ve giderek yükselen bir sesle “Anadolu Türk yurdu değildir !, siz buraya 1071 yılında geldiniz. İşgalcisiniz, yerli değilsiniz” deniliyor.


ACABA ÖYLE Mİ ?

Klâsik tarih anlayışının alışılmış bir ifadesi olarak Namık Kemal, Hürriyet Kasidesi’ nde: Yeni Türkiye Cumhuriyet için “Cihangirâne bir devlet çıkardık bir aşiretten” diyordu.

Atatürk ise, “bir aşiretten asla cihangirâne bir devlet’in çıkmasının mümkün olmadığını”, böyle bir devleti kurmayı başaran Türk Milletînin tarihîn “büyük-yüksek, medenî vasfı unutulmuş bir büyük milleti” olduğunu düşünüyor ve her vesile ile bu tespit, fikir ve düşüncesini açıkça ‘bütün dünyaya’ ilân ediyordu.

Cumhuriyetle birlikte bu gerçeği milletine ısrarla açıklayan Atatürk, yeni Türk tarih tezi üzerinde tekrar düşünülmesi gerektiğini, Osmanlı’dan sonra ilk defa, kendini asil-soylu milletine, Türk kimlik ve kişiliğine (harsına) adamış, ciddi-ilmi bir birikim, araştırma ve çalışma ile ortaya koymuş ve tarihimizin derinliklerine doğru yaptığı incelemelerle günümüzü aydınlatan ve geleceğe ışık tutan çalışmalar yapmış, yaptırmış ve bu yolda inançla yürünmesi gerektiğini işaret/vasiyet etmiştir.

Bu, çok değerli çalışma ve araştırmalar (emperyalizmin yeniden Türkiye üzerindeki tarihi emellerini hayata geçirdiği bir süreçte) kimi zaman art-kötü niyetli, kimi zaman da yetersiz ve dar bakış açılı, cahil, maksatlı, günümüz (sözde resmi) tarihçiliğinin temellerini sarsmaya başlamıştır.

Özellikle AB sürecinde yoğunlaşan Atatürk (Kemalizm) ve Türk karşıtı cereyanlar ile Ana Yurt Anadolu’dan Türklerin çıkartılması (kovulması veya asimile edilmesi) girişimleri karşısında; Gerçek-samimi Türk münevverleri, Alperenleri ve Kanaat Önderleri tarafından “Türk Tarih Sentezi” tekrar gündeme taşınmış, bu yolda dünyanın dört bir yanından yağan somut bilgi belge ve kanıtlarla “gerçek ANADOLU ve yaklaşık on bin yılları aşan bir Türk tarihi ortaya çıkarılmış, bilenler tarafından sinsice gizlenmeye ve yok edilmeye çalışılan bilmeyenlerce ise ya gaflet ve hıyanet nedeniyle reddedilen veya cehalet nedeniyle bîhaber olunan ve “çok dar bir kesite sığdırılmaya çalışılan” bambaşka bir tarih öznesi ortaya konulmaya kalkışılmıştır.

Oysa gerçek, bu dahili bedhahların öne sürüm ve iddialarının aksinedir.

Ortada, tıpkı “Gizlenen Rejim Kemalizm” gibi,bir de “Gizlenen Tarih”, daha açık bir ifade ile “Gizli Bir Tarih” vardır.

Bu, Anadolu’nun ve Türk’lerin hakiki tarihidir.

Çok daha açıkçası: Tarihi gerçekler ve Atatürk’ün Türk tarih tezidir.


Özellikle, 16 Mart 1923, 27 Haziran 1933 ve en son 19 Kasım 1937 tarihlerinde Atatürk, Adana’da yaptığı konuşmalarda; Önce, Anadolu’nun 4000 yıllık Türk yurdu olduğunu söylemiş, ikinci gidişinde 7000 yıldır Türklerin burada meskün olduğunu beyan ederek; Son Adana konuşmasında ise, Fransız işgali altındaki Hatay’ın durumuna atfen, “Kırk asırlık Türk Yurdu asla düşmana terk edilemez” demiştir.

Atatürk tarafından yapılan bu konuşmalar çok derin çalışmalar ve araştırmaların ürünüdür. Asla tesadüfi değildir.

Türk Tarih Kurumu’nun kuruluş nedeni de budur.


Şöyle ki:

Atatürk’ün tarih araştırmalarına büyük önem vermesi ve Türk Tarih Kurumu’nu kurdurması iki esas-ana gayeye yöneliktir:

1-Türk milletinin başlangıçtan itibaren millî, medenî, bilimsel ve kültürel varlığı araştırılarak, insanlık tarihine katkıları ve evrensel değeri ortaya konacaktır.

Böylece, Osmanlı’nın son 100-150 yıllık döneminde husule gelen milli, manevi ve kültürel kopukluk ve erozyon tamir ve telâfi edilecek; Hem de, Türklerin şerefli tarihi bütün dünya tarafından görülecek, bilinecek, yeni nesil olarak yetişen Türk çocukları atalarının büyüklüğünü öğrenecek, onlarla öğünecek ve sistematik bir biçimde içine sürüklendikleri aşağılık duygusundan kurtulacaklardır.

Diğer taraftan milli tarih şuuru millî bilinci kuvvetlendirecek ve muasır medeniyet seviyesine ulaşmada büyük ilham kaynağı, kuvvet kaynağı olacak; Türk, Türklüğünden asla utanmayacak, aksine bilinçli bir şekilde ataları ve tarihi ile gurur duyacak. İftihar edecek.

Tarih çalışmalarının asıl gayesi, beklenen ve hedeflenen sonucu budur.

2-Türklere daima, az gelişmiş barbarlar gözüyle bakan, her fırsatta karalayan ve yüzyıllar boyu mesnetsiz iddia, itham ve iftiralar atarak (şimdi Papanın yaptığı gibi) ısrarlı gayretlerle (Türkleri) Anadolu’dan atmaya çalışan Avrupalılara cevap vermek.

Zira o sıralarda Haçlı ruhunun bir işareti olan “Türkler Anadolu’ya sonradan gelen bir millettir, geldikleri yere dönmelidirler” fikri (bu gün olduğu gibi) oldukça yaygındı.(01)

Bu nedenle, Türk milletinin eski, büyük, medenî ve güçlü, kuvvetli ve kudretli bir millet (ve devletçilikte en büyük geleneğin sahibi) olduğuna âdeta iman etmiş olan Atatürk, bu inancının sağlam belgelerle ortaya konulmasını istiyordu.

Ancak bu yapılabildiği takdirde ki, “Türklüğün unutulmuş medenî vasfı” ortaya çıkacak, ve Avrupalıların iddiaları kökünden çürütülecekti. Böylece Türklük dünya milletleri arasındaki şerefli (mutlak surette lâyık olduğu) yerini alacak, Türk gençleri, Avrupa’nın üstünlüğü karşısında aşağılık duygusuna kapılmaktan kurtulacaklardı.


Atatürk’ün bu fikirleri şu cümlelerde ifadesini bulmuştur:

“Büyük devletler kuran ecdadımız büyük ve şumullü medeniyetlere de sahip olmuştur. Bunu aramak, tetkik etmek, Türklüğe ve cihana bildirmek bizler için bir borçtur. Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.”

Gerçekten, tarih milletlerin hafızası ve ilham kaynağıdır. Millî şuuru uyandırmanın yolu dil ve tarih şuurunu uyandırmaktır. Çünkü “milletler ancak tarihlerini bilmek suretiyle, millî şuura sahip olurlar. Bir millete mensup olmak onu bilmek demek değildir. Millî şuur adı üstünde “şuur” demektir. Şuur ise, bilmek, farkına varmak manasına gelir. Milletinin tarihini bîlmeyen, kelimenin gerçek manası ile “millî şuur”a sahip olamaz.

Mensup oldukları milletlerinin tarihini bilmeyen nesiller, içlerinde milletlerine karşı canlı bir ilgi, saygı ve sorumluluk duygusu da hissetmezler. Böylelerinin yabancı akım ve menfi tesirlere kapılması ve yabancılara köle olması çok kolaydır.(02)

Atatürk, “MİLLİ DEVLET” fikrine sahip, hakiki ve samimi bir Türk milliyetçisi olarak kendisinin sahip olduğu “millî şuur” un bütün millete mal olması için, büyük bir azim, irade ve kararlılıkla çalışıyordu.

O, bütün ömrünü bu ideale adamıştı.


Çünkü ona göre:

“Türk kabiliyet ve kudretinin tarihteki başarıları meydana çıktıkça, bütün Türk çocukları kendileri için lâzım gelen hamle (atılım) kaynağını o tarihte bulabilecektir. Bu tarihten Türk çocukları istiklâl fîkrini kazanacaklar, o büyük başarıları düşünecekler, harikalar yaratan adamları (atalarını) öğrenecekler, kendilerinin aynı kandan olduklarını düşünecekler ve bu kabiliyetle kimseye boyun eğmeyeceklerdir.” (03)

Afet İnan, onun tarih ve tarihçilerden ne beklediğini, neler düşündüğünü ve neler yapmaları gerektiğini şöyle anlatıyor:

“Bilhassa eski çağlara kadar gidebilen yeni tarih ufuklarının bizim kavmimiz için de açılmış olması lâzımdır. Tarihî devirlerde çeşitli coğrafı bölgelerde bir varlık göstermiş olan Türk kavimlerinin daha eski devirlere giden köklerinin olmaması imkânsız görülüyor. Bugün millet mefhumu altında teşekkül etmiş bir Türk varlığının, kavim olarak yaşadığı devirler elbette olmuştur. İşte, Atatürk, bu devirlerdeki Türk kavminin tarihî çağlarda olduğu gibi, ana yurttan yayılma izlerini belgelere dayanarak tarihçilerin incelemesini istedi. (04) Yine Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti (Türk Tarih Kurumu) kurulduğu zaman onun başına getirilen ünlü Türkçülerden Yusuf Akçura da 1. Türk Tarih Kongresi’nde yaptığı konuşmada şunları söylüyor:

“Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’nin önüne konmuş büyük problem, umumî tarihe Avrupalıların rüyet zaviyelerinden bakmayıp, onu sırf hakikat nokta-i nazarından görmek ve -bu görüş sayesinde Türk kavminin tarihte hakikî mevkiini tayin etmek, yani Türklerin beşer tarihinde oynadıkları ve fakat hasımlarının gizlemeye çalıştıkları büyük rolü meydana çıkarmak ve bu suretle Türk kavimlerine tarihî hakkını vermektir.” (05)

Eski (son dönem Osmanlı) tarih anlayışının bir ifadesi olarak Namık Kemal, Hürriyet Kasidesi’nde: “Cihangirâne bir devlet çıkardık bir aşiretten” diyordu. Atatürk ise, “bir aşiretten cihangirâne bir devlet’in çıkmasının mümkün olmadığını, böyle bir devleti kurmayı başaran Türk Milletinin tarihin derinliklerinden gelen ve muhteşem bir mazisi olan “büyük ve medenî vasfı unutulmuş bir millet” olduğunu düşünüyordu.

Ve, elbette bu tezinde doğru ve haklı idi.

Bu fikrini belgelerle doğrulamayı da tarih ilmine ve tarihçilere bırakıyordu: “Türkler bir aşiret olarak Anadolu’da imparatorluk kuramaz. Bunun başka türlü bir izahı olmak lâzımdır. Tarih ilmî bunu meydana çıkarmalıdır.(06)


M Nevruz SINACI

http://www.haluktarcan.com/

Kaynak
01. Doç. Dr. Mehmet SARAY, Atatürk ve Türk Tarihi, Türk Kültürü Dergisi, Sayı: 249,Ocak 1984. Tahsin Ünal, Cumhuriyetin 50. Yılında Tarih Anlayışımız. Türk Kültürü Araştırmaları, Ankara. 1973 (Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları)

02. Prof. Dr. Mehmet Kaplan, Türk Milletinin Kültür Değerleri, İstanbul.1977 s.31-32

03. Atatürkçülük-Atatürk’ün Görüş ve Direktifleri, 1. kitap – Genel Kurmay Başkanlığı Neşriyatı, Ankara-1982

04. Prof. Dr. Afet İnan, Kemal Atatürk’ten Yazdıklarım, 1000 Temel Eser Serisi, s. 110

05. Yusuf Akçora, Birinci Tarih Kongresi Zabıtları, s.595

06. Ord. Prof. Enver Ziya Karal, Atatürk’ten düşünceler, İstanbul-1981, s.89

Add a comment

Page 28 of 30

Son Yazılar

SP_WEATHER_BREEZY

0°C

Istanbul