cevat kulaksiz

"Halkın Uyanışı Durdurulamaz" Cumhuriyet, Demokrasi, Adalet  Paneli

Toplumda en büyük güveni her şeyin sonunda adil bir mahkemenin bulunabileceği inancı sağlar.

“Partili Cumhurbaşkanı” olarak yapılan değişiklikle sunulan yönetim Türkiye için tam bir felaket olmuştur.

“…kendi yaptıkları, kendi değiştirdikleri anayasaya dahi uymuyorlar”.

“Atatürk’ün yıllar  yıllar önce tek kişinin ve onun ailesinin lütfünden alarak millete verdiği egemenlik maalesef bu gün milli irade kisvesi altında milletin elinden alınarak tek kişinin lütfüne terk edilmiştir”.

“Türkiye bu gün kesinlikle bir hukuk devleti değildir.

“Eleştiremediğin  din kurallarından hukuk devleti yaratılamaz. İmanla inançla hukuk devleti yan yana yürümez”.

“HÂKİMLERİMİZDEN, SAVCILARIMIZDAN HUKUK DEVLETİ BEKLİYORUZ”

“Türkiye’de hukuk devleti yok, bağımsız yargı ile denetleneceksin, o yargı da bağımsız olacak”.

“Seçim de yok Türkiye’de, 2007 den beri yapılan seçimlere güvenmiyorum”.

“2016 referandumunda YSK lunun verdiği bir karar vardır, gerçekten utanç vesilesi.

“Yüz bin kişi ile seçimler ve propagandalar hakkında YSK na, AYM ne, AİHM ne şikayet edelim”.

31.01.19 günü Çankaya Beld. Çağdaş Sanatlar Merkezinde Uğur Mumcu, Muammer Aksoy ve öteki demokrasi şehitlerinin anısına düzenlenen, Ankara Barosu, Atatürkçü Düşünce Derneği, Türk Hukuk Kurumu’nun katkıları ile 26. Adalet ve Demokrasi haftası etkinliklerinden son etkinlik olarak “Halkın Uyanışı Durdurulamaz” Cumhuriyet, Demokrasi, Adalet konulu panel düzenlendi. İlk konuşmacı olarak Hüseyin Emre Altınışık (Yönetmen ADD Genl. Sekr.) Öteki panel konuşmacılar: Prof. Dr. Suheyl Batum (ADD Genl Başk), Av. Yaşar Çatak (Türk Hukuk Kurm Genl Başk), Av. Erinç Sağlam (Ankara Barosu Başkanı). Salonda Yargıtay Onursal Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, 31 Temmuzda katledilen Prof Dr. Muammer Aksoy’un oğlu Işık Aksoy, CHP eski Milletvekili Halük Pekşen, Eski Yenimahalle Belediye Başkanı Tuncay Alemdaraoğlu, akademisyenler geniş bir kalabalık vardı. Çok ilginç konuşmalar oldu. Bu değerli konuşmaların dört duvar arasında kalmaması için uzun emek harcayarak yazıya döküp internet okuyucularımıza sunma gereğini duyduk.

Şebnem Şekercioğlu Uzun’un sunum konuşmasından, Ersan Petekkaya’nın piyano, Halide Onat’ın solistliğindeki müzik dinletisinden sonra konuşmalara geçildi. Konuşmalara başlarken paneli yöneten ADD Gen. Sek. Hüseyin Emre Altınışık şunları söyledi:

“-Türkiye’nin geldiği bu noktada hepimiz şikâyetçiyiz, Cumhuriyetin. Bu günkü rejimin bizi temsil etmediğini, bizi ifade etmediğini, demokratik olmadığını, özgürlükçü olmadığını hepimiz söylüyoruz. Hepimizin ortak kaygısı da ülkemizin geleceği ve bu sistemin daha da yerleşmemesi. 1980 sonrasında bir aydın katliamı yaşandı. Muammer Aksoy cinayeti 1980 sonrası aydın katliamının ilk halkasıydı ve bunların tümü seçilmiş aydınlardı Atatürkçü, Cumhuriyetçi ve Cumhuriyetin kuruluş felsefesine yürekten bağlı aydınlarımız birer birer seçildi. Muammer Aksoy şehit edildi, hemen eylül ayında Turan Dursun, Ekim ayında Bahriye Üçok, sonra Ahmet Taner Kışlalı, Uğur Mumcu Necip Haplemitoğlu’na varıncaya kadar, Onat Kutlar, Çetin Emeç tümü şehit edildi. Eğer devlet, sistem o günkü yöneticiler, siyasiler Muammer Aksoy cinayetini aydınlatabilselerdi, diğer zincirin halkaları oluşmayacaktı ve aydın katliamı olmayacaktı. Bir bilinçli katliamla karşı karşıyayız, bu aydınlar bilinçli şekilde seçildi ve yok edildiler. Çünkü toplumu aydınlatıyorlardı, toplumu bilinçlendiriyorlardı, bilgilendiriyorlardı ve yeniden bir Atatürkçü bir çözüm noktasına gelmişti. Muammer Aksoy’un ve aydınlarımızın katledilmesinin temel sebebi işte bu günkü Türkiye’ye baktığımız zaman daha iyi anlamaktayız.

Bahriye Üçok katledilmeden önce dönemin SHP Genel Sekreteri Hikmet Çetin’i ziyaret ederek konuşma arasında der ki, “sokak lambalarından bu gün sonuncusu da söndü, müracaatlarıma rağmen gelip yapılmadı” diyor. “Ben aydın katliamını, aydınlarımızın katliamını işte bu sokak lambalarının birer birer söndürülüşü olarak görüyorum, çünkü karanlık sokağa insanlar çıkmaktan imtina eder korkar, çekinir. Ama eğer sokaklar aydınlıksa, caddeler aydınlıksa çok daha güvenle gezersin”. Bizi bir korku toplumu bir çaresiz, ölümlü çaresizliğe itmek için aydınlarımız seçildi, yok edildi bu günkü maalesef hepimizin şikâyet ettiği tepkisiz bir topluma gidildi.

İlk konuşmacı olarak Türk Hukuk Kurumu Başkanı Avukat Yaşar Çatak konuşmasında “demokrasi dışı başkanlık denilen ucube bir şey” konusunda şunları söyledi:

“-Muammer Aksoy hocamız 29 yıl önce katledildi, Uğur Mumcu 26 yıl önce katledildi. Bunlar laik Cumhuriyetin devrim şehitleridir, aydınlanma meşaleleridir; bunlar Atatürkçü düşünceyi toplumda diri tutmak, yaymak mücadelesi içerisinde olduklarından dolayı karanlık güçler tarafından katledildiler. Muammer Aksoy ve Uğur Mumcu’yla 40 yıl önce Türk Hukuk Kurumu’nda (THK) yönetim kurulunda birlikteydik. Halit Çelenk, Bahri Savcı, Emin Değer o kadroda Muammer Aksoy’un başkanlığında çalışmanın anısını, yaşamımın önemli bir kesiti olarak muhafaza ediyorum, onurla.

Muammer Aksoy hocamızın ulusal petrol, ulusal eğitim, laik demokrasi Cumhuriyet konularında bizlere önemli öğretileri olmuştur. Kendisinin de öğrencisi durumundaydık. Sadece öğrencileri değil, bütün Türkiye ondan daima bir şeyler öğrenmişlerdi. Hocamızın uğraşlarından önemli gördüğüm bir başkası da 61 Anayasası’nın kurucu meclisteki sözcülüğünü, komisyon sözcülüğünü yapmasıydı. 61 Anayasası Türkiye’nin gördüğü en demokrat insan haklarına dayalı bir anayasaydı, özgürlükçü anayasaydı.

Ama o anayasadan 1980 lere doğru geldiğimizde çok farklı bir noktaya geldik, ulaştık. Şimdi 61 Anayasasından çıkışla o özgürlükçü, demokrat anayasadan çıkışla 68 e doğru gelirken 68 de o anayasansın “Türk toplumuna bol geldiği” iddiası ile kısılmaya başlayan sürecini yaşadık ve arkasından 12 Mart geldi 12 Mart’ta anayasa daha da daraltılmaya başladı. Gittikçe daraltıldı ve arkasından bol gelen anayasaya kimileri de kadife eldivenler demir yumruklarını vurma durumunda olduklar. Bunları bir anayasa gerilemesi süreci olarak yaşadık.

Daha sonraki dönemde 12 Eylül sürecine dar boğazına girdik. 12 Eylülde de karşımıza başka bir anayasa dayatıldı. O anayasayı da bu toplum kabul etmek zorunda kaldı halk oylamasıyla ve o anayasanın getirdiği sıkıntılı bir süreç yaşanmaya başladı.

Fakat halkımız, gelişen bu süreç karşısında yeterli bir duyarlılık da gösteremedi. Daha sonra anayasada önemli kırılmaları yine yaşadık. Bunlardan en önemlisi 2007 değişikliği oldu. 2007 de “Cumhurbaşkanını halk seçsin” noktasına girilmesi, 2010 değişikliği ile anayasada Anayasa Mahkemesinin (AYM) oluşumunu, Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulu’nun (HSYK) oluşumunu yeniden düzenlenmesi gibi olumsuz dönemleri yaşadık.

Nihayet 16 Nisan 2017 değişikliği ile otoriter başkanlık tek adam rejimiyle karşı karşıya kaldık, en büyük kırılma da bu oldu. Şimdi ülkenin içinde bulunduğu en büyük sorun olduğunu bu olduğunu düşünüyorum. Yani 2017 değişikliği ile gelen rejimin Türkiye’yi en sıkıntılı dönemine getirdiğini düşünüyorum.  Bazıları “beka sorunu” falan diyorlar ya, asıl sorun burada. Tabi bunu noktaya gelirken ülkeyi yönetenler, yönettiği iddiasında olan kişinin bazı incileri var. Onları bir daha sunmak istiyorum:

Başkanlık sistemi şahsımın projesidir, belediye başkanlığımdan beri savunur ısrar ederim. Bu sistem var ya bu sistem bizim bileklerimizde prangaydı,(Parlamenter sistemi kastediyor). “Demokrasi amaç değil araçtır, demokrasi tramvaydır, istediğin durağa gelince ineriz, yasama yargı bizim için ayak bağıdır; Anayasa Mahkemesini kabul etmek durumunda değilim, verdiği kararlara uymuyorum, saygı da duymuyorum”. Bu anlayışın getirdiği anayasadır, 2017 Anayasası ve hukukun üstünlüğü, yargı bağımsızlığı, yargıç güvencesi, erkler ayrılığı, basın-medya özgürlüğü konuları ciddi şekilde ciddi boyutta geriletilmiş hatta çoğu yok edilmiştir.

Aslında Tanzimat’tan bu yana daima yönetimin yetkileri kısılmaya çalışılırken, yürütmenin yetkileri kısılmaya çalışılırken, ilk defa 2017 değişikliği ile tam tersi olmuş, yürütmenin yetkileri genişletilmiştir ve “milletin olduğu iddia edilen egemenlik milletten halktan alınarak tek kişide, tek adamda yoğunlaştırılmış durumdadır. “Partili Cumhurbaşkanı” olarak yapılan değişiklikle sunulan yönetim Türkiye için tam bir felaket olmuştur. 10 milyon partilinin genel başkanı 280 milletvekilinin grup başkanı aynı zamanda milletin de cumhurbaşkanı. Böyle bir demokratik anlayış her halde dünyanın hiçbir yerinde yoktur.

Devletin başı,  hükümetin başı, Milli Güvenlik Kurulunun başı hepsi aynı şahısta olmaktadır.  Konuşmasını yaparken kişi “eyyy” diye başlıyor, cümlesi bitmeden, o eyy diye hitap ettiği kişi hakkında, kürsüden inmeden savcı hemen soruşturma hazırlıyor. Ya da avukatları hemen harekete geçiyor tazminat davası dilekçelerini hazırlıyor. Böyle bir ülkede yaşıyoruz.

Amerika’da Tramp Meksika sınırına duvar örecek ödenek alamıyor, ama bizim anayasamıza göre Meclis başkanın getirdiği bütçeyi ret etse, yeniden değerlendirme yapılarak bütçe uygulaması aynen devam ediyor, hiçbir kısıntı sıkıntı olması mümkün olmuyor. Ya da Obama mülteciler konusunda bir kararname çıkartıyor, bir eyalet savcısı çıkıyor, diyor ki “ben bunu uygulamıyorum, bu benim yasalarıma aykırı, yanlış getirdin onu” diyor ve devlet başkanı hiçbir şey söyleyemiyor, yapamıyor.

Ama bizde tam tersi; ne derse ağzından çıkan kanun niteliğinde tartışılmadan gerçekleşiyor.

Bu noktaya maalesef 2017 referandumuyla gelmiş olduk. Onun da mühürsüz oy pusulalarıyla yapılan tasniflerin sonucunda geldiğimiz bir netice olduğunu hepimiz görüyoruz.

Şimdi burada bu sıkıntılı ortamdan çıkışın yolunu kendimiz bulmak zorundayız, Laik Cumhuriyetçiler, Atatürkçüler, bulmak zorundayız bunun çıkışını kolay değil çıkışımız, buradan çıkmak için de önümüzdeki bütün platformları en iyi şekilde, en doğru şekilde özverili olarak değerlendirmek zorundayız. Önümüzde seçimler var. Bu seçimler yerel seçimlerse de biz onun ötesinde bakmalıyız çünkü karşımızdakiler de öyle bakıyorlar. Onlar da onu söylüyor, hem tek adam hem de tek adamın stepmesi durumundaki kişi ayı şeyleri söylüyor, “beka sorunu” diyerek ortaya koyuyor bunları.

Bizim de yapmamız gereken tam tersine Türkiye’nin bekasının bu rejimden, bu sistemden kurtulmak olduğunu bilmemiz gerekiyor. Adayı ve seçimini düşünmeden tekrar parlamenter demokrasiye dönüşün umudunu yaşatmak o umudu korumak adına bu davranışın içerisinde ulusça bulunmak durumundayız. Başka çıkış yoktur, her şartta her platformda bu olanakları sonuna kadar kullanmalıyız.

Meclis Başkanı İstanbul Belediye başkan adayı oldu. İstifa şöyle böyle, anayasaya aykırı falan, adaylığı anayasaya aykırı değil, ama partinin etkinliklerine katılması siyaseti parti bayrakları altında gidip konuşma yapması anayasaya aykırıdır. Dilekçesini ileri verecek ayrılacak bir yana taa İzmir toplantısına gidip aday toplantısına katıldığı nokta da, aday İstanbul İtfaiye müdürlüğünü ziyaret ettiği nokta da yaptıkları tamamen anayasa dışıdır, anayasaya aykırıdır ve bunun müeyyidesi de anayasaya aykırılığın  müeyyidesidir.

Ayrıca Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) üyelerinin görev sürelerinin bir yıl daha uzatılması da yine anayasaya aykırıdır. “Bir yıl sonra yürürlüğe girer” diye siyasi partiler yasasında hüküm olmasına rağmen bu değişiklik yapılmıştır. YSK nun yasası Siyasi Parti Yasası değil, doğrudan seçim yasasıdır. Seçimleri yöneten bir kurulun üyeliklerinde yapılan değişiklik onların görev süresini uzatılması bir yıllık uygulanmama süresi içerisine girer, hâlbuki bu zevat her gün YSK kararlarını yayınlamakta ve uygulamada da, hâlbuki o kişilerin değişmesiyle Türkiye’de demokrasi duracak değildi. Daha önceki mühürsüz oy şaibesini taşıyanlarla bu seçimleri yaptırmak yönetim tarafından uygun görülmüştür.

Bu tek adam rejimine her ortamda mücadele ümidimizi yitirmemeliyiz”.

Ankara Barosu Başkanı Av. Erinç Sağkan konuşmasında anayasanın askıya alınması üzerinde şu konuşmayı yaptı:

“-Bu ülkede bağımsız Cumhuriyet isteyenler aydınlar hep bedel ödediler, bedel ödemeye devam ediyorlar, bazen şekil değişebilir bedel ödemenin ama bu mücadeleyi vermekten yana bir adım dahi geri atmayacağız. Şu anda bu baskı göz altılarla sabahında ev baskınlarıyla kişilerin lekelenme hakkının ihlaliyle yapılıyor, ama ben halen söylediklerimizin, sokaktaki eylemlerimizin bir anlamı olduğuna inanıyorum. Son zamanlarda bu mücadelenin içerisinde bulunanlar dostlar içerisinde bir umutsuzluk, acaba kendi kendimize söyleyip kendi kendimize mi dinliyoruz düşüncesi var. Bunun tam da böyle olmadığını aslında çok kısa süre önce gördük. Tamamen anayasayı tanımadan Meclis başkanı adaylığına gösterilen tepkiler bir müddet sonra etkisini gösterdi ve dün yaptığı açıklamayla “istifa edeceği”ni beyan etti. Demek ki bu kadar umutsuz olmamak gerekiyor. Bu mücadeleyi vermeye bu şekilde devam etmek zorundayız. Bizler umutsuz olursak, yarın çocuklarımıza anlatabileceğimiz hiçbir şey olmaz.

Şimdi anayasasızlaşma yahut anayasanın askıya alınması nasıl dersek diyelim, burada 16 Nisan referandumu öncesinde de konuştuk, benzer şeyleri o zaman da söylemiştik uyarmıştık, maalesef kendi yaptıkları, kendi değiştirdikleri anayasaya dahi uymuyorlar.

Anayasa neden yapılır, neden gereklidir, Magna Carta’dan beri aynı sebeple, baskıcı iktidarı sınırlandırmak bir fren mekanizması oluşturmak ve vatandaşların temel hak ve özgürlüklerini korumaktır, anayasaların temeli buna dayanmaktadır. Peki, 16 Nisan Referandumu iktidarı sınırlayan değişiklikler mi getirdi hayatımıza, hayır, tam aksine iktidarın yetkilerini tamamen artıran iktidarın tamamen yetkisini sistemi tamamen tek bir adamın keyfiyetine terk eden düzenlemeler hayatımıza getirdi.

Bugüne kadar anayasanın temel hak ve özgürlüklerine ilişkin temel hak ve özgürlüklere ilişkin maddelerden hangilerine uyulmadığını açıklamaya kalksam çok zaman alır. Kısaca bazı maddeler şöyle. Örneğin düşünce ve ifade hürriyeti anayasamızın 26. Maddesi diyor ki, “herkes düşünce ve kaaatlerini söz ve yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak yayma hakkına sahiptir”. Şu anda Türkiye’de düşünce ve ifade hürriyetinden bahsedebilir miyiz? Şu an emniyet müdürlüğü oturmuş soruşturma yürüterek yapılan açıklamalar neticesinde hemen tutuklamalar başlıyor en iyi ihtimalle adli kontrolle sonuçlanan soruşturmaları görüyoruz. En iyi ihtimalle tutuklanmazsanız eğer, yurt dışına çıkış yasağı ve haftada bir karakola imza mecburiyetiyle Türkiye şu anda tam anlamıyla yarı açık cezaevine çevrilmiş durumda.

Adalet bakanı Bozdağı 2016 da açıklamış, Cumhurbaşkanına hakaretten dolayı 1845 dosyada kişiye soruşturma izni verildiğini belirtiyor. Bir hukuk devleti olduğunuzdan bahsedebilir miyiz.

Metin Akpınar, Müjdat Gezen, Fatih Portakal gibi en ufak muhalif söylemde bulunan kişi, anında Cumhurbaşkanının “yetkililer gereğini yapar” açıklamasıyla sabahın köründe göz altına alınıyorlar. Hemen yurt dışına çıkış yasağı en iyi ihtimalle adli kontrolle devam ediyor işlem. 11 Ocak 2016 tarihinde yine böyle bir örnek 1228 adet akademisyence imzalanan kamu oyunda “barışı ve akademisyenler bildirgesi” denilen belge hakkında, imzalayan akademisyenler ismiyle bilinen bildirge. Hemen 17 Ocakta Cumhurbaşkanı ve yetkili makamlara ihanetle suçluyor ve yetkili makamları göreve çağırıyor, aynı tarihte 12 Ocak’ta YÖK olağanüstü toplanıyor, gereği yapılacak deniliyor, üniversiteler hızla kendi mensubu olan akademisyenler hakkında soruşturma açıyor, imzalayanlar işten çıkartılıyor, işten çıkarılmayanlar da hemen KHK ile işten atılıyorlar. Aynı gün sabah saatlerinde birçok akademisyen gözaltına alınıyor. Terör örgütüne propaganda yapmaktan haklarında hemen soruşturmalar başlıyor.

Şimdi size 12 Eylül sonrası 15 Mayıs 1984 tarihinde Aziz Nesin ve arkadaşları tarafından Cumhurbaşkanlığı ve TBMM Başkanlığına sunulan 1260 kişi tarafından imzalanan ve kamuoyunda “Aydınlar Dilekçesi” diye bilinen dilekçeye karşı Kenan Evren’e karşı gösterilen tepki ile az önceki Recep Tayyip Erdoğan gösterilen tepki arsındaki fark görebiliyor muyuz. Hiçbir fark yok. Asıl farkı biraz sonra söyleyeceğim ama barış için akademisyenler bildirisini imzalayanlar ile “aydınlar bilgesini imzalayanların başına gelenler arasında fark birbirine çok benziyor fakat Aydınlar Belgesini imzalayarak aydınlardan 59 kişi hakkında ceza davası açıldı iki yıl süren yargılamalar sonunda 1 Nolu Sıkıyönetim mahkemesi tarafından tüm sanıkların beraatına karar verildi. Bu gün ise Barış Belgesini imzalayanlar birer birer mahkemelerden ceza almaya başladılar. İşte aradan geçen onlar yıldan sonra 12 Eylül’le bugünkü- fark arası budur. Yargı bağımsızlığından bahsediyoruz ya, 12 Eylül’e bakın, bu güne bakın bağımsızlık ve tarafsızlık konusunda nereye geldiğimizi her halde özetlemiş oluyoruz.

Tabi hakim ilkesi Anayasamızın 32. Maddesi: “Hiç kimse tabi olduğu mahkemeden başka bir mahkeme önüne çıkartılamaz. Gelin görün ki Türk Sulh Ceza hakimlikleri tam da bu maddeye aykırı işlem yapan mahkemelerdir. Anayasanın 35. Maddesinin yürürlükte olduğundan bahsedebilir miyiz.

Mahkemelerin bağımsızlığı ve tarafsızlığı anayasanın 138. Maddesinde düzenliyor. 16 Nisan da bağımsızlığın yanına tarafsızlığını da eklediler, tamamen güven içinde hissediyoruz kendimizi mahkemeye çıktığımızda, mahkemeler yasalara vicdani kanaatlerine göre hüküm veririler hiçbir organ, makam, merci, kişi yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez, gerekçe gönderemez temlik ve telkinde bulunamaz, madde içeriği bu. Çok uzağa gitmeye gerek yok, onalarca örnek verebiliriz. En son Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Demirtaş kararı anında Cumhurbaşkanı tarafından bu kanunun bu mahkemeleri tanımayıp “yargımız gereğini yapacaktır” denildi ve hiç gecikmeden yargı gereğini yaptı. “İvedi olarak tahliye edilmesi gerekir, bu siyasi bir tutuklamadır” şeklinde çok açık gerekçeye rağmen tutuklamasının devam edilmesi için karar tahsis edil ki bu husus da mahkemelerin bağımsızlığı ve tarafsızlığı noktasında nerede olduğumuzu çok açık olarak göstermektedir.

Anayasa Mahkemesinin (AYM) bağlayıcılığı yine anayasanın 121. Maddesinin ilgili maddesi der ki “AYM sinin kararları resmi gazetede hemen yayınlanır, yasama, yargı, yürütme organlarını idare makamlarını gerçek ve tüzel kişileri bağlar”, şeklinde düzenleme içermektedir.

Ancak Cumhurbaşkanının “bu karara uymuyorum, saygı da duymuyorum” demesi üzerine yerel mahkemenin AYM sinin kararını tanımadığına çok yakın geçmişimizde şahit olduk. Anayasanın 153. Maddesinin yürürlükte olduğundan söz edebilir miyiz acaba. Bu tür örnekleri çok fazla verebiliriz maalesef ülkemizde. Ancak gördüğümüz nokta şudur, anayasa baskıcı iktidarı sınırlayacağı yerde bu hükümler mevcut anayasa içerisinde bulunmasına rağmen, bazı yasalarla sınırlandırmak suretiyle bazen de uygulamada göz ardı edilerek şu anda şeklen bir anayasamız olsa da fiilen bunun işlemediği çok açık olarak ortada durmaktadır.

Meclis Başkanlığı meselsi de bu tartışmaların bir boyutunu içermekte, anayasada düzenlemeye tamamen aykırı olarak adaylık ilan edilmiştir. Cumhurbaşkanı, “bizce bir mahsur yoktur anayasaya aykırı bir durum söz konusu değildir” demiştir. Ancak burada az önceki umutsuzluğun olmaması gerektiği bir örneği yeni yaşanmıştır. Çok sayıda sivil toplum örgütünün açıklamaları beyanları geçmişte yaşanan örneklerin verilmesi neticesinde bir sonuç alınmış ve dün itibariyle şahıs istifa edeceğini açıklamıştır. Başka örnekler verebiliriz. Anayasasını 38. Maddesini bu anlamda gösterebiliriz çünkü masumiyet karinesi ve suçların ve cezaların şahsiliği ilkesini düzenlemektedir.

Şimdi size, dediğim gibi bizim ülkemizde örnekleri ararken çok geçmişe gitmeye gerek yok, uzağa gitmeye gerek yok, hemen dün ortaya çıkan bir mahkeme kararından kısaca bahsedeceğim. Ankara’da bir idare mahkemesidir bu kararı veren. Konusu, bir kişi KPSS yi kazanmış güvenlik soruşturması yapılıyor hakkında, güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması neticesinde annesiyle babasıyla ilgili bazı kayıtlar sebebiyle kişi işe alınmıyor, sınavı kazanmasına rağmen. Kendi şahsıyla ilgili hiçbir bulgu yok, annesi ve babasına ait bazı evraklar nedeniyle kişi işe alınmıyor. Bir hukuk devletindesiniz ya tabi yargıya idare mahkemesine başvuracaksınız, bağımsız ve tarafsız mahkemeler sizin haklarınızı koruyacak. Mahkemenin gerekçesinden kısaca bahsedeceğim. Deniliyor ki kişinin babası Dehak tarafından oluşturulan demokrasi platformunun kuruluşuyla ilgili hazırlanan ve deklarosyana hazırlanan belgenin altına imza atan şahıslardan; annesi de DEHAK kadın kolları tarafından  bir mektup yazılmış TBMM sine gönderilmek üzere, o mektubu gönderen şahıslar arasında olduğu tespit edilmiştir” deniliyor. Bakın bu kişiler hakkında ne bir yargılama var, ne tutuklama var, ne ceza var. Devam ediyor, güvenlik soruşturmasında elde edilen istihbarı nitelikteki bilgilerin davacının babası ve annesine ait olduğu, her ne kadar davacı hakkında her hangi bir bilgiye rastlanılmamış ise de, annesi babası hakkında bunlar bunlar var bu sebeple idarenin yaptığı işlem doğrudur diyerek iş başvurusu ret ediliyor.

Bir tarihi karar. Biz hukuksuz kararlara alıştık bu ülkede ama be bu kadar hukuksuzluğun gerekçeli karara yansıtıldığını görmüyordum. Burada alenen hukuksuzluğun gerekçesi de gerekçeli karara da yansıtmışlar. İşte ülkede yargının geldiği nokta maalesef budur.

Görüyorsunuz KHK tarafından atılan yüzlerce binlerce insan haklarında hiçbir soruşturma yok, haklarında soruşturma sonunda takipsizlik kararı alanlar var. Haklarında soruşturma olup kamu davası açılanlardan berat kararı alanlar var. Bu kişilerden birçoğu bizlere başvuruyorlar, tabi ki yansıtıyoruz Baroya yazılı istemlerini çünkü biz bir hukuk kurumuyuz masumiyet karinesi bizim her şeyden çok gözeteceğimiz karinedir. Kişiler hakkında kesinleşmiş bir yargı kararı olmadığı müddetçe bu kişilerin suçlu sayılamayacağı gerekçesiyle tabi ki başvurularını kabul ediyoruz. Ama gelin görün ki Adalet Bakanlığı anında dava açıyor ve mahkemeler hemen hiç gecikmeden yürütmeyi durdurma kararı alıyorlar bu kişiler hakkında. “Sizler avukatlık yapamazsınız” deniliyor, “sizler işsiz kalın” deniliyor, “sizlerin bu ülkede yaşama hakkı yok, çünkü ben tek başıma böyle uygun görüyorum, benim lütfüme bakacaksınız artık” diyor birileri.

Atatürk’ün yıllar yıllar önce tek kişinin ve onun ailesinin lütfünden alarak millete verdiği egemenlik maalesef bu gün milli irade kisvesi altında milletin elinden alınarak tek kişinin lütfüne terk edilmiştir.

Bu saatten sonra bu tetkikleri yapmakla kalmayıp mücadeleyi aynı azimle, aynı kararlılıkla daha da yükselterek  devam etmek zorundayız. Ben bu mücadelenin tam bağımsız Türkiye Cumhuriyeti Laik Cumhuriyet lehine sonuçlanacağına olan inancımı ilk günkü kadar koruyorum. Sizlerin varlığıyla koruyorum, sizlerin desteğiyle koruyoruz.”

ADD inin 30. Kuruluş yıldönümü vurgulandıktan sonra, söz verilen ADD Genel Başkanı Prof. Dr. Suheyl Batum şu konuşmayı yaptı:

“-12 Eylülden bu yana devleti sürecini ele alacağım. Sadece 12 Eylülden itibaren değil, daha önce de başladı ama 12 Eylül’den itibaren ilk önce bir takım olguları yalanla değiştirmeğe başladılar. Sonra bazı kavramları değiştirmeye başladılar ve karşımıza bu günkü sistem geldi, ilkönce bazı olguları, sonra bazı kavramları. Şimdi ilk önce bizlerin bu üç büyük kuruluşun içinde yer alan hatta onlarla beraber Çağdaş Yaşamı Destekleme, Cumhuriyet Kadınları, Eğitim-iş gibi Türkiye Barolar Birliği gibi birçok kuruluşun şunu mutlaka göz ardı etmemesini ve çok rahat olarak anlatmamız gerekir.

Türkiye’de bize özellikle 12 Eylüllerden sonra anlatılan, sona yavaş yavaş 90 lardan sonra anlatılan ve 2002 den sonra anlatılanlar her biri bir projedir. Her biri bilinçli laboratuarlarda pişirilmiştir bütün kavramlar ve olgular hiçbir tanesine inanmamamız gerekir. Şöyle inanmamamız gerekir, gerçekten Türkiye’de Türk halkının kafasının karışması için laboratuarlarda pişirilen birtakım şeyleri 30-40 yıldır birileri aracılığıyla Türkiye’ye empoze ettiler. Ama sakın şöyle zannetmeyin, sadece bunu yapanlar bu günkü iktidarın temsilcileri, ya da sadece İslamcı kesim, Cumhuriyet düşmanları falan değil, içimizden de “aa bu bizden bunu yapar mı” diyen adamları da aldılar. Ha bu acaba sadece maddi mi, sadece duygusal mı? Başka bir şey mi bunu bilecek durumda değilim. Ama onlar kafayı karıştırdı. Bunların içinde ben Ahmet Altanlar, Mehmet Altanlar, Cengiz Çandarlar filan gibi bir takım maşaları hiç söylemiyorum. Ergün Özbudun gibi hocalar, Osman Can gibi akademisyenler demokrat yargının mensupları olduğunu iddia eden bir avuç kişi kadar insanlar Türkiye’de önce olguların, sonra kavramların ortadan kaldırıp bu günkü iktidarların önünü açılması için ellerinde geleni yaptılar. Kimimiz görmedik, kimimiz inandık, kimimiz boş ver dedik, kimimiz de burada gördüğünüz gibi mücadele etmeye çalıştık.

Şimdi çok net söylerim bunu, anayasanın tartışılabilir de hukuken hiç de önemli değil, ama anayasa göstere göstere çiğnenirken, meşhur bir anaysa tartışması vardı. Bu anayasa tartışmasında bu gün Hürriyet kahramanı özgürlük mücadelesi yapan Almanya’da kaçtığı yerde mücadele veren Can Dündar yüz program yapmıştı. Her programa beşer kişi katılıyordu, o anayasal tezlerden bir tanesini savunmak en azından biz elli hukukçu vardık iki kişiyi ya çıkarttı ya çaıkartmadı. Geri kalan 498 kişi tamamı Zaman Gazetesinden Yeni Şafak’tan, Stardan, Sabahtan bir Osman Can ya da, “aaa Can Dündar da bunlardanmış”. Hâlbuki bu insanlar “özgürlükçü liberaller”. Bizler ne idik, 12 Eylül savunucuları, asker savunucuları, darbeciler, darbeyi savunanlar.

Şimdi kesinlikle inandım, 12 Eylül darbesi olduğunda, 12 Eylül saat 04 diye yazan Mehmet Ali Birant 12 Eylül 04 de “bizim çocuklar yaptı” diye yazdıktan sonra şöyle bir şey uydurdu TV larda, herkes de atladı, “bu askerler var ya” dedi, “Turgut Özal’ı hiç sevmiyorlar, istemiyorlar Turgut Sunalp’ı getirmek istiyorlar. Ve işe yaydılar, “Kenan Evren kendisine oynanan oyunu oynadı son gece, “ aaa vereceğiniz adamı siz bilirsiniz” dedi. Bize şöyle dediler, “Türk milleti son gün oyunu değiştirdi” dediler. Yüzde 65 le Sunalp’e veriyordu, son gece değiştirdi ve Özal’a verdi. Anlatamadık, “yok yav dümen”, Amerikalılar onu istediler, onu planladılar, onu getirdiler, 24 Ocak’ı devam ettirsin” diye getirdiler, “olur mu canım” dediler.

Peki, ne oldu, olgular, dedim. TC de rahmetli Muammer Aksoyların, Bahriye Üçokların, Uğur Mumcuların Türkiye’de aşırı sağı İslamcı sağı destekleyen bütün iktidarlar sonunda iktidarı kaybetmiştir”  dediklerinde o sendikaları olan, demokratik kitle örgütleri olan, sivil toplum örgütleri olan o Türkiye’yi şuraya dönüştürdüler bu adamlar, göstere göstere. Hiçbir demokratik gücün güç kazanamadığı, hiçbir sendikanın kalmadığı insanların birilerinin iki dudağından başka verecek hiçbir şeyin kalmadığı br ülke haline dönüştürdüler. Bu gün sendika kaldı mı? Bu gün Ziraat Odaları kaldı mı? Bu gün onları destekleyecek biri kaldı mı? Ne oldu bütün insanlar, sadece ya iktidardan, ya Cumhurbaşkanından, ya kocasından, ya işvereninden, ya taşeron sahibinden korkan başka hiçbir gücü olmayan “sayın cumhurbaşkanın düzeltirsen sen düzeltirsin, başka hiçbir kişi düzeltemez” deyip bir kişinin iki dudağının arasına bakan insanlar.

Ha ben de çok umutluyum, neden, çünkü sonunda söyleyeceğim. Bu gün 16 Nisan ahlak dışı bir referandum dünyanın en ahlak dışı referandum gösterdi ki biz Türkiye’de hala yüzde 53 üz. Atatürk Cumhuriyetini, gerçek Cumhuriyeti savunan insanlar. Eksiğini gideririz, söküğünü dikeriz, yanlışını yaparız ama yeter. “Ben Atatürk Cumhuriyetinde yaşayacağım, ben oy veririm, yol yapın, köprü yapın ama ben Atatürk Cumhuriyetinde yaşamak istiyorum”, diyen yüzde 53 onun için söylüyorum.

Gerçekten bunlara hiç inanmadan ilk önce kavram bulguları sonra, o kavramları da değiştirdiler.

Şimdi Hukuk Devleti dedim, biz 50 lerde 60 larda anayasa kitaplarını açın “devletin üç öneli unsuru vardır” denir. İnsan topluluğu olacak, ülke vatan dediğimiz toprak parçası olacak,  bir de bir egemen güç olacak. Şimdi bu gün günümüzdeki bütün çağdaş anayasa, idare hukuku kamu kitaplarına baktığınızda bu üç unsurun yanına esas bir unsur geldi. Bir devletin en öneli unsuru hukuk unsurudur. Hukuk olmadığı takdirde o güç de güç değil, o insanlar da birey değil, vatandaş değil; hukuk devleti olmadan hiçbir şey olmaz. Ha mafya örgütlenmesi olur mu olur, çete örgütlenmesi olur mu olur, mahallede bir güç olur mu olur. Şurada on tane silahlı adam der ki, “burada biz kuralı koyacağız artık, Çankaya Belediyesi olan yerde biz kuracağız kardeşim” diyebilir. Ama o devlet olmaz, neden hukuku olmaz.

Anayasamızın ikinci maddede yazıyor bizim, Cumhuriyet sosyal laik bir hukuk devletidir. Türkiye’nin bir hukuk devleti olduğundan söz edilebilir mi? Bence kesinlikle edilemez. Türkiye bu gün kesinlikle bir hukuk devleti değildir.

Önce verileri söyleyeyim, Demirtaş davasını söyledi hiç tartışmadı. Tartışması yok, yok da şu da var, Deniz Yücel Davası var. Mahkeme ret etti, “salmam” dedi, bir gün önce toplandı, “salmayacağım” dedi. “Tahliye istemini ret ediyorum” dedi.

O gün Merkel telefon açtı, “bana bakın açıyor musun kapıyor musunuz ne yapıyor musunuz”. Ertesi gün mahkeme dedi ki “biz toplanmıştık zaten” dedi. Nerede dediler, o kadarını sormayın” dedi. “Toplandık tahliye ettik” dedi.

Uçak bekliyordu ve hemen koştu Deniz bindi, “Deniz tahliye edilmesin, diye söylemiyorum.

Ama neyin hukuk devleti, Bronson’u hep beraber yaşadık, “Bronson bu fakir burada oldukça bu Bronson çıkamayacak” dedi.

Tramp telefon açtı, “ne dediniz anlayamadım bir daha sesli söyleyin bakayım”. Ronson o gün tahliye edildi ve Amerika’ya döndüğü gün, Bronson ailesi teşekkür etti, “Sayın Cumhurbaşkanına teşekkür ediyoruz” dedi. Birileri de ona sordu. “Neden ona teşekkür ediyorsunuz hâkim”. “Biz Türkiye’yi bilmez miyiz” dedi. “Cumhurbaşkanı bıraktı onu” dedi.

Nasıl mutluyuz, akşam televizyonda baktık alkış, “işte işte” diyorlar “işte hukuk devleti olduğumuz gözüktü”. Adam arkadan konuşuyor, “ben bilmez miyim kimin bıraktığını” diyor. (Salondan birileri kahkaha ile gülüyordu)

“Neyin hukuk devleti? Şimdi bir masumiyet karinesi; bir kişiyi zorla üç kişi o zamanın Sayın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, o zamanın başbakanı şimdiki Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve şimdiki başbakan şimdiki Meclis Başkanı ondan sonra da mühtemel neyse aynı kişiler bütün şeyleri aldıkları için karıştı. Üçüncüsü de Binali Yıldırım. Bir kişiyi Anayasa Mahkemesine üye atadılar, “olmaz” dendi. Peki dediler Ulaştırma Bakanlığına atadılar, bir ay beklettiler Anayasa Mahkemesine getirdiler, yani zorla böyle hukuku dönerek, sonra mahkeme Anayasa Mahkemesinin geri kalan 14 üyesi toplandı ve aynen şöyle dedi: “bu kişinin FETÖ cu olduğuna dair yaptığımız araştırmalar sonucunda kanıtlar bulduğumuz filan değil, kanaat oluştuğu için kendisinin yargıçlık mesleğinden de Anayasa Mahkemesinden de ihracına karar verilmiştir”. 14 üye parmağını kaldırdı, “ben de ben de” hatta şöyle dediler “beni çektin değil mi” dedi. “iyi çek” yani sonra Reis görmezse ayıp olur, daha kaldırdı elini (salondan gülüşmeler)

Şimdi hukuk devleti. Hukuk devleti ve kuralları

1-Toplumun kendisi,  ya doğrudan ya temsilcileri aracılığıyla koyacak. Çünkü değiştirebilsin, sorgulayabilsin, yerine yenilerini yapabilsin. Eleştiremediğin  din kurallarından hukuk devleti yaratılamaz. İmanla inançla hukuk devleti yan yana yürümez. Çünkü değiştireceksin, eleştireceksin, koşulları uyarlayacaksın, o yüzden sen yapacaksın. 2-Değiştireceksin, eleştireceksin bu kurallar yaptım kurlar olmaz, bu kurallar evrensel hukuk ilkelerine, çağdaş ilkelere, insan haklarına, evrensel temel hak ve özgürlük ilkelerine uygun olacak. Biz bize benzeriz bize bu kadar yeter, bu da Türkiye’ye özgü bilmem ne sistemi olsun, “Türkiye’ye özgü Cumhurbaşkanlığı sistemi” dersen,  birileri de doğruları görürü de bizim gibiler de yanlış ifade etmiş olabilirler ama hukuk devletinde öyle bir şey olmaz bize özgü. Evrensel hukuka uygun olacak. 3- Herkese aynı koşullarda olanlara eşit uygulanacak, eşit olacak. Yani sen kadınsın, sen benim kaburga kemiğimden doğdun, yok sen Alevisin, yok sen şusun, sen busun, sen şu etnik kökendensin, şu partidensin, şu görüştensin, demeyeceksin. Bunun artık bilimsel tartışmasına gerek de yok da, neden? Meczubun biri, Püsküllü Püslü diyor ki, “10 Kasımlarda gidin sifonu çekin” diyor, 9 u beş geçe diyor. Arkadan da bu gâvur gelmese idi, Yunanlılar kazansaydı savaşı hiç olmazsa dinimizi korurduk” diyor. Nasıl ona izzet ikbal itibar Cumhurbaşkanımız da gidiyor, o sırada bir tane İstanbul’da Kadıköy’de yaşayanlar tuzu kurudur, bunlar vatanı satarlar” diyor. “Anlamazlar, siz kimsiniz yav diyor, tuzu kuru sen mi. Orada bir sanatçı da diyor ki “kusura bakmayın, ben Kadıköy’lüyüm, vatanı sevme ölçümü de siz belirleyemezsiniz kusura bakmayın ama siz haddinizi bilin” diyor.

O gün aynı gün pazar günü Cumhurbaşkanı buna kızıyor, başsavcımız buna çok üzülüyor, ertesi sabah o savcı polisleri gönderiyor, sabah dokuzda dediği gibi hâkimin karşısına çıkıyor, Hakim de böyle yapıyor “hiii” diyor sizin bu yaptığınız hakaret filan bile değil diyor, bu düpedüz terör örgütü şeyi diyor, o yüzden benim tutuklamam lazımdı sizi diyor. Hadi gene sevildiğinizi bilin tutuklamayacağım sizi diyor, haftada bir gelin, yav tutuklanacak adam neden?

Meczup orada Diyanet İşleri Başkanı gidiyor, bu neyin ifade özgürlüğü, neyin eşitliği, unu söyleyeceğim. Herkes hukuk kurallarıyla bağlı olacak, meczup da olmayan da, Cumhurbaşkanı da, sanatçı müsfettesi de hepsi bağlı olacak. Bu bağlılık iyi niyete, vicdana bakılmayacak, yargı organları tarafından denetlenecek ve bu yargı organları da bağımsız olacak.

O zamanları Osman Canlar falan bir şey uydurmaya başladılar. “Efendim yargının bağımsız olması hiç önemli değil, bağımlı olabilir, tarafsız olması”. Nedir bu tarafsızlık” dedik, adam kendi işine bakmıyorsa, kendi akrabasını kayırmıyorsa, doğrudan doğruya bir partinin görüşünü savunmuyorsa nasıl olur başka. Bizim istediğimiz gibi karar veriyorsa, o fikri hür vicdanı hür demektir. Hatırlıyorsunuz Anayasa Mahkemesinin üstünde de o kabartmada neler şey yaptılar. Bağımsız olacak.

Şimdi TC nin anayasasını bu gün burada anma gününde üç tane çok değerli kuruluşun üyeleri, yöneticilerini filan tartışmasına gerek yok.

Anayasamızın 146. Maddesini, 154. Maddesini, 155. Maddesini 159. Maddesini okuyun, çok kısaca söyleyeceğim ne diyorsunuz.

Anaysa Mahkemesinin oluşumu. 15 üyenin nasıl oluştuğunu, 15 üyenin 15 ini de bir siyasal görüş seçiyor 12 sini Cumhurbaşkanı, bir partinin başkanlığını yapan, üçünü de geri kalan üyeler. Seçim mutlaka aynı gün yapılacak” diyor. 15 de 15.

Hakimler Savcılar Kurulu (HSK) 13 üyesi var.13 üyenin 6 tanesi zaten kafadan bir Adalet Bakanı bir müsteşar olmak üzere 6 tanesini de Cumhurbaşkanı, “benim kızı da yazalım, benim oğlanı da yazalım, benim bakanı da yazalım, bizim arkadaşı da yazalım” diye yazıyor. Geri kalan 7 yi de iktidar partisi seçiyor.

Biz burada HÂKİMLERİMİZDEN, SAVCILARIMIZDAN HUKUK DEVLETİ BEKLİYORUZ 25 ve 26 yaşında hadi 30 yaşında hâkim olmuş, Türkiye’nin bir yerinde savcı olmuş pırıl pırıl bir idealist bir arkadaşımız, ömrünün 35-40 senesinin HSK ile karşı karşıya getiriyor. İki dudağının arasında, meslekte ilerletmeme, teri, tayin geçici görevlendirme bir kişinin hatta bakanın iki dudağının arsında veya Cumhurbaşkanının ne kadar bağımsız olabilir. Sonra şaşıyoruz, diyoruz ki “bu anaysa hükümleri oldukça, “ee Yargıtayımız var, Danıştayımız var. Yargıtay üyelerinin tamamını kim seçiyormuş Cumhurbaşkanının seçtiği Hâkimler ve Savcılar Kurulu seçiyormuş. Danıştay’ın da dörtte üçünü (3/4) HSK, dörtte birini (1/4) de gene güvenmemiş, yani idare ile ilgili bir şey vermişler “onu da ben seçeyim” demiş, dörtte birini de Cumhurbaşkanı seçiyor.

Şimdi Cumhurbaşkanı burada parlamenter rejime geçsek ne olur, geçmesek ne olur. RTE değil de yerine Kılıçtaroğlu gelse, Ahmet gelse muhakkak daha iyidir canım ben aynı tuttuğum için değil ama b u yetkiyi verdikten sonra TC de bütün hâkimlerin atama yetkisini bir kişiye verdiniz, şimdi burada hukuk devletini bırak, artık vicdan, akıl, mantık düşünce de kalmaz.

Türkiye’de hukuk devleti yok. “merak etmeyin ecdadımız da hoş görülüydü” değil. Hukuk kuralı, bağımsız yargı ile denetleneceksin, o yargı da bağımsız olacak.

Seçim de yok ama Türkiye’de, 2007 den beri yapılan seçimlere güvenmiyorum. 2016 referandumunda YSK lunun verdiği bir karar vardır, AYM nin (ben çünkü AYM ne başvurdum) bir verdiği karar var, gerçekten söylüyorum utanç vesilesi.

Bakın burada üç kuruluş var, başımıza neler gelecek diye beklemeyelim, bunu çok geniş kitleye yaymak lazım, yüz bin kişi lazım, Oğuz Oyan filan birkaç kişi yaptı YSK ret ediyor, ama yüz bin kişi bütün net kurumlar açıklama yaparak başvurursa hiçbir şey yapamazlar diye düşünüyorum. Sonunda AİHM dahil, AYM dahil her yere gideceğimizi. Gelin YSK ya bakalım seçimlerin her şeyinde YSK sorumludur. Bu yetkiyi dürüst kullanıyor mu, kesinlikle kullanmıyor. Türkiye’de seçimlerin propagandası kesinlikle dürüst yapılmıyor. Dünyanın hangi ülkesinde Türkiye’deki TV ların yüzde 99 unda 24 saat 23 saati tek taraflı propaganda yapabilir. YSK diyor ki “Cumhurbaşkanına karışamam, diyor, neden “298 sayılı kanun bunu yazmamış” diyor. Hadi oradan; şikayet edin yüz bin kişi YSK na, YSK mutlaka ret edecektir, arkasından AYM ne götürelim, AYM de “hayır” diyecektir. Ama AYM yüz bin kişiye “hayır” dediği an  Zühtü Bey filan “biz çok iyi hukukçuyuz” diyemez. Yüz bin kişi, bir şey daha yapalım, savcılığa suç duyurusunda bulunalım, yüz bin kişi ile,  “seçimlerde görevini ihmal ediyor, görevini yerine getirmiyor” diye, propaganda sürecinde. Desin ki “hayır size ne, TV lar böyle, savcı hiçbir şey yapmasın itiraz eldim, mahkeme de korksun. Sonunda AİHM ne gidelim. En azından gideceğiz korkusuyla gidelim bunu tanır, en azından çiğnedikleri hukukun aracılığıyla bunlarla bir hesaplaşalım.  gerçeği çıksın ortaya. Çıksın ortaya, çünkü Atatürk’ün Türkiye’sinde yaşayan biri olarak emin olun hepinize geliyor bu, Avrupa’ya gittiğimde şimdi aynen şöyle diyorlar bize, “seçim yapacağız” diyorum, “tabi tabi öğreneceksiniz” diyor, “yavaş yavaş gelecek”.  (Salondan gülüşme) “Yav yapmayın biz YSK yı 61 anayasasıyla getirmiş, ondan sonra iktidarlara karşı bile kullanabilmiş, çok ciddi seçim denetimi getirebilmiş bir ülkeyiz, hakimlerle. Şöyle cevap veriyorlar, “tabi tabi çok güzel anlatıyorsunuz hocam ileride bakarız biraz daha gelişin gelişin, bakarız” diyor. Bir tane var mı seçimimize hukukumuza inanan. Aramızda bir fark var. Cumhurbaşkanımız ve arkadaşları çok seviniyor bu konuda çak diyorlar böyle işte bizi nasıl sevdi. Biz de üzülüyoruz, Bronson’un ailesi “biz kime teşekkür edeceğimizi” duyunca.

Gelin yüz bin imzayla biz bunu mahkemeye kadar götürelim. Ret etsinler biz devam edelim. Ağrısız başımıza ağrı almadan, kimseler duymadan hüküm giyenlerin anısına yüz bin imza ile bunu yapalım.

16 Nisanı akşamı Barodaki arkadaşlarımızla beraber son saniyeye kadar son sekizde balkon konuşması yaptırmayın. Dünyanın hiçbir ülkesinde saat sekizde balkon konuşması yapılmaz, diye barodaki arkadaşlarla konuştuk.

Son seçimde daha sandıklar açılmamıştı, seçim sonuçları ilan edildi. Bilgisyar mühendisleri odasının bir üyesi Kemal Bey’le konuştum, dedi ki, “seçimlerde bir şey olmadı” diyen varsa doğru söylemiyor, çünkü bilgisayar mühendisleri biz baktık, hiçbiri oy ötesi dahil bize hiç biri veremedi, partiler dahi bize veremedi biz söylenen bu yüzde bir in ötesinde fazla seçmenin az seçmenin yazıldığına eminiz” diyor.

Yüzde 53 üz biz, Türkiye’de mutlaka hukuk devleti tesis edilecek”. (Alkışlar)

Cevat KULAKSIZ – 02 Şubat 2019

This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

Yazarlar