cevat kulaksiz

Siyasi Bağımsızlık İktisadi Bağımsızlıkla Olur!

Ekonomi ve Bağımsızlık!

“Siyasi bağımsızlığımızı kazandık, iktisadi bağımsızlığımızı geliştirip siyasi bağımsızlığımızı tamamlayacak biçimde iktisadi bağımsızlık sağlayamazsak elimizdeki siyasi bağımsızlığımızı da kaybederiz.

Ulusal Eğitim Derneği’nin her hafta düzenlemiş olduğu eğitim ve kültür etkinliklerinden olan konferans, 19 Mayıs 2018 günü dernek salonunda, sendikacı, eğitimci, Yazar Yıldırım Koç [1] tarafından ekonomi ve bağımsızlık konusunda konuşma yapıldı.  Salonda emekli öğretmen, akademisyenlerden oluşan dinleyiciler konuşmayı ilgiyle izlediler. Aydınlık Gazetesi’nde köşe yazarlığı da yapan Yıldırım Koç, ilgiyle izlenilen konuşmasında şunları söyledi:

“- Ekonomi ve bağımsızlık aslında birbiriyle iç içe geçen konular. Askeri bağımsızlık, siyasi bağımsızlık, ekonomi bağımsızlık birbirini tamamlayan üç alandır. Birindeki aksaklıklar öbürünü etkiliyor. Günümüze gelmeden önce kısaca geçmişte bazı örneklere değineceğim, sonra bu günkü ekonomik kriz, bunun siyasi yansımaları, neler yapılabilir, onlara ilişkin bazı özlemlerimi aktaracağım. 

yildirim koc1

Siyasi Bağımsızlık Ekonomi Bağımsızlıkla Olur! 

Birincisi Osmanlının özellikle 1855-56 Kırım Savaşı sürecinde yaşadığı iktisadi sorunlar sonrasında dış borçlanma başlıyor. Bu dış borçlanma Osmanlının hem askeri alanındaki yenilgilerinde, hem de dış politikadaki bağımlılığın artmasıyla sonuçlanıyor. Yani bir Kırım Savaşı  1853-54-56 dan itibaren iç borçlanmalar başlıyor. O dışa bağımlılıkla birlikte iktisadi bağımsızlığın siyasi bağımsızlığa verdiği zararları somut olarak görebiliyorsunuz. Ve Osmanlının daha sonraki dönemlerinde Muharrem Kararnamesinin çıkması, arkasından Duyun-u Umumiye Osmanlı Devleti içinde borç, vergileri toplama yetkisinin yabancıların denetimindeki bir kuruma devredilmesi gibi uygulamaları, bu 1854 de başlayan sürecin sonucunda. Bu nedenle İstiklal Savaşı başarıyla sonuçlanınca Lozan Barış Antlaşması görüşmelerin kesintiye uğradığı dönemde Şubat 1923 de İzmir İktisat kongresi toplanır. Kongre Başkanı Kazım Karabekir Paşa’dır. Ama kongrenin açılış konuşmasını Mustafa Kemal Paşa yapar. Rahmetli Gündüz Ökçün hocamız bu tutanakları yayınlamıştı.

Mustafa Kemal Paşa’nın açılış konuşması muhteşem bir belgedir. Birkaç vurgusu var, vurgulardan biri, Osmanlını bu iktisadi çöküntüsünün Osmanlı siyaseti üzerindeki etkilerini de ele alır ve özetle derki, siyasi bağımsızlığımızı kazandık, iktisadi bağımsızlığımızı geliştirip siyasi bağımsızlığımızı tamamlayacak biçimde iktisadi bağımsızlık sağlayamazsak elimizdeki siyasi bağımsızlığımızı da kaybederiz”. Kafası çok net 1923 yılında. Kazım Karabekir’in konuşmalarını kongre sırasında izliyorsunuz, çok iyi bir asker, muhakkak ama mesela olayı kavramış değil. Mustafa Kemal Paşa’nın o bütünlükçü bakışı geleceğe dönük programı Kazım Karabekir’de yok.

Mustafa Kemal Paşa başından itibaren 1923 Şubat’ında çok net bir biçimde, “siyasi bağımsızlığın ancak iktisadi bağımsızlıktaki bağımsızlığa dayanarak korunup geliştirilebileceğinin” farkında.   

Bu nedenledir ki daha sonraki yıllarda bu iktisadi bağımsızlığı sağlayacak öneli adımlar atıyor. Bunun en önemli aracını da devletçilik olarak görüyor. Esasında Mustafa Kemal Paşa’nın devletçiliği daha öncelere gidiyor. Genellikle sanki bizim Cumhuriyet döneminde devletçilik 1929 buhranı sonrasında başlamıştır” diye bir yanlış aygın bilgilendirme ve bir kanı var. Öyle değil, bizde devletçilik İttihatçıların da yer aldığı Mustafa Kemal Paşa’da çok netleşen bir politika. Ve somut örnek şudur: 

1919 da Mustafa Kemal Paşa Samsun’a çıktıktan sonra Havza’ya geldiğinde bir Sovyet heyeti ziyaretine gelir ve “iktisadi politikanız ne olacak” diye sorar. Mustafa Kemal Paşa’nın verdiği yanıt, “devlet sosyalizmidir”, bu kavramı kullanıyor. Bu kavram Almanlardan gelen bir kavramdır. Almanya’da 1863-64 lerde Ferdinand Lazal var. O dönemde Almanya Sosyal Demokrat Partisinin iki kanadından birini 1864 de kuran adam; o ve ondan önceki bazı Alman iktisatçılarının kullandığı kavram, devlet sosyalizmi. Daha sonra 1871 de Bismark kullanıyor. İktisadi Düşünceler Tarihi ile ilgilendiyseniz fevzibliste vardır bu kavram. Kastedilen karma ekonomidir. Nitekim Mustafa Kemal Paşa Erzurum ve Sivas’tan sonra Ankara’ya gelip Hâkimiyeti Milliye’yi çıkarttığında Hâkimiyeti Milliye’de gerek Celal Bey’in yani Celal Bayar’ın, gerek daha sonra Mahmut Esat Bozkurt’un sırasında devlet sosyalizmi kavramının kullanıldığını görüyoruz. Fakat dediğim gibi burada kastedilen karma ekonomidir, kamucu bir anlayıştır. Onun a nedeni o yıllarda özellikle Alman askerlerini harbokullarındaki hocalığı sırasında İttihatçıları da Mustafa Kemal Paşayı da bu yönüyle etkilemiş olmalıdır.

Mustafa Kemal Paşa’yı etkileyen ikinci unsur Sovyet Devrimi 1917 Devrimi. Yani Mustafa Kemal Paşa Samsun’a çıktığında kafasında siyasi bağımsızlığı tamamlayacak iktisadi bağımsızlığın temel ayaklarından biri olarak devletçilik var.

yildirim koc2

Siyasi Bağımsızlık Ve İktisadi Bağımsızlık Birbirini Tamamlayan Unsurlar. .. 

Daha sonra Cumhuriyet Halk Fırkası programında 1937 yılında anayasamıza bu ekleniyor. Çünkü geçekten siyasi bağımsızlık ve iktisadi bağımsızlık birbirini tamamlayan unsurlar.  Bu dönemde iktisadi bağımsızlığı sağlamada ittihatçıların ve Mustafa Kemal’in politikaları biraz farklı; ittihatçılar bir milli ekonomi yaratamaya çalışırken öncelikli olarak bir yerli sermayedar, bir milli burjuvazi yaratmaya çalıştılar. Planlı ekonomiye, açıkçası kaçmaktan kovalamaya fırsatları da olmadı, pek yönelemediler.

Ama Mustafa Kemal Paşa’nın anlayışında bir yerli sermayedar sınıf milli burjuvaziyi yaratmaktan çok devleti bu alana yönlendirmek ve devlet yatırımlarını artırmak var. Bu o dönemin politikaları içinde kaçınılmaz, çünkü eni yeni yeni belki tartıştığımız bir olgu var. İstiklal Savaşı sürecinde Türkiye sermayedar sınıfının büyük bölümü hep Ermeni, Rum ve Yahudilerden oluşuyordu. Yani yerli sermaye birikimi, bir yerli burjuvazi yok. Milli burjuvazi demiyorum, yerli burjuvazi bile yok.

Aşağı yukarı 1964 e kadar Türkiye burjuvazisinin önemli bir bölümü Ermeni, Rum ve Yahudi’dir.  Türkiye sermayesinin yerlileşmesinde dört aşama vardır.

Biri, 1948 de İsrail’in kurulması sonrası Yahudi sermayedarlarının epey bir bölümü oraya göç etti.

İkincisi, 1955 yılındaki 6-7 Eylül olaylarından sonra Rum, Ermeni, sermayedarlarının bir bölümü ülkeden ayrıldı. O tarihlerde Ermeni ve Rum sermayedarlarının uluslararası karışık ilişkilerinde kullandıkları Selanik Bankası, iki banka daha var, üç bankayı kullanıyorlardı. Devlet bu üç bankayı kapatınca karışık para işlerinde bu bankaları kullanamayınca bir kısmı daha gitti. Son olarak da 1963 de o Noel katliamı sonucunda Kıbrıs’ta 1964 yılında rahmetli İsmet Paşa’nın başbakanlığı döneminde Bakanlar Kurulu bir karar aldı. O tarihte İstanbul’da Yunan vatandaşı 30 bin Rum vardı. Onların önemli bir bölümü de şirket sahibi idi. Bunlara 24 saat içinde ve kişi başına bir bavulla ülkeyi terk etmeleri talimatı geldi. Ve epey Yunan Vatandaşı Rum, onlarla birlikte Türk vatandaşı Rum sermayedar ülkeyi terk etti. Yani o yıllarda Türkiye’de yerli burjuvazinin milli burjuvaziye dönüşmesi söz konusu değildi.  Mesela Koç Holdingin tarihini okuyun, İkinci Dünya Savaşı sonuna kadar Koç, hiç imalat değil, sadece mal alıp satmıştır. Otomobil getirip satmıştır, kiremit getirip satmıştır ama yatırım yapmamıştır.

O dönemde ayakta kalabilme için iktisadi bağımsızlığınızı sağlayabilmek için mutlaka devletin bu işte düzenleyici doğrudan yatırım yoluyla sanayiciliği söz konusuydu. Bu nedenle Cumhuriyet dönemi bizim iktisadi bağımsızlığımızın sağlanmasında devletçiliğin belirleyici rolünün olduğu bir dönemdir. Bir de 46 ya kadar ki dönem.

46 sonrasında farklı bir dün var. Özel sektör gelişti ama yine iktisadi bağımsızlığımızın emelinde bu devlet yatırımları önemlidir. Özellikle bu dönemde Sovyetler Birliğinin bir politikası bizim işimize yaradı. Anımsarsanız 53 de Stalin öldü, 56 da SSCB 23 sonrasında Kuruşçef’in hâkimiyeti arttı. Gerek Kuruşçef, gerek Kurufçef 64 de ayrılıp yeni rejim gelmesiyle birlikte Sovyetler Birliğinin bize verdiği önem çok arttı, Türkiye’yi çok önemsediler. Sovyet blok dışında Hindistan, Mısır ve Türkiye en fazla önem verdikleri ülkeydi. Ve Demirel döneminde, Demirel’in ikinci dönemindeki başbakanlığı döneminde Sovyetler Birliği ile yapılan antlaşmalarla yedi tane çok temel alt yapı kurumu İskenderun Demir Çelik, Seydişehir Alüminyum, Ali Ağa rafinerisi, Bandırma Sülfürik Asit, Trabzon taraflarında büyük bir kereste fabrikası filan kuruldu. Bizim İktisadi bağımsızlığımızı sağlamada bu yıllarda Demirel döneminde Sovyetler Birliği ile akın ilişkiler çok önemliydi. Bu yıllar açıkçası kapitalizmin altın çağıydı ve iktisadi bağımsızlığımızı güçlendirici yatırımlar gerçekten devam etti. Yani 1946 da İkinci Dünya Savaşı sonrasında yeni siyasal ve iktisadi tercihler gündeme gelse de, mesela 1950 li yıllarda da, 60 lı yıllarda da kamu kurum ve kuruluşlarının ekonomide ağırlığı arttı.  ve daha sonraki yıllarda da çok önemli yatırımlar önemli ölçüde devlet eliyle plan yapıldı, iktisadi bağımsızlık önemli ölçüde sağlandı. Burada otarşiyi savunmuyoruz hiçbir zaman. Ama iktisadi bağımsızlığın ihtiyati bağımsızlık ilkeleri son derece önemlidir. Bunun bir örneğini 1974 de yaşadık. 

yildirim koc3

Kıbrıs Harekâtında Uçaklarımıza, Tanklarımıza Yakıt Alamadık...

1974 de Ecevit hükümeti, Necmettin Erbakan da yardımcısıydı. İki önemli iş yaptı. Biri 1 Temmuz 1974 de haşhaş ekimini serbest bıraktı. Nihat Erim tarafından 12 Eylül darbesi sonrasında Başkan Nıxonon ısrarı üzerine Türkiye’de haşhaş ekimi yasaklanmıştı. Ecevit 1 Temmuz 1974r de haşhaş ekimini serbest bıraktı, bu İlkay önemliydi, çünkü Amerika 65 de Vietnam’a saldırmıştı, 73 de yenilgiyi kabul etmişti, çok güçlü kabul edilen devleti Vietnam karşısında yenildiği yenilgisiyle ciddi bir travma yaşıyordu. Bu arada 1 Temmuzda Ecevit Hükümeti haşhaş ekimini serbest bıraktı. Ardından 20 Temmuzda Kıbrıs Barış harekâtı oldu ve3 ikici harekât 15 Ağustos’tur. Türkiye yüzde 37 sini kontrol altına aldı. Bu dönemde Amerikalılar geri çekilmemizi istediklerinde Türkiye iki adımla yanıt verdi. Kıbrıs Federe Devleti kurdu 4 Temmuz 175 de Türkiye’nin Amerikan üs v e tesislerine el koydu. 21 tane üs ve tesiste Amerikan bayrağı indi. Amerikan askerleri Türkiye dışına çıkarıldı, bu 21 üs ve tesis Türk Genel Kurmayına girdi. Bunun üzerine Amerika ekonomik ambargo, ilkin askeri ambargo, sonra ekonomik ambargo uygulandı. Çoğumuz 72-73-77-79 hatta o 80 deki margarin eksikliğini anımsar, benzin yok, motorin yok, birçok şey için sıraya girersiniz, sigara yok filan. İktisadi bağımsızlığın ne kadar önemli olduğunu o dönem anladık. İktisadi bağımsızlığın önemini anlatan başka bir olay Petrol Ofisinin konumudur. Kıbrıs Barış harekâtı sırasında bizim uçaklarımızın benzini Ataş rafinerisinden alınıyordu. Ataş rafinerisi yabancı şirketlere aitti ve Ataş rafinerisi “bakıma alındım” dedi ve uçaklarımıza benzin vermedi. Bunun üzerine bir kamu kuruluşu olan Petrol Ofisi Libya’dan hem uçak benzini hem de tankların hareketi için gerekli olan bir özel yağ varmış, o yağı aldı. Harekât sonrasında Petrol Ofisine altın madalya verildi, Kıbrıs Barış harekâtındaki katkıları nedeni ile.

Yani iktisadi bağımsızlık, askeri bağımsızlık, siyasi bağımsızlık bu şekilde iç içe geçiyor. Şimdi 12 Eylül öncesinde butik gelişme 24 Ocak istikrar programıdır. Bizim 1929 dan 1980 Ocağındaki sanayileşme politikamız ithal etik sanayileşmedir. Yani hükümetler değişmiştir, ama bu devlet politikasıdır, değişmemiştir. Dışarıdan aldığımız ürünleri kendi olanaklarımızla üretme politikasıdır. O yıllarda 60 larda belki bunu montaj sanayi filan diye küçümseyen olmuyor. Bizler de o yıllarda o kafadaydık ama bütün olarak baktığımızda Türk sanayinde gelişmesi bunun çok önemli katkıları oldu. Mesela buzdolabı mı ithal ediyorsunuz, buzdolabı ithalatına yüksek gümrük vergisi koyuyorsunuz, buzdolabının parçalarını ithal ettiriyorsunuz. Bir süre sonra elektrik aksanına yüksek vergi koyuyorsunuz bunu Türkiye’de üret” diyorsunuz. Bir süre sonra motoruna vergi koyuyorsunuz, hepsini üretiyorsunuz.

Türkiye’de 1929 dan sonra bu ithal ikameli sanayileşme politikası önemli ölçüde başarıyla yürütüldü. Fakat bunun bir sakıncası var döviz bulacaksınız. Çünkü o yıllarda genişleyen bir iç pazara üretim yapıyor Türkiye ekonomisi. Her köye elektrik gittiğinde köyde buzdolabı talebi var, televizyon talebi var, çamaşır makinesi talebi var. Dışa açılmıyorlar, dışa karşı korunmuş bir iç pazara üretim yapan sanayi gelişti ve döviz ihtiyacı var, döviz ihtiyacını 1960 yıllarda yurt dışına giden işçilerle büyük ölçüde sağladık.

1961 yılında Berlin Duvarı inşa edilince, Doğu Almanya’dan, Batı Almanya’ya kaçışlar önlendi. 1949 dan 61 e kadar her yıl, abartmıyoruz, bunlar resmi rakamlar, 250 bin Alman Doğu Almanya’dan Batı Berlin’e gidiyordu ortada, filimlerde fotoğraflarda görmüşsünüzüdür, şu kadar dikenli tel vardı, dikenli teli atladığında Batı Berlin’e geçiyordun, Batı Berlin halkından Federal Almanya’ya uçuruyordu ve gelişe Alman sanayisinin gereksinimi duyduğu iş gücünü sağlıyordu.

1961 yılında önceden hazırlıklarını yaptı Almanlar ve Doğu Berlin’in çevresini üç dört gün içerisinde bir duvarla çevirdiler. O her yıl 250 kişinin kaçtığı Doğu Berlin’den Batı Berlin’e kaçtığı o yollar kapanınca Almanlar Türkiye’ye geldiler ve misafir işçi diye çok sayıda insan götürdüler, yaklaşık bir milyon. Gidenler de, “biz burada beş yıl kalıp para biriktiririz, döneriz” beklentisi ile gitti. Biriktirdikleri paraları buraya gönderdiler, o paralarla biz ithal ikameli sanayileşme modeli finanse edebildik. Fakat 1970 li yıllardan itibaren bu tıkandı. Bu yurt dışındaki işçilerimizin gönderdiği paralarla şirketler kurulmuştu hepsi battı. Bir ara Desiyap diye bir banka vardı, Sanayi ve İşçi Yatırım Bankası, batan şirketleri kurtarmak için kurulan bir bankaydı. Adam para gönderdi ev aldı, “nasıl olsa bunlar Almancı orada sanki para süpürüyor”, o zamanki ifade buydu. Para götürüyordu ev aldı kirayı ödeyemediler. Ev alsın, diye kardeşine para yolladı, kardeşi paranın üstüne yattı. O zaman para göndermemeye başladılar. Oradan emlak aldılar, orada iş yeri açmaya başladılar. Gidenin cenazeleri gelirdi, belediyelerle anlaştılar, Hıristiyan mezarlıklarının yanına Müslüman mezarlıkları kurdular,  cenazeler oraya defnedilmeye başladı ve Avrupa’daki işçilerin Türkiye’ye gönderdikleri parada ciddi bir azalma başladı.

O ara Arap İsrail savaşı oldu, arkasında petrol fiyatları artınca bizim döviz giderlerimiz daha da arttı. 68 de petrol fiyatları bir daha arttı, ABD ambargo uyguladılar, bizim sistemimiz 1977 den itibaren tıkanmaya başladı. İktisadi açıdan bağımsızlığımız sınırlı olunca, bunun üzerine 24 Ocak 1980 de fen ikamesi stratejisi yerine ihracata dönük sanayileşme sistemine geçildi. İhracata dönük sanayileşme sistemi ülke için bir sürü sorun yarattı ve 12 Eylül darbesine de yol açtı ve bizim ekonomimizin giderek dışa bağımlı olmasının ana araçlarından bir oldu. Özal döneminde Türk Parasını Koruma Kanunundaki değişikliklerle bu konudaki çıkarılan kararnamelerle ülke ekonomisinin polarizasyonu dediğimiz uygulamayla Türk ekonomisinde krizler gündeme geldi. 1988 de bir kriz vardır, çok büyük değildir. 91 de bir bir kriz var, 94 de ekonomik krize yol açan bir yol izlendi bir kriz vardır. 98 --2002  krizi çok ciddi krizdir, onda 2001 krizi diye bilinen kamuoyunda, esasında 98 de başlayıp 99 bir ufak inişi olan yaklaşık 2000 Kasımında bir inişi olan ve bir kriz sürecinde bu bağımlılık daha da arttı ve özellikle Kemal Derviş’in uluslar arası emperyalist güçlerin aracı olarak Türkiye’ye gelip yaptırdığı politikalarla bu bağımlılık da arttı ve ciddi sorunlar yaşandı. Yaşanan sorunlara geçmeden o dönemdeki döviz fiyatlarını siz Türkiye de bu gün nereye gider konuştuğumuz da önemli. Bunlar Merkez bankası verileri. 21 Şubat 2001 de bir dolar 685 lira; ertesi gün 957 lira bir günde 685 liradan 957 liraya çıkmış; o hafta sonu ayın 26 sında 1073 lira, yani bu gün doların dört buçuk lira olarak düşünürseniz yarın 7,5 lira olduğunu düşünelim. Beş altı gün sonra da dört buçuk lira yerine dokuz liraya yakın 8 buçuk liralık bir dolar düşünün 2001 yılında yaşadığımız döviz fiyatı artışları bu noktadadır. Bu gün yaşadığımız krizin 2001 krizinden daha derin odlunu söylüyoruz söyleyenler var. Şimdi bu koşullarda sizin dışa bağımlılığınızı artıran hangi etmenler var ve Türkiye hangi bu açıdan bakıldığında hangi sorunlarla karşı karşıya: 

BİRİNCİ KÜRESEL KRİZ:  2001 krizinden farkımız da önemli. Kapitalizm tarihinde küresel krizler vardır. Kapitalizm aşağı yukarı 16. Yüzyıldan beri dünyanın belirli ülkelerinde hakim olan üretim biçimi, Birinci Küresel kriz 1873-1896 krizidir. Buna iktisat tarihinde “uzun kriz” deriz, daha önce büyük kriz deniyordu, fakat 29 buhranından sonra, “uzun kriz deniyor 23 yıl sürdü. İnişli çıkışlı biçimde bir süreci vardır. Avusturya’daki sermaye piyasanın çökmesiyle başladı. Bütün kapitalist dünyaya yayıldı. Osmanlının borçlanmada büyük sıkıntılar çekmesi kapitalizmin emperyalizmin aşamasına geçmesi ağırlık olarak kapitalizmin bu birinci küresel krizi döneminde. 

İKİNCİ KURESEL KRİZ 1921-1934 krizidir. Bazı ülkelerde 38 e kadar sürdü. “Büyük Buhran” dediğimizde çoğumuzun aklına gelen budur. Türkiye bu büyük buhranı asgari zararla atlatan ülkelerden biridir. İki ülke bu konuda başarılıdır, biri Sovyetler Birliği, Sovyetler Birliği 1928 de birinci sanayi planını uygulamaya başladı ve beş yıllık planı dört yılda tamamladı. Devletin kontrolündeki bir ekonomik yapıyla birlikte “Büyük Buhranı” en az zararla atlatan ve çok büyük bir sanayi atılımı gerçekleştiren b ir ülkeydi.

Türkiye’de de 29 buhranındaki devletçilik politikalarının artırılması 1930 Merkez Bankamızın kurulması “Büyük Buhranın” Zaralarının asgari biçimde atlatılmasını mümkün kıldı. 1933 de zaten Sovyetler Birliğinin teknik yardımlarıyla birinci sanayi planımız başladı. İkinci buhranı bu anlamda kapitalimin küresel buhranı büyük ölçüde Türkiye rahat atlattı. Köylünün biraz yoksullaştığı koşullarda. 

ÜÇÜNCÜ KÜRESEL KRİZ: Şu anda kapitalizmin üçüncü küresel krizini yaşıyoruz. 2008 yılından beri Batı’da yaşanan konut balonu patladı, arkasından şu oldu, çıkıyorlardı, çıkamadılar, filan diye on yıldır süren kapitalizmin tarihinin üçüncü küresel krizidir. Bu Türkiye’deki gelişmeleri etkileyen nedenlerden biri, Birincisi bu günkü krizdir. Bunun siyasi bağımsızlığımız üzerindeki etkilerini incelerken dikkate alınması gereken birinci etmen bu. 

İkinci Etmen: AKP İktidarının uyguladığı yağma ve talan düzeni, üretimden kopma, ticarete ağırlık verme, rantla betonlaşma, inşaat sektörünü gerek konut sektörünü gerek yol, bina gibi inşaatlar aracılığıyla konut sektörünü canlandırarak ekonomiyi büyütme politikaları, üretimden kopma politikaları bunda etkili. 

ÜÇÜNCÜSÜ de şimdi ağırlıklı olarak ele alacağız. AKP iktidarının belirli bir dönem Fetullah Gülen casusluk ve terör örgütünü devlete iyice yerleştirdikten sonra, belirli bir noktadan itibaren bu örgütle çelişkiye düşmesi, diğer taraftan açılım politikalarıyla Kürt Milliyetçilerinin ve PKK nın, Habur sınır kapısından PKK lıları nerdeyse büyük törenlerle alıp Türkiye’ye geldikten sonra 24 Temmuz 2015 ten itibaren bu PKK terör örgütünün Güney Doğu Anadolu’daki hendeklerini engellemek zorunda kalması ve böylece Amerika’yla karşı karşıya gelmesi ve Amerika yanında Türkiye ekonomisinde sorunlar yaratıcı bir yola girmiş olması. Bu üç etmene bağlı olarak Türkiye’de ekonomik durumda ciddi bir bozulma söz konusu.

Bu ekonomik alanda bu kötü durumun göstergeleri nelerdir ve nereye doğru gidiyor, diye baktığımız zaman birkaç veriyi kullanmamız gerekiyor. Bu verilerden biri Türkiye’nin dış borç istatistikleridir. Bu son derece önemli çünkü dış borcunuzun Türk lirasının değer kaybettiği koşullarda çok büyük etkileri olabiliyor. Özellikle birazdan sizi rakama boğmayacağım ama varılan noktada özel sektörün finansman açısından dış kaynaklara yönelmiş olmasının bir ciddi iktisadi kriz durumunda özel sektörün büyük bölümünün iflasına veya durmasına yol açacağı açısından son derece önemlidir. Şöyle, 1989 da çok kaba rakamları söyleyeceğim.

yildirim koc4

AKP Döneminde Türkiye 16 yıldır 453 milyar dolar borçlandı...

Özel sektör, merkez bankası, kamu dış borcu tutarı 44 milyar dolardı. Bu 44 milyar dolar şu anda 453 milyar dolar. AKP İKTİDARA GELDİĞİNDE 2002 İN SON ÇEYREĞİNDE 130 MİLYARDI, 130 MİLYAR DOLARDAN 453 MİLYAR DOLARA ÇIKTI. Bunun büyüklüğünü anlamada borcun milli gelire oranına bakarız. 2002 yılında Türkiye’nin dış borçlarının milli gelire oranı yüzde 48 civarında şimdi yüzde 53 e tırmanmış. Daha da tırmanma eğiliminde. Burada kritik rakam, özel sektörün dış borcu stoku, 2002 yılında AKP iktidara geldiğinde özel sektörün dış borcu sadece 44, şimdi 316 milyar dolar. Çok büyük bir rakam, yani

Türkiye’de önümüzdeki dönemde bu özel sektörün 316 milyar dolarlık dış borcu ödeyebilmesi yaşanan ekonomik kriz koşullarında hemen hemen olanaksız. Bu neye yol açıyor. Türkiye ekonomisinin yabancıların eline geçmesi gibi bir sonucu doğuruyor. 

80 DE 75-80 YABANCI ŞİRKET VARKEN ŞİMDİ 53 BİN 156 YABANCI ŞİRKET VAR!

Bu sonuca ilişkin elimizde Yabancı Sermaye Derneğinin (YASED) onun da ötesinde ekonomi bakanlığının çıkardığı raporlar var. Ekonomi Bakanlığı her yıl uluslar arası doğrudan yatırımlar raporu çıkarır. Bir de YASED Yabancı sermaye kuruluşlarının kurduğu bir dernek. Dernek veriler açıklar, şöyle, Türkiye’deki yabancı sermayeli şirket sayısı, 80 yılında 75-80 tane idi. Şimdi 53 bin 156 tane yabancı sermayeli şirket faaliyette bulunuyor 53 bin 156. Bu şirketler sürekli olarak yerli geçmişi olan şirketleri peyder pey satın alıyorlar. Eroid diye bir şirket var, bir kuruluş vardır, uluslararası kuruluş Türkiye’deki şirket birleşmeleri için her yıl bir rapor yayınlar. Raporda her yıl dört beş sayfalık yabancıların satın aldığı şirketler listelerini görürsünüz. Türk ekonomisinde çpk önemli bazı şirketlerin yabancıların eline geçtiğini görüyoruz. Bir doğrudan alımlar var, bir de sermaye piyasasındaki alımlar söz konusu. 

BUNUN TÜRKİYE EKONOMİSİNDEKİ PAYLARI NEDİR diye baktığımızda şöyle söyleyelim. İstanbul Sanayi Odası 1968 yılından beri Türkiye’nin en büyük sanayi şirketlerine ilişkin veri yayınlar. Ben 98 e aldım. 95 i aldım, en son yayınladıkları 2015 rakamları var. Türkiye’deki istihdamdaki payları yüzde 14,6 imiş, bu oran yüzde 29 a çıkmış. 500 sanayi şirketi içinde yabancıların şirketlerindeki istihdamdaki payı yüzde 14 den yüzde 19 a çıkmış. 500 şirketin katma değeri içindeki payı yüzde 20,08 den yüzde 39,09 a çıkmış. Türkiye’nin İstanbul Sanayi Odası’nın yaptığı araştırmalara göre, en büyük 500 sanayi şirketi içinde yüzde 40 katma değer yabancı sermayeli şirketlere ait. İstihdamdaki payları da yüzde 29 ün üzerinde. İhracatın yüzde 42 sini meydana getiriyorlar. Dönem karlarının da yüzde 32 si. Yani Türkiye ekonomisi birkaç açıdan bakıldığında ciddi sıkıntılarla karşı karşıyayız. Bu sıkıntılardan biri de özellikle dış borcun artmasında rolü olan cari işlemler açığı. Cari işlemler açığı şu, biz çeşitli biçimlerde döviz kullanarak dışarıya harcama yapıyorsunuz, bir taraftan da döviz gelirleriniz var. Üst gelir nasıl olur? Mal satarsınız, yani ihracat yaparsınız. Dışarıdan yabancı gelir size yatırım yapar, dışarıdan turist gelir yabancı, burada döviz bozdurur veya siz dışarıya belirli hizmetleri satarsınız bunlar sizin döviz gelirleriniz.

Döviz Giderlerinizin En Önemli Kalemi İthalattır...

Yurt dışına giden yabancılarınızın harcadığı paralar, Türklerin dışındaki yatırımları, bütün bunların hepsini topladığınızda önce ticaret açığı çıkar, daha sonra da cari işlemler açığı dediğimiz bir şey var. Cari işlemler açığı dediğimiz para bulmanız, döviz bulmanız lazım bu da bağımlı olarak dış bağımlılığınızı artırır. Çünkü özellikle 453 milyar dolar dış borcunuz varsa sizin dışarıdan borçlanmanızdaki faiz oranının bir puan artırdıklarında bu çok büyük rakam ediyor. Şimdi bizim kritik nokta şudur. Cari işler açığının milli gelire oranına bakarız, yüzde beşi geçtiği takdirde riskli alandır, kredi derecelendirme kurumları sizin notunuzu düşürür. Kredi notunuz düştüğünde 453 milyar dolarlık dış borçlanmanızı yenilemeğe kalktığınızda ödemeniz gereken faiz oranı artar. Şimdi 2002 yılında AKP iktidarı işbaşına geldiğinde Türkiye’nin cari işlemler açığı 626 milyon dolar. Bir önceki yıl 3 milyar yedi milyon fazlamız var. Cari işlemler açığı yok cari işlemler fazlalığımız ne fazlalığımız var 2001 de alınan önlemler nedeni ile AKP iktidara geldiği yıl 2002 yılında da cari işlemler açığımız sadece 626 milyon dolar, bir milyar bile değil. 2017 yılındaki cari işlemler açığımız 47 milyar dolar. Bu 47 milyar doların 2017 de milli gelire oranı 5,6 kritik eşik aşılmış. Bu Türkiye’de yüksek oranda devoliasyonun gündemde olduğunu gösteriyor. Yani Amerika’nın Türkiye’ye ekonomik müdahalesi olmasa bile zaten sizin bu kadar yüksek cari işlemler açığıyla iş yapıyor olmanız kritik önemde. Burada özellikle ihracat ithalat dengesinde ciddi sorunlarımız var.

İhracatımız çok arttı” diye övünüyorlar. İhracatımız 2017 yılında 150 milyar dolarlık ihracatımız var, buna karşılık 234 milyar dolarlık ithalatımız var. Türkiye ekonomisi ithalata boğuldu. İhracatı artırabilmek için bile ithalat yapmak zorundasınız, yani dış ödemeler dengesi cari açık konusunda ciddi sorunlarımız var. İç ticaret dengesinde ithalata dayalı bir yapımız var.

Man Fabrikasında...

Kemal Derviş sonrasında aşırı değerli Türk kirasının yol açtığı bir üretim kapasitesi tahribatı vardı. Anımsarsanız bir dolar 1,14 e kadar gerilemişti. O yıllarda birçok şirket üretim yapmak yerine ithalatı tercih etti. 2006 yılında kötinin bir iyiliği bir de kötülüğü vardır, kötülüğü Türkiye’ye pek açık değildir. Onun için bir fabrika gezelim, dedim bir dönem öğrencilerimizle. MAN fabrikası var Esenboğa yolunda oraya, sağ olsun MES in Ankara temsilcisi de yardımcı oldu. Gittik, sacın girdiği yerden aldılar otobüsün çıktığı yere kadar gezdirdiler sonra da bir brifing verdiler. Brifing sırasında brifingi veren mühendisler de ODTÜ idi. Eskiden yerli girdi oranı ne idi, şimdi yerli girdi oranı ne filan diye. Önce biraz mırın kırın ettiler sonra söylediler. Eskiden yerli girdi oranı yüzde 65 yüzde 75 olurdu. Ama aşırı değerli Türk lirası (bu şekilde ifade etmediler ama) Türk lirasının çok değer kazandığı koşullarda Almanya’dan mal getirmek daha ucuza gelmeye başladı ve yerli girdi oranı yüzde 25 lere kadar geriledi dediler. Yani Kemal Derviş sonrasında uygulanan aşırı değerli Türk iyede üretim kapasitesini ciddi biçimde tahrip olmasına da yol açtı. Onun getirdiği dışa bağımlı ekonominin olumsuz sonuçlarını farklı biçimlerde yaşıyoruz.

Bütün bunların Türkiye’de bütçe üzerinde olumsuz etkileri var.  Eskiden bu verilere erişmek pek kolay olmuyordu, şimdi Maliye Bakanlığı’nın internet sitesinden erişebilirsiniz. Son merkezi yönetim bütçe rakamları dört beş gün öce yayınlandı. İlk dört ayın verileri var. İlk dört ay geçen yılki dönemle kıyasladığımızda ciddi bir kötüleşme görüyoruz. Geçen yıl 2017 yılında Ocak –Nisan döneminde merkezi yönetim bütçe açık 18 milyar lira, bu yıl 23 milyar lira. Ön görülenden yüzde 35 daha yüksek. Ve bu önümüzdeki haftalarda daha da artacak.  Çünkü bizim mevzuatımıza göre Sosyal Güvenlik Kurumun (SGK) açıkları devlet bütçesinden finanse edilir. 2016 yılında SGK nın açığı 109 milyar liraydı. Yani 2017 bütçe açığı 47 milyar liradır. Bunun en önemli nedeni 109 milyarlık SGK açığıdır. Bu yıl Haziran ayında ve daha sonraki bayram öncesinde emeklilere biner lira verileceği olmasının anlamı şu, Türkiye’de 8 milyon 400 bin yaşlılık aylığı alan var. 11 buçuk milyon da dul ve yetimlerle birlikte var. Onlara verecekleri vermeyecekleri çok net değil ama onlara vermeseler bile 8,4 milyon yaşlılık aylığı alan bu büyük çoğunluğu 5 küsuru C statüsündedir, bazı Bağ-Kurludur, bir kısmı Emekli Sandığı emeklisidir. Bunlara biner lira verdiğinizde ortaya çıkan maliyet açığı 17 milyon-18 milyar lira oluyor,  bütçe açığına bir de ona ekleyin. Bu yıl SGK nun açıkları zaten artıyordu, 109 une çıkıyordu. Bir bunun üzerine diyelim bir 20 milyar lira da emekli ve dul yetimlere de verildiğinden bu biner lira seçim öncesindeki bu para dağıtımını ekleyin, o zaman önümüzdeki dönemde 24 Haziran’dan sonra Türkiye’de bütçe açıkları görülmemiş düzeylere kadar fırlamış olacak, o zaman faiz oranları artacak bir sürü başka şey gelecek. Yani özetle şöyle bir şey:

Siyasi Bağımsızlığınız, İktisadi Bağımsızlığınız Ve Askeri Bağımsızlığınız Birbirini Tamamlayan Unsurlar...

İktisadi bağımsızlığınız olmadığında askeri bağımsızlığınız da zedeleniyor bundan, girdiler temin edemiyorsunuz, o olmayınca siyasi bağımsızlığınız da gidiyor. Bu anlamda bir kritik noktada ya önümüzdeki ekonomik kriz sonrasında ya bu hükümet yerine daha bir ülke çıkarlarını önde tutan ve açıkçası bu sorunları aşabilecek kararlılıkta birikimde ve kaynak yaratmada etkili bir hükümet gelir ya da, seçim öncesinde gündeme getirdikleri politikalar seçim sonrasında çok daha büyük çöküşe yol açar. 2001 krizinde gördüğümüz döviz fiyatının hareketliliğinin daha büyüğünü görebiliriz. Çok sayıda şirket iflas eder, çok sayıda insan işsiz kalır ve Türkiye bir kargaşa ortamına doğru sürükleyebilirler ve buradan da Batılı güçler bir devrim çıkartmaya çalışabilir, başka güçler de bu dinamiği başka biçimde değerlendirmeye çalışabilir.

Türkiye ekonomisi bir bütün olarak iktisadi bağımsızlık, siyasi bağımsızlığın ön koşuludur...

Önem dönem bir ileri gidebilir, geride kalabilir ama bir bütün olarak baktığınızda uzun vadede birbirlerini destekler. Mustafa Kemal Paşa bunun çok iyi farkındaydı ve 1938 e kadar uygulanan politikalarda çok özen gösterdi. Dış kredi çok az kullanılmıştır. 1935 Kayseri Sümerbank’ın yapılmasında, 36 Nazillide, 38 Karabük’te İngiliz kredisi kullanılmıştır. Nazilli’de, Kayseri’de Sovyet kredisi, Karabük Demir Çeliğin yapılmasında İngiliz kredisi kullanılmıştır.

Denk bütçeye çok özen gösterilmiştir. Emisyon kontrol altında tutulmuştur. 1930 yılında Merkez Bankasının kurulması ve emisyonun devletin hükümetin kontrolü altına girmesi önemlidir. O büyük sıkıntı dönemlerinde bile iktisadi bağımsızlığımıza büyük özen gösterdiler. Bunun sonucu olarak da siyasi bağımsızlığımız güçlüydü. Türkiye’nin dünyadaki itibarı çok yüksekti. 1950-60 lı 70 li yıllarda da büyük ölçüde bu uygulandı. Özal’la birlikte dışa açılma ve dışa bağımlılık arttı. Soğuk savaş bittikten sonra, emperyalizmin dayatmalarına direnilmek istendiğinde emperyalistler bu iktisadi bağımlılığı etkili bir biçimde kullandılar. AKP iktidarı döneminde de bu dışa bağımlılık had safhaya geldi. Türkiye bundan sonra ya bu dış politikayı da etkileyecek biçimde iktisadi bağımsızlığı sağlayacak ya da çok ciddi iktisadi sorunlara ilave olarak siyasi sorunlar yaşayacak”.                                                                             

Cevat KULAKSIZ – 22 Mayıs 2018

This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it. 

Dipnotlar : 

[1] YILDIRIM KOÇ KİMDİR ?

1951 yılında Samsun’da doğdu. 1973 yılında ODTÜ İdari İlimler Fakültesi Ekonomi ve İstatistik Bölümü’nden mezun oldu. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde sosyal politika dalında yüksek lisans yaptı. İktisatçı.

Lise yıllarında Marksizmle tanıştı. Üniversite yıllarında sosyalist harekete katıldı.

1974 yılında Tüm İktisatçılar Birliği’nin kurucu ve yöneticileri arasında yer aldı.

12 Eylül 1980 öncesinde çeşitli sendikalarda toplu sözleşme uzmanı, eğitimci ve danışman olarak çalıştı. 1985-2008 döneminde Türkiye Yol-İş Sendikası Eğitim Dairesi Başkanı ve 2003-2013 döneminde Türk-İş Genel Başkan Danışmanı idi.

1980-1983 döneminde ODTÜ İşletme Bölümü’nde öğretim asistanı olarak ders verdi. 1983 yılında Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından 1402 sayılı Yasa kapsamında ODTÜ’den çıkarıldı. 1998 yılından beri ODTÜ İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat Bölümü’nde işçi-işveren ilişkileri tarihi ve günümüzde işçi-işveren ilişkileri konularında ders veriyor.

1993 yılından beri Aydınlık Gazetesi/Dergisi/Gazetesi yazarı. Teori Dergisi Yazı Kurulu üyesi.

Çalışma yaşamıyla ilgili olarak yayımlanmış 40’dan fazla kitabı, çok sayıda kitapçığı ve çeşitli dergi ve gazetelerde yayımlanmış makaleleri/köşe yazıları var.

1975 yılından beri Canan (Durusan) Koç ile evli. Bir kızları (1977) ve bir erkek torunları (2005) var.

Yazarlar

Partly cloudy

26°C

Istanbul