cehalet enbuyuk dusmandir

Hurafeci toplum çağdaş olamaz!    

“Ölülerden medet ummak medeni bir toplum için utanç verici bir hadisedir”. Atatürk

Hurafe: Dine sonradan girmiş olan, akla aykırı, uydurma ve garip şeyler, boş inanç; akla ve gerçeğe aykırı düşen aldatıcı söz” demektir.

Hurafe sözcüğünü açıkladıktan sonra, yaşadığımız, okuduğumuz kaynaklara dayanarak akla ve mantığa uymayan hurafelerle konuya değineceğiz.

Çağdaş bir toplum hurafelere asla inanmaz, uymaz, inanmaz, akıl ve mantığa dayanır, ondan güç alır. Ne yazık ki, ülkemizi geri bırakan pek çok hurafelerle toplumumuz yaşamakta.

Bu yazımı okuduktan sonra, bir Cuma günü namazdan önce Hacıbayram camisine, İstanbul’da Eyüp Sultan türbelerine gidin, nice binlerce insanın çeşitli derdine çare için türbenin başında huşu içinde insanların ölüden, türbeden, mezardan nasıl medet ummaya çalıştığını gözlerinizle görünüz. Üniversite sınavı arifesinde gerek öğrencilerin gerekse öğrenci yakınlarının sınavı kazanmak için nasıl huşu içinde orada yatandan yalvararak medet ummaya çalıştığını gözlerinizle görün. Ne ki nice genç kızın hayırlı bir kısmet (koca) bulmak için, evi olmayanların nasıl ev istediklerini gibi çeşitli dilek dilediklerini Hacı Bayram yanında nice türbelere el açtıklarını mutlaka görmüşsünüzdür.

Bu durum, bilgisizlikten, cehaletten, çaresizlikten kaynaklandığını, cehaletin insanları nasıl karamsar yaptığını üzülerek görmekteyiz.  Her yıl binlerce milyonlarca insanların çeşitli türbelere, şıhlara, ocaklara ziyaret ettiklerini görürüz.

Türkiye’nin pek çok yerinde, her yıl binlerce milyonlarca insanın ziyaret ettikleri çeşitli adlar altında nice türbeler vardır. Bir araştırmaya göre, Türkiye'de 2 bin civarında türbe vardır ve halkın %52'si türbe ziyareti yapmaktadır. [1]

Bir ülkede cehalet arttıkça hurafenin arttığını, insanların nasıl fakirleştiğini görürüz. Özellikle İslam ülkelerinde hurafenin arttığını, hurafenin insanları nasıl geri bıraktığını, müspet ilimden değil de bir takım uhrevi güçlerden medet umduğunu görürüz. Bu nedenle hurafeci toplum asla çağdaş olamaz. Hurafeler dinsel kökenli olduğuna göre, ülkemizde en büyük din kurumu olan Diyanetin hurafelerle- boş inançlarla savaşması gerektiğini bilmemiz gerekir.     

21 Eylül 2019 günü Özgür Sanatçılar Derneği’nin Hacıbektaş ve Avanos yöresine düzenlediği günü birlik bir geziye katıldım. Hacıbektaş’da müze ve bir iki km uzaklıktaki “çilehaneyi” gezdik. Bazı vatandaşların müze duvarlarını, sandukaları öptüklerini, o tarafa dönüp dua ettiklerini gördüm.

Çilehane dedikleri arazide insanlar ağaçlara binlerce bez çaput bağlamışlar, bağlıyorlardı. Arazide öbek öbek tuğla gibi üst üste yığılmış pek çok taş yığınları gördüm. Bunlar nedir diye sorduğumda, “taşları üst üste yığarak ev sahibi olmak için adak adıyorlar, bir evim olsun, diyorlar” dediler.

Başta Mahzuni Şerif olmak üzere pek çok kişilerin öldükten sonra Hacıbektaş’a defnedilmelerini vasiyet ettiklerini, oraya gömüldüklerini gördük; birçok aile de o mezarlıkta mezarlık yeri satın alıp etrafını çevirdiklerini, “aile mezarlığı” yazdıklarını gördüm. Bizim ekipte olup, mezarı orada olan Âşık Cemali’nin (Cemal Çetinkaya) eşi Elif Çetinkaya’nın eşinini mezarında dua ettiğini gördüm ve “eşinin oraya defneilmesini” istediğini söyledi.

Şimdi düşünelim, Hacıbektaş’a ve veya Mekke-Medine’ye defnedilen insanın günahları mı azalıyor veya bağışlanıyor. Yurdumuzda böylesine bir hurafe çok yaygındır.

Yine insanlar “delikli taş dedikleri bir kayanın arasından itiş kakış geçmeye çalışıyorlardı. Ayrıca oradaki satıcıların dükkânlarının önüne büyüklü küçüklü bidonları yığmışlar, bu bidonları sorduğumda sanki zemzem suyu gibi sevap diye oradaki çeşmeden suyu doldurup memleketlerine götürüyorlarmış.

Bu konuda hemen burada, mezardan- ölüden medet ummanın yanlışlığını vurgulayan Atatürk’ün 30 Ağustos 1925 de söylediği şu sözleri geldi: “Ölülerden medet ummak medeni bir toplum için utanç verici bir hadisedir”.

Atatürk’ün vurguladığı gibi, ölülerden medet ummak çağdaş bir topluma yakışır mı? Ne yazık ki, öbür Müslüman ülkelerde de yaygın olan hurafelerle yaşıyoruz, hurafeler böylece bizim yaratıcı ufkumuzu yok ediyor, esir alıyor, köreltiyor. Toplum olarak hurafelerden arınmalı, ölülerden medet ummamalıyız.

Hurafelerin hemen hepsi dinsel duygular içerir, dini düşünceden kaynaklanır veya bu boş inançlar dine bağlanır, dinden beslenir. Öyleyse din işleri ile uğraşan Diyanet İşleri Başkanlığımız, yaratıcı yeteneğimizi frenleyen bu hurafelerle-hoş inançlarla mücadele etmelidir. Aktif bir şekilde maalesef diyanetimiz bu konularda aktif bir çalışmasını göremiyoruz. Oysa Diyanet İşleri Başkanlığının bütçesi yatırımcı bakanlıkların bütçesinden kat be kat fazladır. 2019  yılında yatırımcı bakanlıkların bütçelerinde önemli kesintilere gidilirken, Diyanet İşleri Bakanlığı bütçesi yüzde 34 artırıldı ve 7.7 milyar liradan 10.5 milyar liraya çıkarıldı. Yeni tabloda Diyanet'in bütçesi bazı bakanlıkların ve MİT'in beş katına ulaşmış oldu.

Avrupa’nın hiçbir ülkesinde böylesine devlet bütçesinden beslenen, oluşan bir devlet kurumu yoktur. Sonra papazların ücretini devlet ödemez. Osmanlı İmparatorluğunda da, imamların ücretini ücret ödemezdi.

Camiye gidiyorsunuz, özellikle Cuma vaazlarında imamlar, hurafelerle dolu uyduruk dini öyküler anlatıyorlar, toplumsal yaşantımızın o hurafelere göre tanzim edilmesini istiyorlar. Hurafelerle yaşayan, hurafelerle beslenen bir toplum asla çağdaş olamaz.

Bu nedenle bu konuda ilginç hurafelerden örnekler vermek istiyorum.  

Bazı TV kanallarında da yayınlandı, “Zilli Baba Türbesi” olayını izleyeniniz var mı? Adana’nın ismini hatırlayamadığım bir yerinde ismiyle garip bir “Zilli Baba Türbesi” var. O türbeye çocuğu olmayan yoksul ümitsiz kadınlar, ellerine birer zil takıp, türbeye hitaben, “al sana bir göbek ver bana bir bebek” diyerek, resmen türbenin başında göbek atıyorlar.

Adam eti ilaç mı?

“şeyhülislâm fetvasıyla boğularak öldürüldü (17-18 Recep 1058/7-8 Ağustos 1648). Cesedi çıplak olarak Atmeydanı’nda bir çınarın altına konuldu ve burada “insan yağı mafsal ağrılarına iyi gelir” inancıyla kılıç darbeleriyle parça parça edildi (Evliya Çelebi, I, 113). Bundan dolayı Ahmet Paşa ölümünden sonra “bin parça” anlamına gelen Hezarpâre lakabıyla anılmıştır. [2]

Nallı Baba türbesi...

Malatya ve Sivas arasındaki yoldan geçen katırcı kervanları, bu yol üzerinde Kangal İlçesine yakın, üzerinde birkaç ağaç, bir de kuyu olan tepede konaklarlarmış. Bir gün, buraya geceleyin, kervanda tek katırıyla yolculuk eden bir adamın hayvanı orada hastalanmış. Ertesi sabah hastalık ağırlaşınca bir yamçı, bir heybe ve bir seccadeden oluşan kişisel eşyalarını yanına alıkoyarak, yükünü öbür katırcı yoldaşlarına vermiş. “Bana yıllarca hizmet eden bu katırımı yalnız bırakıp kurda kuşa yem olmasına gönlüm razı değil, diyerek, ağır hasta olan katırıyla orada tek başına kalmış. Tabi çok geçmeden katır ölmüş, hemen orada bir çukur kazarak, biraz da gerçek mezara benzeterek gömmüş. Buradan ayrılmak üzere, yeni bir kervanın gelmesini beklemeye başlamış. Bir süre sonra akşama doğru, bir kafile kervan gelerek aynı yere konaklamış. Kafileden biri, oradaki katırın mezarını ve tek adamı görünce, mezarcı göstererek, “kimdir bu”, diye sormuş. Güngörmüş katırcı, biraz üzgün bir eda ile hemen şu yanıtı vermiş:”Nallı Baba” . Adam, “ ya siz kimsiniz” diye tekrar sormuş. Bu soruya da katırcı, “ben de onun huddamı (bakıcısı, hizmetkârıyım), diye karşılığını vermiş.

Bunun üzerine kervandakiler katırı ölen adama karşı, sanki uhrevi bir zat ölmüş düşüncesine kapılarak, saygılı bir durum alırlar. Başta kervancı başı olmak üzere, kervan kafilesi para ve birçok hediye, yiyecek verirler. Kervancılar yollarına devam etmek üzere giderler.

İşte böylece, “Nallı Baba Türbesi” ve türbedar katırcı hüddamın ünü köyden köye, dilden dile yayılır, nefesi ve muskası gittikçe ünlenir. Uzaktan yakından bütün yöredeki dertliler, hastalar, bilmem ne derdi olanlar “şifa niyetine Nallı Baba Türbesini” ziyarete gelir. Bu arada bizim uyanık katırcı hüddam meşhur olurken zenginlemeye devam eder.

Bir gün Kangal ağasının çok sevdiği köpeği hastalanır. Kangal ağası, Nallı Babaya armağan bir koyunla birlikte, tedavi edilmesi için hasta köpeğini de yollar; Nallı Baba hüddamından hasta köpeğe iyice bir muska yazıp tedavi etmesini ister. Nallı Baba türbedarı hüddam, bu dileği yerine getirir, hasta köpeğe bir muska yazar, okuyup üfürdükten sonra köpeğin boğazına takar.

Cehaletin bol olduğu yerde, muskacılar, hüddamcılar, üfürükçüler vb. ler de pek çoktur ya… Yöredeki tüm muskacılar, afsuncular, üfürükçüler daha bilmem nice hurafeden nemalananlar, Nallı Baba türbesini, hüddamını kıskanmaktalar, ne ki diş bilemekteler. Durumu yukarıya devlet katına şikâyet ederler. Devletin yukarı makamından “neyin nesidir”, diye soruşturulması için birini görevlendirirler. Devleti görevlisi Nallı Baba türbesine gelir, konuk olur, geliş nedenini köpeğe muska yazmayı falan anlatır.

Nallı Baba türbedarı hüddam, yörede çok hatırı sayılır bir derebeyi olan Kangal Ağasının isteklerini reddetmenin mümkün olmadığını anlatır. Emirler, fermanlar birbirini takibedir. Kangal Ağasının köpeği, boğazındaki muska ile getirilir. Muska açılıp okunur. Türbedar dua gibi bir şeyler yazsa bari, o kendisine kazanç getiren bu işi gırgıra almış ve şöyle bir dörtlük yazmış:

“Tamah ettim etine,
“Muska yazdım itine
Tutarsa da s…kime,
Tutmazsa da s..kime”

Böylece tutanak tutulur, devletin katına gönderilir… [3]

Keçi Kuyruğundan hava tahmini...

1. Mahmut döneminde Almanya ve Prusya subayı Moltke Osmanlı ordusunun modernleşmesi için danışman olarak bulunuyordu. Osmanlı’nın Mısır valisi Mehmet Ali Paşa ile başı derttedir, savaş halindedir.

Hafız Paşa kumandasındaki ordumuz, Gaziantep dolaylarına kadar gelip, Nizip ovasında mevzilenen Mısır kuvvetleriyle karşılaştı. Moltke, Hafız Paşa’nın erkani harbiyesinde danışmandı.

Mısır kuvvetlerinin sağlam mevzilere girmesine fırsat ve zaman bırakmadan taarruza geçmesinin doğru olacağını ve vaziyetin zafer için elverişli olduğunu söyleyen Moltke taarruz planını hazırlayarak kumandan Hafız Paşa’ya verdi ve zaman kaybetmemesini de tasfiye etti. Askerin morali de yerinde idi. Hafız Paşa daha sonra bu savaş planları ile kendi vatanını Avrupa’nın en büyük askeri devleti haline getirmiş olan ve askeri tarihlerin kendisine “Ondokuzuncu Yüzyılın en büyük dehası”  dedikleri Moltke’yi dinledikten sonra havaya baktı, hava bulutlu idi. Dedi ki:

-Yağmur var mı yok mu bir anlayalım” dedi. Hafız Paşa el çırptı, yaverlerine bir şeyler söyledi, bir müddet sonra kendisini dışarıya davet ettiler. Muhteşem çadırın biraz ilerisinde bir çoban bir de keçi duruyor, çoban dikkatle keçinin kuyruğuna bakıyordu. Hafız Paşa bu tetkikin sonunu sabırla bekledi; bir müddet sonra çoban ağır adımlarla kumandana yaklaştı ve raporunu verdi:

“—Yağmur var…Hem de tez…”

Moltke şaşırmıştı. Sordu ve öğrendi. Çoban keçinin kuyruğunu tetkik etmişti: Bu sebeple yağmur bekleniyordu.

Moltke çekildi ve Hafız Paşa’ya şu haberi göndererek savaş meydanını terk etti:

“-Erkan-ı Harbiyesi çoban ve barometresi keçi kuyruğu olan bir harbin nasıl idare edileceğini bilmekte mazurum…”

Savaşın neticesi de malüm: Nizip’de hazırlığını tamamlayan, dinlenme ikmal zamanı kazanan Mısır Kuvvetleri bizi, Kütahya’ya kadar sürdü…[4]

Kurtuluş Savaşından hurafeli anılar...

22 Haziran 1919 Bekir Sami Bey ve arkadaşları Yunan işgaline karşı halkı örgütlemeye çalışıyorlar.  O gün Simav’a gelirler. Tanık olduklarını şöyle anlatırlar:

“-Simav’a geldiğimizde evlerin hiç biri tamamlanmamış durumda olduğunu gördük. Tuhafımıza gitti, bunun nedenini sorduk, dediler ki:

“-Bir evi kim tam olarak yaptırırsa felakete uğrar, bunun için herkes evini bitirmeden bırakır ki başına bir şey gelmesin”.

Simav’daki evler böyle yarım yamalak bir görünümü sergiliyordu.

Ülkede hurafe, cehalet diz boyu idi. Halkın yüzde 95 inden fazlası okuma yazmasız, üretim yok, yerli tarım ürünlerini azınlıklar sömürüyordu. Osmanlı halkını eğitmek yerine cami yapmış, saray yapmış. (Şimdiki AKP-RTE yönetimi biraz buna benzemiyor mu) Toplum eğitim ve kültürden yoksun kaldı mı, hem de dinsel kökenli hurafeler alır yürür.

Neyse biz Kurtuluş Savaşı’mızda olan hurafeli anılara dönelim.

Büyük Savaş’ta Bekir Sami’nin tümeninde eczacılık etmiş ve harp sonunda askerlikten ayrılarak memleketine dönmüş bir eczacı, biz kasabada iken çıkageldi ve şu öyküyü anlattı:

“-Ben bütün ömrümde 3-4 lira para biriktirdim, memleketime dönüp yerleşeyim, bir eczane açayım, hem halkın sağlığına hizmet ederim, hem de hayatımım kazanırım,  diye düşünüp buraya geldim. Bir eczane açtım, ama bu girişim bazı çevrelerin çıkarına ve bağnazlığına aykırı düştü. “Muska dururken gavur icadıyla iş görülür mü? (Eczaneyi  kastediyor). “Bu tutum dinimize uymaz”  diyenler bir gece eczaneyi basıp bütün ilaç şişelerini kırdılar, ilaçları yerlere döktüler”.

Zavallı eczacı her şeyinden olmuştu, ayrıca kasabadaki geriliğe, kasabanın bu durumuna acıyordu. Oysa Ege bölgemizde Rumların çoğunlukta bulunduğu nice pek çok köy ve kasabada hem doktor, hem de eczaneler vardı.  Yerli Türk köylülerden bazıları hastalarını, aşırı dinci, şeriatçı görünenlerin şerrinden korka korka bu Rum kökenli doktorlara götürürlerdi.

Bu hurafelerle yoğrulmuş cehalet ve sefalet içinde Kurtuluş Savaşı’nı nasıl kazandığımızın mucizesini düşünün.

Neyse biz yine Simav’daki o Kurtuluş Savaşı’nın günlerine dönelim.

Kumandan Bekir Sami, eczacının başına gelen bu hurafe ve cehalet dolu öyküyü dinledikten sonra Kaymakam’a emir verip şehrin zenginlerini getirtti. Onlara hiddetle şunları söyledi:

“-Yarın sabaha kadar eczacının parasını vereceksiniz, vermezseniz Simav’ı yakarım!”

Eczacı ertesi sabah parasını da aldı, ama bundan sonra Simav’da duramayacağını” söyleyerek ertesi günü yola çıktı.

Bekir Sami şöyle bitiriyor anısını:

“-Biz bir gün dinlenip ertesi günü ayrılınca, sonradan haber aldığımıza göre, Simav eşrafı intikam almak için ardımıza birkaç koldan eşkıya salmış”! [5]

Kuranla Yön Tayin etme (Kuran Falı)

Hurafeyi din ve cehalet besler. Dinin etkinliğini bilen ileri gelen zevat dini daima kullanır, hurafeyi yaratır.

Balkanlar’da bir yerde Osmanlı askerleri bozulur. Osmanlının yıkılışına doğru, bütün Balkan devletleri Osmanlıya saldırırlar. Bu bozgun yıllarında bir askeri birliğimiz “Yunanlılara mı, Sırplara mı rastlayıp yok mu olacağız, dağılan kaybolan kolorduya nasıl ulaşacağız”  endişesi içindedirler. Erlerin çoğu okuma yazma bilmeyen, subayları da alaylı olarak Kuran falından imdat uman birlikler ne kadar başarılı olurlar ki.

Olayı “70 lik Bir Subayın Hatıralar” adlı kitaptan aynen alalım:

“-Subaylar erler dağınık vaziyette batıya doğru yürüyoruz. Bir yerde küçük bir sırt üstünde yedi sekiz subayın halka olarak bir şeyler yaptıklarını gördüm. İnerek onların yanına sokulduk. Subaylardan birisi Müslümanların kitabı olan Kuran’ın ortasından bir iple bağlamış, bu ipe de bir anahtar geçirmiş, mukaddes kitabı çeviriyor, sonra bırakıyor. Yedi sekiz defa bükülmüş olan ip dolayısıyla bu defa geriye dönen ve sonra sağa sola ufak hareketler yapan Kuran’ın nihayet kuzey istikametinde sükûnete varınca kitabı çeviren subay: “İşte kitabın gösterdiği istikamet, bizim için hayırlı olacak istikamet burası”!

(Burada yapılan bu gözlemde Kuran yerine başka bir nesne koyarsanız, her yana döner , aynı işlevi görür)

Şansımız yaver gitti, ne Yunan, ne de Sırp birliğine rastladık. Biz de Yunan süngüsü veya Sırp düşmanlığından kurtulduk. Fakat bizi yarı yarıya kıran açlık, tifüs ve dizanteriden yakayı kurtaramadık”.  [6]

Bir Öküze Muska Yazan!

Osmanlı zamanında Erzurum’un bir köyünde Seyit Hafız Mehmet isimli bir yobaz, Yeniçerilerle dövüşerek yaralanmış ve korkarak kaçmış, bir Abaza gemisi ile Soğucak’a varmıştır. Orada Abazaların adetlerini iyice öğrenen uyanık yobaz, her derdi olana muska yazıp vermeye başladı. Öylesine tanındı ki, Allah’ın kelâmını kâğıda yazıp ona buna satarak kazanç sağlamaya başladı; bir muskayı bir öküz ve dört koyuna satardı. (Anadolu’da, öküzünün biri öldüğü zaman, öküz alamadığı için tarla satan çiftçi vardı, ne kadar pahalı muska yazıp yoksulu sömürdüğünü bundan anlayabiliriz).  Bu adamın tutulması için Ferah Ali Paşa’ya emrolundu ise de, fesat çıkarmasından, cahil halkı tahrikinden korkularak bir şey yapılamadı.          

Olay ve dedikodular iyice büyümeye başlayınca, nihayet Nakipzade Mustafa Paşa, adamı bir takiple getirtip idam ettirdi. Gerçekten de korkulan oldu, adamın taraftarları İstanbul’a gelip, abartılı ve iftiralı şikâyet edince, Nakipzade Mustafa Paşa’nın rütbesi alınarak sürgüne gönderildi. [7]

Şimdilerde bile halkımızın dinsel kökenli cehaletinden kaynaklanan nice binlerce hurafe örnekleri cahil insanları daha çok geriliğe, sefalete sürüklemekte.  Hurafe ve cehaletin insanın namusunu, ırzını bile rezil kepaze ettiğine bir örnek verelim, henüz Türk kütüphanelerine girmemiş olan Gazeteci Timur Soykan’ın Badeci Şeyh’in Sır Odası adlı kitabını okuyun, okurken utanacaksınız.

Anlatılan bu hurafeler birer örnektir, daha nicelerini sayabilir misiniz? Halkımız arasında daha nice akla, mantığa, bilime uymayan pek çok hurafeler halkımızın inancını, cehaletini sömürüp gitmekte.

Kısaca hurafe ve cehalet tüm toplumları geri bırakan en zararlı, en tehlikeli bir virüs olarak içimizde yüzyıllardan beri yaşamını sürdürüyor.  Ne yazık ki, dünyada elliden fazla Müslüman ülkesi bu durumdadır; bu ülkelerin hepsi de sadece sarayını, iktidarını, çıkarını düşünen despot, faşist kafalı tek adam yönetimiyle yönetilmekteler, hepsi de çağın en gerisindedirler ve de hurafe ve cehalet girdabındaki  “İslam ülkelerinin 500 yıldır bilime hiçbir katkıları yok”.

Bütün bu yöneticiler dini kullanmaktalar, zaten hurafeler de dinden beslenmekteler. 

Üstelik bu ülkelerin tek adamlı yöneticileri, halklarının aydınlanması için doğru düzgün candan çaba göstermemektedirler. Ayrıca ana dilde ibadet yapıldığı zaman, cehalet de, hurafe de yenilecektir.

Hurafe konusunda, hurafe ve din arasındaki virüslü bağıntıyı gören Balkanların en aydın devlet adamlarından Aliya İzzetbegoviç  İslam ülkelerini kemiren hurafe için şöyle diyor:

-Din hurafeleri yok etmezse, hurafeler dini yok eder”. O halde cehalet ve hurafeler ile mutlaka savaşmamız gerekiyor.

Sonuç olarak bu dünyada cehalet kadar karanlık bir şey yok.

Cevat KULAKSIZ – 28 Eylül 2019

This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

Dipnotlar :

[1] http://www.dinbilimleri.com/Makaleler/1701897251_1101150635.pdf)

[2] https://islamansiklopedisi.org.tr/hezarpare-ahmed-pasa

[3] Bu öykü, Gaziantep folklorundan alınmış, Gaziantep Savunmasının belli başlı kişilerinden olan İncezade Hüseyin Efendi anlatmış-Cemil Cahit Güzelbey derlemiştir.

[4] Kaynak: Yazılmamış Tarihimiz 3 Cemal Kutay sf 235-237

[5] Yüzbaşı Selahattin’in romanı sf 108-109

[6]: Yetmişlik Bir Subayın Hatıraları sf 80

[7] Cevdet Paşa Tarihi Cilt: 6 Sf: 437

Yazarlar