gecinemiyoruz haziran hareketi forumu3 1

“Geçinemiyoruz” Haziran Hareketi’nin İşsizliğe, Yoksulluğa, Pahalılığa Hayır Forumu (1)

“Geçinemiyoruz” Haziran Hareketi’nin 10 Çözüm Bildirisi...

KRİZDEN ÇIKIŞ İÇİN EMEĞİN ON ÇÖZÜMÜ:

1- Çıkış yolu üretim ekonomisinde aranacaktır.

2- Gelir ve servet dağılımı adaletsizliklerine son vereceğiz.

3- Dijital teknolojiyi de yakalayarak sanayileşeceğiz.

4- Türkiye tarımına kooperatifleşmeye ağırlık veren bir anlayışla sahip çıkacağız.

5- Toprağı suyu havasıyla ekolojik bir memleket hedefliyoruz.

6- İşsizlik “kader” değildir, istihdam her yurttaşın hakkıdır. 

7- Sendikalaşma ve grev yasakları dâhil emekçilerin önündeki tüm engelleri kaldıracağız.

8- Eğitim ve sağlık olmak üzere temel kamu hizmetleri bir haktır ve ücretsiz olacaktır.

9- Özelleştirmelere son verilecek, özelleştirilen kuruluşlar koşulların izin verildiği ölçüde kamuya kazandırılacaktır.

10- Çözüm, üretenlerin yönettiği bir ekonomidir.

gecinemiyoruz haziran hareketi forumu3

24.5.2018 günü Çağdaş Sanatlar Merkezinde Haziran Hareketinin düzenlediği “GEÇİNEMİYORUZ”, “İşsizliğe, Yoksulluğa, Pahalılığa Hayır”  forumunda konuşmacı olarak ekonomist ve akademisyenlerden Hayri Kozanoğlu (en sağda oturan), Korkut Boratav onun yanında oturan, S.Soyak Boke milletvekili, Aziz Konukman, Gamze Yücesan Özdemir (yöneten)Serdar Bahçe en solda başta konuşmacı olarak katıldılar. Bu birinci bölümde Prof.Dr. Korkut Boratav ile Hayri Kozakçıoğlu’nun konuşmalarını veriyoruz.

Bu değerli konuşmacı akademisyenlerin yararlı konuşmaları çok uzun olduğu için ve de okuyucuyu sıkmamak için birkaç bölüm halinde sunacağız.

Konuşmacılardan önce iki tanıtıcı 10 maddelik “krizden çıkış için emeğin on çözümü” madde açıklanarak izleyicilere sunduktan sonra, sunucu akademisyen Gamze Yücesan Özdemir girişte açıklama yaparak şunları söyledi:

“-Tüm hayat pahalılığının yükünü çeken emekçilerin sesini çok fazla duyamıyoruz, onları toplumsal alanda çok fazla göremiyoruz. Dolayısıyla emeğin sözünü söylemesi, kendi itirazlarının dinlenmesi veya bunların siyasal olarak duyulması önümüzdeki enerjiye göre düzenlenmesi. Dolayısıyla bu forumu da bu görevin bir parçası olarak görmemiz gerekiyor. Böyle bir anlayışla emeğin sözünü dinlendirme, görüşleri siyasal alana taşımak Haziran hareketi gibi toplumsal bir günün böyle bir sorumluluğu üslenmesi bizi bugün buraya toplaması çok değerli diye düşünüyorum.

Emek cephesinden geçinemiyoruz sesleri, kanser hastalarının ilaç bulamayıp ölüme terk edilmesi, her gün duyduğumuz, her gün duyduğumuz iş cinayetleri, yoğun iş çalışma noktasında kendini yakma noktasına gelen işçiler dışsal görünümler. Dolayısıyla bu toplumsal görünümleri tanımlamaya, açıklamaya, çok daha önemlisi örgütlü bir siyasal talepler çizgisine çekmemiz gerekiyor. Bu gün konuları konuşmak üzere buradayız. Kürsüde çok değerli hocalarım var.

İlk konuşmacı olara, başka bir etkinlikten o anda salona giren Korkut Boratav’a söz verildi. Korkut Boratav konuşmasında şunları söyledi:

“-Şu anda Türkiye’yi yöneten üst makamda bir faiz takıntısı var, tabi bir türlü çözemiyor. Yani bütün yetkiler kendisinde olmasına rağmen çözemiyor. Hukuki anlamda hiçbir engel yok. Pek hukuk eğitimi görmüş kimse yok galiba burada, benim galiba. Hukuk ortadan kalkınca, KHK ile de faiz düşürülebilir. Dolayısıyla niye yapılmadı, ben bunu şöyle anlatacağım. Türkiye ekonomisi liberal ekonomiden neoliberal ekonomiye geçtikten sonra, ana aşamadan giderek bu günkü noktaya geldi. Bu üç aşamanın her birini kabul etmek derki bu günkü faiz açmazına bizim üst makamı zorlamıştır. Büyük ihtimalle kendileri farkında değil, amma elleri kolları bu yüzden bağlıdır.

Birinci aşama şu, bakın eski dönemler neoliberalizm öncesine geçmiyorum, neoliberalizmin birinci dönemi 1980-88 Özal Dönemi. Özal’ın temel bir prensibi vardı, çok basit ifade ederdi onu. “Reel faiz gerçek kur” derdi. Reel faiz dediği kaydettiği şuydu, faiz enflasyonun üstünde olacaktı, yani, reel faiz sunacağım” derdi, Kime, tasarruf sahiplerine. Dolayısıyla bir anlamda Türkiye’nin rantiyelerini gözeten bir prensipti, bu. Önceki dönemde faiz yenmişti, faiz negatife dönmüştü.

İkincisi Gerçekçi Kur: Gerçekçi kur, gerçek kur ne demek? Pahalı döviz, yani Türk lirasının değerini sistematik olarak aşamasını savuna bir yaklaşım. Faiz yemez, faizin enflasyon dövizin fiyatını da yemesin. Bu ne demek, iki göstergede yüksek tutturabilmek, ikisini de hem faizi hem dövizi. İsteseydi, faizi düşürürdü, döviz yüksek tutardı, niçin? Neoliberal dönemde değil miyiz nasıl yapamaz. Çok basit bir mesele, sermaye hareketleri kontrol ediliyor da ondan.  Sermaye hareketlerinin giriş çıkışı denetlenir, serbest değil, döviz hesapları yok. Dışarıda döviz, dışarıya para aktaramıyorsunuz. 200 dolar yut dışına çıkarken, döviz çıkarmaz, döviz hesapları yok, döviz büfeleri yok. Dış kredi alma yetkisi yok, şirketlerin, vs vs. Dolayısıyla bu kısıt, kısıtlı hareketi getiriyor bu neo liberal, siyasetçiye ve uygulayabiliyor, ne oldu.

 Üçüncü bir şey var para politikasının dışında. Küçük ücret, işte bu prensip faiz bir yana, düşük ücret pahalı döviz Türkiye’yi ihracatçı bir platforma sürüklemenin ana aracı oldu. Özal’ın dönemi boyunca da, dolar reel olarak pahalılandı. Enflasyonla mukayese edin, iç ve dış enflasyonu da ekleyin mukayese edin enflasyon pahalılaştı, Yani Türk lirası değer düşürdü. O yüzden Türkiye hafif tertip ihracatçı bir ekonomi oldu. Buna mukabil, faizin yüksek olmasının ağır yükünü bankaları olmayan şirketler yüklendi. Yani üretime dönük şirketlerin bankaları yoksa reel faizden yüksek faizin mevduattan kat be kat yüksek olan faizin yükünü hissetiler. Ama şu dönem şu oldu sermayesiz döviz oldu, bir defa pahalılaştığı için Türkiye dış açığı çok ılımlıdır, yüzde ikinin altındadır.

Peki, niye yapamıyor, şimdiki zat, çünkü sermaye hareketleri kontrollü değil, kapalı değil, Sermaye hareketleri serbest.

İkinci aşamaya geliyorum şimdi. Koalisyonlar dönemi, bu günkü iktidarın, Türkiye’yi yöneten yüksek iradenin sevmediği bir dönem. Koalisyonlar döneminde her şey kötü idi, ise ama garip bir şey oldu, sermaye hareketlerini serbest bıraktı, koalisyon döneminin başlayışında Mesut Yılmaz hükümeti döneminde 1989 da ve buna rağmen garip bir şekilde sermaye hareketleri serbest olduğu halde Türkiye ekonomisinin dış açığı fazla artmadı, Niye? Bütün meslektaşlarım biliyor, izleyicilerden iktisat okuyanlar da bilir. Eğer sermaye hareketlerinin serbest bırakırsanız, ücretler ayrı, onun kendi pazarlık gücü veyahut onun üzerine gelen devlet gücü, yani askeri güç veya pazarlık gücü belirler, ücretler bir yana finans sistemi içinde ya faizi belirlersiniz, ya dövizi; ikisini birden belirleyemezsiniz. Koalisyon dönemlerinin merkez bankaları bir parça da siyasetçileri şu ilkeyi izlediler: Özal Döneminde ihracata dolayı uyum sağlamış olan ekonomiyi birden bire dövizin ucuzlamasıyla riske sürüklemeyelim o yüzden dövizi belirleyelim. Döviz kurunu bağladılar enflasyona, kabaca. Dolayısıyla Özal döneminde pahalılaşan döviz bu dönemde ucuzlamadı. Ucuzlaması beklenirdi, çünkü sermaye hareketleri serbestleşmişti. Türkiye’ye giren bol dövizin dövizi ucuzlatması gerekirdi, hayır, Merkez Bankası ve hükümetler, dövize indeksledikleri için döviz ucuzlamadı. Bu dönem boyunca aşağı yukarı reel olarak dövizin fiyatı değişmedi. Yani şey döneminde Özal döneminde mesafe alınmış olan rekabet gücünün döviz kanalı korundu. Ücret kanadı kayboldu çünkü işçi sınıfı, geri aldı kayıpların bir bölümünü. Ama onu bir yana bırakalım.

Şimdi niye yalpalanıyor, şimdi de o zaman, faizi düşür o zaman, düşüremiyor. Çünkü o zaman dövizi serbest bırakması lazım, ikisini birden yapamaz.

Dikkat edin 94 de Tansu Çiller, şimdiki üst makamın yapmak istediği şeyi yaptı. Yapay olarak faizleri düşürdü. Dövizi zaten hedeflemeye çalışıyordu. Faizler düşürünce kriz çıktı. Kriz çıktı, döviz birden bire tırmandı ve ekonomik krize sürüklenince hemen geri, 94 ü atlattıktan sonra eski modele geldiler. Yine geldiler döviz yüksek enflasyonu bağlandı, faizi serbest bıraktılar. Faiz bankaların, finansal piyasaların istediği koşullarda belirleniyor. Peki, şimdi niye yapamıyor, yapmayı planladığı bu gün Tansu Çiller gibi karşı karşıya. İyi ama bu gün zaten başka bir kuralın cenderesi içine girdi. Çünkü 2001 de Neoriberal model bütün merkez bankalarıyla Batı Merkez Bankalarıyla bir büyük oydaşma fikir birliğine ulaştıktan sonra handikaplı (engelli) üçüncü dünya bankalarını da bu ilkeyi şimdi söyleyeceğim ilkeye bağladılar. Bu ilke dediğim şey dört tane unsura dayanıyor, dört tane kural:

1- Merkez Bankaları bağımsız olacak. Yani siyasi iktidar istediği politikayı uygulayamayacak. Faizi düşür falan filan diyemeyecek.

2- Sermaye hareketleri serbest olacak, sermaye hareketleri tartışma dışı. Ama ona bağlı olarak merkez bankaları özerk. Özerk ama onlara ilave bir kural empoze (dayatma) edilmiş. Enflasyonla mücadele edeceksiniz ve faizi sıkacaksınız.

3- Parayı sıkacaksınız faizi yüksek tutacaksınız, dövizi serbest bırakacaksınız.

4- Döviz serbest dalgalanmaya bırakılacak. Bunu ihlal ederseniz cezalandırılırsınız. Nasıl cezalandırılırsınız, piyasalar aracılığıyla. Şimdi bunu öneriyorlar.

Şimdi, neye yapıldı, buna şöyle söyleyeyim, zaten benim arkadaşlarım aynı soldayız. Şimdi hoca onlar beni biliyor da, izleyiciler acaba neoliberalizmin bu dört ilkesinin savunuyor mu? Hayır efendim, hayır savunmuyor, çünkü bu ilkelerin bir mantığı var, finans kapital mantığı bu söyleyeyim size. Niçin faiz pozitif oluyor, enflasyon üstünde oluyor. Şu nedenle, Türkiye’ye veya bizim gibi ülkeye girmek isteyen spekülatif sıcak para veya benim borç senedimi almak isteyen finans kapital veya Türkiye’ye kredi vermek isteye bankalar, hangi faizi baz olarak alacaklarını bilmeliler. Yani Türkiye’de Türk lirasıyla elde edecekleri getirinin zeminin i, işte bu merkez bankasının enflasyonun zemini ile belirleniyor. Enflasyonun iki gıdım üzerinde olacak ki Türkiye’ye gelen sıcak para, tahvillerden daha yüksek getiri sağlayacağını bankanın mevduatından bile daha yüksek getiri sağlayacağını bilsin.

Bir, peki niye merkez bankasını özerk yapıyor? Hükümete bağlamıyor. Çünkü hükümete bağlanırsa ürküyor. Merkez bankaları faizde değil dövizi hedeflerler. Yan, rekabet kürünü üzerinden maniple etmeye çalışırlar, buna izin vermeyiz diyorlar. Dövizi serbest bırakalım dalgalansın.

2-Bol giren para dövizi ucuzlatsın. Ucuzlayan dövizin, sıcak paraya getirdiği dolar üzerinden getiri bu AKP bu gün faizden şikâyet eden AKP nin ilk beş yılının ortalaması yüzde 31,7 dir. Giren bu paranın dövizi ucuzlatması faiz de yüksek merkez bankası enflasyonu üstüne tutuyor, yüzde 20 faizin ucuzlayan dövize ekleyin faraza yüzde 35 dolar üzerinden getiri sağlar; işte finans kapitalin cennet ortamı. Bunun niçin isteniyor? Yani arkasında bir iktisat mantığı var. Rekabet kurunu döviz kuruyla maniple etmesin. Hemen şunu sorarsınız. Niye kabul ettik. AKP hazır önüne hazır reçeteyi kabul etti, benimsedi. 2001 yılında Türkiye’yi yöneten hükümet ve IMF programı enflasyon ilkeleri hedeflerini kabul etti. İşte bunu AKP kabul etti ve ilk yıllar büyük bir şevkle, hatta coşkuyla övünerek uyguladı. Çünkü ucuzlayan döviz Türk liralı milli geliri de yukarı çekiyordu, milli gelir yüzde yedi büyüyordu. Dolarla milli gelir yüzde 12 büyüyordu. Bunun Ürünü de attılar. Türkiye’ye giren çıkan parayı şikâyet etmediler. Büyük bir mutluluk içinde ekonominin genişlemesi bu sayede oldu. Yapmayanlar da vardı. Aklı başında olan çevre ekonomileri mesela Çin, Hindistan, Kore bazı Latin Amerika ülkeleri serbest sermaye hareketlerinin frenlemişlerdi. Bizimki tamam dedi, hiçbir istisna vermedi kabul etti. Şimdi şikâyet ediyor. Ben de onlara bir yazımda söylediklerimi size tekrar edeceğim. Yalnız bu yüzden, 2003 2007 döneminde döviz öyle ucuzladı ki ve Türk lirası o kadar yapay bir şekilde değerlendi ki, Türkiye ekonomisinin sanayi sektörünün dış dünyayla rekabet eden pek çok akkonlları tasfiyeye uğradılar. Türkiye’nin ithalatı tırmandı. Önceki dönemde 80 li yıllarda cari açık oranı yüzde 1,7; 90 lı yıllarda binde 8; arada yüzde 7 yüzde 8 büyümemize rağmen, niye döviz kuru kontrol ediyoruz o yüzden.

AKP nin ilk döneminde cari açık oranı yüzde 5 küsur, ikinci döneminde büyüme hızı düştüğü halde yüzde 6 buçuk. Niye, çünkü ekonominin ithal bağımlılığı öyle arttı ki, artık kendini bir türlü kurtaramıyor. Şu anda diyelim birden bire “kardeşim her şeyi kontrol altına alıyorum” dediği anda Türkiye ekonomisi sıfır büyümede bile 50 milyar dolar açık verdi, 2008-2009 yıllarının büyüme hızı sıfırın altındadır, iki yılı birlikte alırsanız ve dış açığı 50 milyar dolardır. Türkiye ekonomisini bu hale getirdi, sözünü ettiğim politika.

gecinemiyoruz haziran hareketi forumu4

“EYYY” USLÜBUYLA OLMAZ!

Onun için bu konuda bir yazı yazdın sonunun şöyle bağladım:

“ Zaten yukarıdaki üslup beni de etkiledi. “eyyy” diye başladı,  AKP iktidarına bozulan ekonomi konusunda şöyle seslendi:

“1-Faiz lobisine kafa tutanlar 1989 daki sermaye hareketleri kuralını 2003 de niçin tartışmadan benimsediniz, beni sevmeyen çok sayıda ülke vardı çünkü hazır modeli aldı tartışmadan pat diye benimsedi.

2-Arjantin 2002 de dış borçlarının çoğunu sildikten bir yıl sonra, IMF programını olduğu gibi benimserken aklınız neredeydi. Aynı durumdayız, Arjantin Türkiye birlikte krize girdik. Ama orada kuvvetli bir halk iradesi olduğu için Arjantin neoliberal modeli yırttı attı, 12 yılda iyi idare etti.

3-IMF nin enflasyon hedeflemesi olan sıkı para(yüksek faiz yani)  ve dalgalı kur ucuz döviz ikilisinin kesintisiz ve coşkuyla uygulayan siz değil miydiniz.

4-2005 de İMF yle üç yıllık ve 10 Milyar dolarlık yeni kredi anlaşmasını kim imzaladı. Son olarak Doğu Asya ülkelerin 98-2002 krizinden verdikleri büyük cari açığın ve o yüzden mahkûm oldukları IMF programlarını açmak için cari açıklarını sıfırlayabileceğini gösterdikleri halde siz niçin tam aksine ekonominin dış bağımlılığını dünyanın en kırılgan beş ekonomisinden biri haline gelir konma sürüklediniz, hiç mi ders almadınız, benzer ülkelerden.

Bu gün ağlaşıyorsunuz ama geç kaldınız. Üstelik Türkiye ekonomisini sizden sonra yönetecekleri de çok ağır bir açmaza mahkûm kılarak, şimdi bundan sonra yöneteceklerin birisi yanımda (yanında oturan CHP milletvekili S.Soyak Boke’yi kastediyor) bizler de onları pusu kurmuş olarak bekliyoruz ama peşinen de onların da çok zor bir duruma sürüklendiklerini bilelim”.

gecinemiyoruz haziran hareketi forumu1

BU GİDİŞLE HEPİMİZ PSİKİYATRİSTE MUHTAÇ HALE GELECEĞİZ”

Bu konuşmadan sonra akademisyenlerden Hayri Kozanoğlu şu konuşmayı yaptı:

“-İktisatta pozitif dışsallıklar vardır, negatif dışsallıklar vardır. Örneğin çimento üretirsin onun hava kirliliği negatif dışsallıktır. Burada da, krizle yüz yüzeyiz, insanların ekonomiye ilgisi artıyor, bizim gibi insanları dinlemek ve bu tartışmalara katkıda bulunmak için daha istekli ve daha heyecanlı oluyor. Bu bizim açımızdan da pozitif bir dışsallık.

Ama Selçuk Candansel arkadaşımızı görüyorum, tahmin ediyoruz ki bu gidişat devam ederse ekonomik sorununuzu çözemeyecekler, psikiyatristlere, sadece siz değil, hepimiz muhtaç hale geleceğiz. Hatta başta ben şöyle bir öneride de bundum. İnsanlar sürekli insanlar ellerinde blumber ekranı-elde cep telefonu değişimlere bakıyorlar. Arkaya blumber ekranı yansıtılsın bizler de, maç sırasında nasıl yorum yapıyor, biz de faiz-döviz filan gibi öyle değerlendirmelerimizi sürdürelim ama belki bazen böyle fazi-döviz işte borsa endeksinin dışına çıkıp da Korkut Hoca’nın yaptığı gibi ezber bozan katkılarda bulunmak gerekli. Bu süreyi de öyle değerlendirelim, diye düşünüyorum.

Ben genellikle on madde halinde yazılarımı yazıyorum, önerilerimde o on maddeye geçeceğim. 

“SÜT DÖKMÜŞ MAKAM SAHİBİ GİBİ OLURSUNUZ”

Manifestoyu izledim Tayyip Erdoğan’ın işte ne beklenir hem de nedir Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin bir adayı, işte, “sizi iş sahibi yapacağım, sizi ev sahibi yapacağım, sizi servet sahibi yapacağım”. Diyor ki, “gerekli likidite önlemleri alınacak teknik düzenlemeler yapılacaktır. İşte şirketlerin döviz sistemleri sürekli izlenecektir”.

Tayyip Erdoğan’ı değil de San Fransisko başkanının açıklamalarını dinler gibi bir psikolojiye sahip oldum. Hani neoliberalizm insanı böyle terbiye ediyorsa yıllarca ülkeyi neoliberalizme muhtaç hale getirirsen 15 yılın sonunda mesajını sade vatandaşa sorunlarla karşılaşan sade vatandaşa değil de oraları anlatmak zorunda kalırsın. Bir de başından Londra’daki gibi talihsiz bir olay geçmişse, bir daha böyle kabahatler yapmayayım diye, süt dökmüş makam sahibine dönersin.

Kısa kısa on maddeyi söyleyeyim.

1-Biz Türkiye’de dengelerin bozulduğundan söz ediyoruz, halk olarak cari açığın rakam vermeyeyim ama cari açık yüksek” diyoruz. Uluslararası yatırım pozisyonu bozuk” diyoruz, rezervler yetersiz diyoruz, bunlar doğru bunlar ekstra bir örnek. Ama bunlar değerli bir iktisatçı, Türkiye’de bir iktisatçı Yılmaz Akyüz son kitabında şunları diyor: “Bu küresel sistem içerisinde faaliyet gösteren bir ülke rezervleri yeterli de olsa, uluslar arası yatırım pozisyonu sorunlu görünmeden cari açık vermese de sıkıntıyla karşılaşabilir”, diyor. Yani bu sistem içerisinde tam bir mutluluk yok.

2-İkincisi, Korkut Hoca çok güzel anlattı, ben biraz sistemin mantığı içerinde özetleyerek söyleyeyim. Kutsal üçlü diye neoliberalizm içerisinde üçayak var. Bir tanesi sermaye akışları, bir tanesi faiz, bir tanesi de döviz. Bunların en fazla ikisini kontrol edebiliyorsunuz. Sermaye akışlarını serbest bıraktığınız zaman dövizle faizden bir tanesi ne en fazla politika hedefiniz yapabiliyorsunuz, öbüründe Aziz Çok kullanır, “saldım çayıra Mevla kayıra” oluyor. Şimdi niye bu kadar AKP bu prensibi öğrenebilir diye sorabilirsiniz. Niye bu kadar büyük bir sorun yaratmadı. Nedeni şuydu: Dünyada 2014 e kadar sermaye akışları çok yoğun, Türkiye gibi ülkelere oluk oluk para akıyor, faizler de çok düşüktü, bunun sonunda Türkiye göreceli düşük bir faiz oranıyla karşılaşıyor. Faizlerin düşük olmasından memnun, dövizin burada TL nin değerlenmesi bir sorun olarak ortaya çıkıyordu. Ama buna çok aldırmadılar. Nasıl cari açıklar finanse edilebiliyor görmemezlikten geldiler. 2014 ten sonra bu sefer rüzgâr ters esmeye başladı. Türkiye’den para çıkışı başladı. Hükümet de, hem TL çok fazla değerlenmesin, hem faizi yükseltip bu uluslar arası sermayeyi cezp edecek ölçüde bir faiz verip de, ekonomiyi boğmayayım” dedi. Şimdi bunun patlak verdiği noktaya geliyoruz. Bu sefer de faizi yükseltse de döviz kurunu gördüğümüz gibi, bugün izlediğimiz gibi tutması mümkün olmuyor. 

gecinemiyoruz haziran hareketi forumu2

“EKONOMİSİ EN KIRILGAN ÜLKE TÜRKİYE”

3- Üçüncü madde şu: Biz cari açıktan bahsediyoruz ama cari açık bir yönüyle bir ülkenin döviz gelirleriyle döviz harcamaları arasındaki farktır. Hatta dilimiz alışmış, cari denge olması lazım. Almanya gibi bazı ülkelerin geliri fazla, bütçe açık harcamaları çok daha az, bir yönü budur; bir yönü de bir ülkede yatırımlarınızın fazla olması, bütün sistemi buna göre ayarlıyorsunuz. Kendi tasarruflarınızın ötesinde bir büyüme hızına sahip olma bunla böbürlenmek istiyorsunuz işte para girişleri de yoğun olunca, döviz kurunuz değerleniyor kişi başına gelirimiz şu kadar yükseldi” diye böbürleniyorsunuz, ama sonunda bunun bir sonucu var. Sürekli borçlanmak zorundasınız, giderek borçlarınız kabarıyor, bir gün de alacaklılar artık sizin borçlarınızı geri ödeyebileceğinize güvenememeye başlıyor. Türkiye gibi ülkeler şunu diyorlar, “dünyada böyle bir durum var, evet dünyada bunu davet eden bir süreç var”. Ama en kırılgan olan ülkeler bu işe ilk yatağa düşenler oluyor. Hani bir mikrop yayılıyor ama vücudu en dirençsiz olanlar ilk yatağa düşüyorlar. Arjantin düştü, Türkiye’yi de ne gelecek bekliyor onu bilemiyoruz.

4-Dördüncüsü. Hep şunu söylüyorlar,“mali disiplin var”, buradan sanki daha evvel mali disiplin hiç yokmuş bütçe açıkları çokmuş gibi bir sonuç çıkabilir. Evet, mali disiplin neoliberalizmin bir kuralı özellikle sıkı tutmak istiyor. Yani sosyal harcamaları fazla, “yapmayın etmeyin kamu çalışanlara, emeklilere fazla ödemelerde bulunmayın” gibi ama Türkiye’ye baktığımız zaman, hiçbir zaman çok büyüklükte bütçe açıkları veren bir ülke değildi. Ama ne zaman krizle karşılaştı, kamu özel sektörü kurtarmak için çok büyük harcamalar yaptığında buradaki arkadaşların çoğu kitaplardan okumuştur, mesela 79- 80 de büyük ölçüde dövize çevrilir mevduat hesapları yani devlet döviz garantisi veriyor, özel sektöre develüesyan olduğu zaman bunun maliyetini devlet ödüyor.

5-2001 krizi nedir? Bankacılık sistemini kurtarmak için devlet kamu devreye giriyor, onun için kamu açıkları, kamu borçları patlıyor. Kamu çalışanı olanlar bilirler, hiçbir zaman bir yurttaş olarak, kamu çalışanı olarak insanların veya tarım üreticileri olarak insanların yüzünü çok fazla güldüren bir şey yoktu.

6.Altıncısı, bunun çıkışı ancak kamucu bir program olur diye not almış ama zaten arkadaşların sundukları program bunu çok daha bütün lüklü bir şekilde yansıtıyor.

7- Yedincisi, biz evet kamucu bir program önermeliyiz emekten yana. Ama dünyadaki değişimleri de göz önüne alacak şekilde onları çeşitlendirmeli zenginleştirmeliyiz. Mesela bir örnek vereceğim. İtalya’da belki izliyorsunuzdur “beş yıldız hareketi”  bunun bir yönüyle “popülüs hareket” deniyor veya sol popülüst bir hareket, hani eleştiri noktalarımız olabilir, seçim başarısını değerlendirirken ki İtalyan seçimlerinden birinci parti olarak çıktı biliyoruz bunu. Yurttaşlık hakkı ödemesiyle yani her kişiye o ülkenin yurttaşı olma kimliği üzerinden bir ödemeyi vaad ettiği için özellikle İtalya’nın yoksul olan Güney bölgelerinin çok ciddi bir oy sahip olması nedeniyle böyle bir ciddi halk desteği sağladı” deniyor. 

“TÜRKİYE’NİN EKEONOMİK DENGELERİ BOZULDU ÇOK BÜYÜK BEDELLER ÖDENECEK”

Şöyle diyebilirsin, “yav ne kadar pragmatizsin İtalya’dan bir şey duymuşsun biz de uygulayalım” diyorsun. Bu konuda çok mütevazı olmayalım diyorum, bir ÖDP üyesi olarak, Özgürlük ve Dayanışma Partisi 1999 seçiminde 2002 seçim bildirgesine aldı. Bunu Feramus Bodemos gibi Estar gibi hareket henüz kurulmamış iken biz kendimiz mi bunu icat ettik. Yok, literatürde vardı tartışılıyordu ama bir tartışma bir talep haline getirdik. Aynı metinde olan dijitalleşme teknolojik değişmeye yakalayacak özellikler vermemiz gerekiyor, özellikle gençlere. Yani internetin parasız olması, bütün bu kablo ağlarının kamusal bir şekilde düzenlenmesi, kütüphanelere çeşitli kanallarla mecralardan eşit parasız olarak uzanabilmek gibi çok uzun bir konu ama bu platformlardan bahsediliyor. Uluslar arası bir teknolojik amazon böyle çeşitli örnekleri var, Çinli örnekleri. Bunlar teknolojik imkânı kara dönüştürüyorlar, hâlbuki bu kamusal olsa ki bunun önerileri var, kamusal platformlar şeklinde, platform kooperatifleri şeklinde düzenlense çok ciddi bir şekilde yurttaşlara yeni çağın gerekleri sunabilir özellikle de gençleri siyasi süreçlere daha kolaylıkla çekebilir.

8.Sekizincisi. Ne yazık ki Türkiye’de ekonominin dengeleri bozuldu, ciddi bedeller ödenecek, en basit bir örnek şu, faizleri bu kadar artırdılar. Şimdi siz yüksek faiz yüksek enflasyon yüksek açıklara teslim olacaksınız veya enflasyonu düşüreyim, kemer sıkayım” dediğiniz zaman da çok ciddi acılar çekecek geniş toplum kesimleri. Şu bile basit teknik konu herkesin anlayabileceği, kamunun bu kadar borcu var, siz enflasyona teslim olursanız yüksek enflasyon yüksek faizle gidecek, siz enflasyonu düşürürseniz bunun reel olarak ödediği faizler çok yüksek olacak. Bu hepimizden çıkacak. Bu gün sözcü gazetesinde ne yazık ki, köşe yazarı, sözcü gazetesi ki muhalif insanların aldıkları, “tek çözüm var diyor işçilerin ücretlerini düşürmek, böylece rekabet gücünü artırıp cari açığı aşağı çekmek. Bu metinde hissediliyor ama daha detaylandırılabilir. Bu borçların yeniden yapılandırılması gerekli gerek dış borçların olmaksızın insanlara sade vatandaşlara çok büyük b edeler ödetmekten başka çözüm bulunamadı.

Şimdi buradan yanlış bir siyasi sonuç çıksın istemiyorum. Bazen şuna da rastlıyoruz, Haziran seçiminde kim gelirse gelsin kemer sıkma politikası uygulayacak. Erdoğan değil bir başka biri de olsa çok bir şey değiştirmeyecek. Bu doğru da olabilir. Burada yanlış bir değerlendirmeye gitmemiz gerekiyor. Bir gemi karaya oturduysa, yüzdürmek zorsa herkesin öncelikle hesabı ödemesi gereken faturayı ödemesi gereken, o gemiyi karaya oturtan kaptan ödemesi gerekiyor. 

“SANAYİDE BİLE YASAMA YÜRÜTME, YARGI BAĞIMSIZLIĞI ÇOK ÖNEMLİDİR”

9.Dokuzuncusu, evet faiz oranları, döviz kurları, işsizlik rakamları sosyal açıdan çok önemlidir ama bence Türkiye’nin normalleşmesi, olağan hale gelmesi KHK ler yasama, yürütme, yargı kuvvetler ayrılığı prensibinin alınması, Türkiye’deki kurumsal yapıların çökmesi bunlar, çok çok daha önemlidir, Türkiye’nin normalleşmesi için öncelikle Türkiye’nin demokratik, insan haklarına saygılı, hoş görünün hakim olduğu normal bir ülke haline gelmesi gerekir ki, ben bu açıdan çok kısa söylemem gerekirse, ben bu Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi denen otokritik cumhurbaşkanı adaylarının aslında ben ekonomik vaatlerde bulunmasını çok doğru bulmuyorum. Kendi açısından nedenleri olabilir, yurttaş bizden talep ediyor ama siz bu yürütme etkisini kullanıp bu inisiyatifle bu vaatlerde bulunuyorsanız zaten bence özlediğimiz demokratik prensiplerine aykırı olması gerekir. Anayasanın değişmesi Türkiye’nin normalleştirilmesi anlamındaki hamlelere öncelik vermeleri, sonra ekonomik sorunlardan nasıl kurtuluruz, daha demokratik toplum olması yolunda karar vermelerini önermesi gerekir. Ben bu borçların yeniden yapılandırılması hakkında yurttaşlık hakkında ben haziranın anlayışının da böyle olduğunu düşünüyorum. Buradaki metinlerde biz işte 500 lira yurttaşlık hakkı vereceğiz, asgari ücretin yarısı kadar söylenebilirdi veya bazı cumhurbaşkanı adaylarının söylediği gibi borçları şu kadar indireceğiz, ben cebinizin anlayışına göre durum şudur, borçlular kendi borçlular hareketini oluştursunlar bunun örneği var. Mesela Meksika’da Bonzuan hareketi veya yurttaşlar bu ülkenin yurttaşı olmak nedeni ile yurttaşlık hakkını talep etsinler. Bunu rakamlarıyla kendileri şekillendirsen, biz de onların yanında duralım, çünkü Haziranda katılımcı sol partiler demek ki hareketlerde her şey kendileri karar eren değil de toplumdaki dinamikleri örgütlenmeleri de doları doğal bileşeni kabul eden harekettir, olmalıdırlar. 

LİYAKATI, BİLİMİ, TEKNOLOJİYİ AYAKLAR ALTINA ALAN ASLA BAŞARILI OLAMAZ.

10.Onuncu Bazı burada bizim metinlerimizde geçerli olan, metnimizde var, tam o yüksek tavanlı yerde yüksek katma değerli, yüksek teknolojili üretim yapmak bunu benim söyleyebileceğim ya da bu masadakilerin söyleyebileceği şeyi hükümet yetkilileri de dillendiriyor, ama bir dakika dememiz gerekiyor. Bunlar ancak çağdaş bir eğitimle olur. Hurafelerle değil, aydınlanmayla olur. Bu noktaya varabilmek için liyakat de, yani cemaat, tarikat ilişkilerine yandaşlık ilişkilerine dayalı olarak değil de layık olan bilen insanların olmasıyla olur. Kapitalizmin içinde bile kurumsal yapılar vardır, normlar vardır. Evet, biz istemeyiz, demokratik bir toplum olsun isteriz. Ama otoriter bir toplum olup da ekonomik başarı elde eden örnekler de vardır. Ama liyakati ayaklar altına alan bir, bilimi ayaklar altına alan, teknolojiyi ayaklar altına alan ondan sonra da “ileri teknoloji yüksek katma değerli ürün üreteceğiz” diyen bir örnek vardır ama başarı örneği yoktur”.

Cevat KULAKSIZ – 27 Mayıs 2018

This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

Yazarlar

Cloudy

19°C

Istanbul