ya istiklal ya olum

Mustafa Kemal'i iyi ki sürgüne yolladılar !

Mustafa Kemal tam 100 sene önce bugün, 18 Mayıs 1919’da,

Karadeniz’in şiddetli dalgalarında sallana sallana giden Bandırma vapuru ile Sinop’a geldi. Hemen karaya çıkıp Samsun’a karadan gitmek istiyordu. Ancak karadan yol yoktu. Bir gece daha dayanıp, Samsun’a yine denizden gitmeye karar verdi.

Beynindeki fikirler fırtınası, Karadeniz’in fırtınalarından çok daha güçlüydü. Denizde dalgalar dinse de onun düşünceleri Anadolu’da Türk milletini dipten coşturacak kadar şiddetliydi… Şunları düşünüyordu:

TÜRK MİLLETİ VAHŞİ HAYVAN SÜRÜSÜ DEĞİLDİR !

30 Ekim 1918’deki Mondros Teslimiyet Anlaşması’na isyan edip, işgalcilere ateş açacağını söylemiş ve Saray tarafından Yıldırım Orduları Komutanlığı’ndan alınmıştı. 13 Kasım 1918’de işgal donanması ile aynı gün “Esir düşmüş İstanbul”a geldikten sonra bu umutsuz durumda vatanını ve milletini kurtarmak için çare aramıştı. İktidarda işgale karşı güçlü bir çıkış için Harbiye Nazırı olmak istemişti. Yapmamışlardı.

İstanbul’da yabancılarla yaptığı temaslarda, sahte sözlerin arasında şunu fark etmişti: İşgalciler, İngilizler, Fransızlar Anadolu’da Türk milletinin "imhasına" karar vermişlerdi. Türk milletini "vahşi bir hayvan sürüsü" gibi görüyorlardı. Onlara göre Türkler "vahşi ve barbar" bir ırktı. Yunanlıları üstlerine sürerek Türk milletini yok edecek ve son vatan Anadolu’dan tümüyle süreceklerdi. Tıpkı 1912 Balkan savaşından sonra Rumeli’den tümüyle sürdükleri gibi…

İstanbul’dan ayrılmadan bir gün önce, 15 Mayıs’ta o Babıali’de ve Saray’da son veda ziyaretlerini yaparken, Yunanlılar İzmir’e çıkmış ve katliama başlamışlardı. Hükümet ve Saray bu işgale rezilce ve sessizce seyirci kalmıştı. Ege’de Yunan’a karşı milli mukavemet mutlaka başlayacaktı. Mustafa Kemal, silaha sarılan Türk milletinin Anadolu’da Yunanlıları er geç tepeleyeceğine inanıyordu. Cephelerde tanıdığı Mehmetçik bunu yapacak güçteydi… 

Mustafa Kemal kararlıydı. Anadolu’ya girecek, Türk milletinin başına geçecek, emperyalistlerin bu hain planını engelleyecekti. Asırlardır kimseye boyun eğmemiş ‘’Türkün sesini tüm dünyaya işittirecekti…’’ O zaman göreceklerdi, Türk milleti neymiş, kimmiş…

Türk milleti en az Batılı milletler kadar uyanık, canlı, fedakâr, medeni, hatta duygu ve değerler bakımından onlardan çok daha üstün bir milletti. Şanlı bir tarihe sahipti. Hiç esir olmamıştı. Yine olmayacaktı. Böyle bir millet için esaret bir seçenek değildi.

Kafasındaki slogan çok net ve basitti:

Ya istiklal ya ölüm!      

MİLLİ MUKAVEMETİ ÖRGÜTLEMEK…

Ali Fuat Paşa’yı 25 Şubat’ta 20’inci Kolordu’nun başında Ankara’ya yollamıştı. Suriye cephesinde düşman saldırısından kaçırıp kurtardığı 7’inci Ordu’nun temel gücü olan 20’inci Kolordu, şimdi Ankara’dan yürüteceği milli mücadelede onun esas dayanağı olacaktı.

Ali Fuat Paşa’ya daha 4 Kasım 1918’de Adana’da bundan sonraki temel stratejiyi anlatmıştı:

‘’Padişah bundan sonra tahtını düşünecek. Millet kendi başının çaresine bakacak. Biz de ordu ile millete yol göstereceğiz’’

Ali Fuat, Harbiye yıllarından beri can arkadaşı, dava arkadaşıydı. Babası Mustafa Kemal’i oğlu gibi severdi. Mustafa Kemal Çapakçur’da Ali Fuat’ı Rus ordusunun kuşatmasından, mutlak ölüm veya esaretten kurtarmıştı. Ali Fuat ona çok bağlıydı. Onu Ankara’ya yollarken “Birlikte çalışacağız Fuat” demişti. Evet, er geç Ankara’ya gidecek ve milli meclisi orada kuracak, milli mukavemeti ve silahlı direnişi oradan organize edecekti.  Ankara’yı Mondros sonrası, daha 1918 kasım ayında “Bozkırda bir ateş yanacak” diyerek direniş merkezi olarak seçmişti. Ankara kurmay bakışı ile yaptığı bir seçimdi. İşgalcilerden uzak, tüm cephelere yakın. Üstelik Selçuklu döneminde Ankara’da kurulan “Ahi Cumhuriyeti” de bir gün saltanatı yıkıp, yeni bir Türk Cumhuriyeti kurma fikrine ilham ve heyecan veriyordu. Hem de çok uzakta olmayan bir gün…    

Erzurum’da 15’inci Kolordu’nun başındaki Kazım Karabekir Paşa da Şişli’deki evine gelmiş, kendisini “milli hareketin başına geçmesi için” Anadolu’ya davet etmişti. Şimdi Karabekir’in de komutanı olarak Erzurum’a gidecekti. Karabekir vatansever bir askerdi. Milli isyanda son dağ başına, son kurşuna kadar direnmekten yanaydı. Anadolu dağları onlara siper olacaktı…

İSTANBUL’DAN İYİ Kİ ÇIKMIŞTI…

Arkada bıraktığı İstanbul artık umutsuz vakaydı, esir şehirdi… Umut ve gelecek Anadolu’daydı… İşgal altındaki İstanbul halkı Tevfik Fikret’in ünlü “Sis” şiirindeki gibi, kara sisler içindeydi. İstanbul’daki siyasi gruplar, fırkalar, cemiyetler tıpkı Fikret’in “Sur Kafilesi” dediği “kıyamet günü insanları”nı anımsatan karman çorman bir sürü gibiydi.

Millete güvenmeyen kimi zavallı aydınlar Amerikan mandası, başka zavallılar da İngiliz himayesi istiyorlardı. Şahsiyetsiz, korkak, vatan-millet duygusu olmayan, zillet içinde sürünen silik gölgeler…

Halk da şaşkındı. Çoğu içine düştükleri “ağır zincirli esaret”in farkında bile olmayan bir gaflet içindeydi. Ufkunda sadece düşman hakaretleri yükselen, kirli bir mendil gibi ayaklar altında çiğnenen bu İstanbul’da hala bir iktidar, bir saltanat düşleri görenler vardı… Padişah, Saray ve çevresi gibi... İstanbul esaret ve zillet, Anadolu umut ve cesaret demekti.

Tevfik Fikret’in mısralarını coşkuyla hatırladı:

‘’Yok, kalmadı, haşa sana zillet pederinden

Dünyada şereftir yaşatan milleti, ferdi..

Silkin, şu mezellet tozu uçsun üzerinden…’’

İşte, sonunda istediği gibi bir görev kopararak Anadolu’ya geçmeyi başarmıştı. İstanbul kafesinin kapıları açılmış, önünde sonsuz bir alem, kanatlarını çırpmaya hazır bir kartal kadar özgürdü artık.

Silkinecek ve uçacaktı…

İYİ Kİ ONU “SÜRGÜN”E YOLLAMIŞLARDI !

Gülümseyerek düşündü… Damat Ferit’in köşkünde günlerce yapılan toplantılar sonunda Mustafa Kemal’i İstanbul’dan sürgüne yollayıp, Anadolu dağlarında çürütmeye karar vermişlerdi. Zaten İngilizler de kendisini İstanbul dışına, sürgüne yollamak istiyorlardı. Anadolu’da kıytırık bir askeri garnizonda esir gibi gözaltında tutmak istiyorlardı.

İngilizlerin talebi üzerine, kendisini Karadeniz’e yollayan bu görevi icat etmişlerdi. Görevi Türklerin bölgede Rumlara yaptığı zulmü önlemekti. Türklerin silahlarını ellerinden alması isteniyordu. Niçin? Rumlar onları daha kolay imha etsin diye…

Göreceklerdi hepsi, Türk milleti silaha sarıldığı zaman dünyanın kaç bucak olduğunu…

Genelkurmay 2’inci Başkanı, silah arkadaşı Diyarbakırlı Kazım, bu sürgün görevini 3’üncü Ordu Müfettişliği’ne uydurmuştu. Kendisi de bu sıfatı sivil amirlere de emir verecek, olağanüstü yetkilerle donatmıştı.  Bunda beis görmemişlerdi. Yeter ki Mustafa Kemal, İstanbul’dan defolup gitsin! Bu “sürgün” onun canına minnetti. Uzun süredir arzuladığı görevdi.

Şimdi Anadolu’da öyle yetkiliydi ki, İstanbul’da İngilizlerin esiri Harbiye Nazırı onun yanında emir çavuşu bile olamazdı.

Tüm Anadolu’da tüm askeri ve mülki amirlere emir komuta yetkisi cebindeydi. Gerçi bunun sonsuza kadar sürmeyeceğini, en kısa zamanda geri çağrılacağını, tüm görevlerinden alınacağını, hatta askerlikten ayrılmak zorunda kalacağını da biliyordu.

Ama bu yetkilerle milli mukavemetin ilk teşkilatlanmasını yapacak kadar zaman bulsa ona yeterdi. Gerisini zaten kendisi, hiçbir sıfatı olmadan, sade bir vatandaş olarak yürütmeyi çoktan kafasına koymuştu. O milletine istiklal davasında liderlik edecekti. Yaşamının tüm gayesi bu hedefte toplanmıştı…

ey turk gencligi2

ARADIĞI KUDRET ASİL KANDA MEVCUTTU...

Evet, kendisi şimdi Samsun’a giderken durum umutsuzdu. Memleketin bütün orduları dağıtılmış, bütün tersanelerine girilmiş, memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmişti. Hatta bütün bunlardan daha elim ve vahim olmak üzere memlekette iktidara sahip olanlar şahsi menfaatlerini, istilacıların siyasi emelleri ile birleştirmişlerdi. Gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içindeydiler.

Peki kendisi bu “imkansız şartlarda” neye güvenerek gidiyordu?

O neye güveniyordu?

Cevap açıktı:

Milletine, asil Türk milletinin tarihten gelen gücüne güveniyordu.

Kendisini yokladı…

Damarlarındaki kanın coşup taştığını hissetti.

Evet…

Muhtaç olduğu kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttu!

Ve ‘’1919 yılı Mayıs ayının 19’uncu günü Samsun’a çıktı.’’

Kerem ÇALIŞKAN – 18 Mayıs 2019

Son Yazılar