cevat kulaksiz

Türk Dış Politikası ve Son Gelişmeler...

“Atatürk Laikliği Getirdi ve Müslüman Ülkelerle Aramızı Açtı” Sözü Külliyen Yalan.

“Atatürk laikliği getirdi, sırtını Arap Dünyasına Müslüman ülkelere döndü ve onlarla ilişkilerimiz bir daha toparlanamaz şekilde bozuldu”. Bu doğru değil,

Atatürk Döneminde Dünyada Sadece Üç Müslüman Ülke Bağımsızdı, Bunlardan biri Türkiye idi, ötekiler hep manda altındaydı.

Şimdi Orta Doğu’da en sevilmeyen ülke Türkiye

Suriye’nin kendi topraklarına hakim olma hakkı vardır.

Ulusal Eğitim Derneği’nin her hafta Cumartesi günleri düzenlediği konferanslardan, 13.01,2018 günkü etkinlikte konuşmacı olarak Prof. Dr. Hasan Ünal [1] katıldı.

Dernek salonunda emekli öğretmen, akademisyenlerden oluşan dinleyicinin izlediği konferansın konusu, Türk Dış Politikası ve Son Gelişmelerdi.

Orta Doğu’da ve Suriye’de savaşlara ramak kalınan şu zamanda, Türkiye’nin uyguladığı yanlışların, doğruların açıklandığı bu konferansın çok yararlı anlatımların, o küçücük salonda kalmasına gönlümüz razı olmadı, okuyucuya sunmak istedik. Konuşmayı bandan çözerek okuyucumuza sunuyoruz. Biz yararlandık, umarım okuyucuya da yararı olur.

hasan unal

Prof. Dr. Hasan Ünal yaptığı konuşmada şunları söyledi:

“- Dış Politika nedir? Dış politikayı kim yapar? Dış politika özetle şudur, devletin çıkarlarını korumak, haklarını tartışmaya açtırmamak için uyguladığı bir politikadır. Haklarınız tartışmaya açık değildir, çıkarlarınızı korumakla, çıkarlarınızı artırmaya çıkarmakla mükellefsiniz dış politikada, temel amacınız budur.

Dış politikayı kim yapar? DIŞ POLİTİKAYI HÜKÜMETLER YAPAR. Birbirine çok benzeyen iki kavram vardır, karıştırılır, biri dış politika, öbürü diplomasi.

Diplomasiyi Dış İşleri Bakanlığı ve diğer kuruluşlar yapar. Ama dış politikayı hükümetler yapar, tamamen onların emrindedir. Yani hangi ülkeyle nasıl bir siyaset izleneceğine hükümetler karar verir. Buna daha doğrusu siyaset karar veriri, diyebiliriz. Siyaset karar verirken isterse diplomatlardan, uzmanlardan, başkalarından görüş alabilir. Konuyla alakalı doğrudan kurumlar varsa, Genel Kurmay Başkanlığı, Dış Ticaret müsteşarlığı veya diğer ekonomi bürokrasisi veya başka bir kurum varsa bunlarla da irtibat kurabilir, bunların görüşlerinden faydalanabilir. Ama sonuçta hükümet karar verir, “ben Suriye’yle şöyle bir politika izliyorum. Mesela Suriye ile dostluk içinde, dostluğumuzu geliştirecek şöyle bir politika istiyorum, der. Bunu yapma görevi başta Dış İşleri Bakanlığınındır ve bunun adına da diplomasi denir.

Yani biri dış politika, öbürü dış diplomasidir. Diplomasiyi yapanların görevi de, kendilerine verilen dış politika talimatlarını tümüyle ince ayara tabi tutarak, siyasileri bilgilendirerek, onlarla sürekli irtibat halinde bunu ince ayarlarını yaparak uygulama görevidir, diplomasinin görevi bu.

Başta Dış İşleri Bakanlığı dedim, ama sadece Dış İşleri Bakanlığı değildir. Yer yer buraya savunma politikaları da, dış politikanın bir parçası olduğu için Genel Kurmay girer, onlarla ilgili kuruluşlar girer. Çoğu zaman da ekonomi bürokrasisi girer. Özellikle dış ticaret ve diğer ekonomi birimleri girer. Enerji Bakanlığı girer, konu boru hattıdır, Enerji Bakanlığı bir boru hattı yapmak ister, bir ülkeden doğal gaz almak ister ama siyaseten onu Dış işleri Bakanlığı doğru bulmayabilir. Dolayısıyla bunları oturup tek tek konuşmak zorundadırlar. -Dış İşleri Bakanlığı niye o boru hattını doğru bulmuyordur, o ülkeden doğal gaz alımını Dış İşleri Bakanlığı neden kendi dış işleri bakanlığı ile uyumlu görmüyordur- filan. Bunları birlikte değerlendirirler ama bütün bunların adı diplomasidir.

Politika hükümettedir, hükümet belirler.

Bu anlattıklarımızı, son yaşadıklarımızı kaba hatlarıyla değerlendirirsek, birkaç hususa dikkat çekmek istiyorum.

1-Türkiye’de klişeleşmiş dış politikaya dair birtakım söylemler var. Bunları eleştirerek başlayalım. Bunlardan biri şu: derler ki, “efendim Atatürk laikliği getirdi, sırtını Arap Dünyasına Müslüman ülkelere döndü ve onlarla ilişkilerimiz bir daha toparlanamaz şekilde bozuldu”. Bu doğru değil,

Eğer bilgisizlikten dolayı söylenmişse, cahilce bir laf. Eğer bilerek söyleniyorsa, tabi söyleyenin kişiliğine göre hilafı hakikat, ya da yalan. Tabi ısrarla söylüyorsa kuyruklu yalan. Neden?

ATATÜRK DÖNEMİNDE DÜNYADA ÜÇ MÜSLÜMAN ÜLKE BAĞIMSIZDI SADECE. Bunlardan biri Türkiye idi, tam doğru dürüst bağımsız bir ülkeydi hakikaten; bir diğer İran’dı çok zayıf bir ülkeydi, topraklarında tam hâkimiyet kurmakta zorlanıyordu. Ama İran Şahinin da model olarak gördüğü ülke Atatürk ve onun reformlarıydı. Öbürü de Afganistan’dı, çok da zayıf bir ülkeydi. Bu iki ülkeyle de Atatürk’ün olağanüstü yakın bir ilişkileri vardı. Her ikisi de Atatürk’ün hayranıydı. Her ikisi de Ankara’yı ziyaret etmişlerdi. Her ikisine de Atatürk yardımlarda bulunmuş, her ikisine de yardım ve telkinlerde bulunmuştu.

Diğer Müslüman ülkeler, mesela Güneyimizdeki Irak İngiliz mandası altındaydı, Suriye Fransız mandası altındaydı, onun güneyindeki Ürdün İngiliz mandası, Lübnan Fransız mandasıydı, Filistin İngiliz mandasıydı, Arabistan Suudi Arabistan adını almıştı. Birinci Dünya Savaşı sırasında iki rakip Osmanlının bölgeden çekilmek zorunda kalması üzerine Osmanlının rakibi olan ikisi, biri Mekke Şerifi Hüseyin, öbürü de Riyat merkezli Suudi ailesi, bunlar ikisi de İngiltere müttefiki olmasına rağmen Suudi ailesi öbürlerini yenerek Hicaz’dan da atıp, bütün Arabistan denilen topraklara hâkim olmuşlar. 1918 ile 1920 yılları arasında da, Suudi Arabistan devletini bağımsız bir devlet olmayı başarmışlardır. Suudi Arabistan hiç bir zaman bir ülkenin sömürgesi olmadı, resmi olarak.

Mısır İngiliz yönetimi altındaydı yine Birinci Dünya Savaşı sırasında. İkinci Dünya Savaşı sonrasında savaş sonuna kadar devam etti; Libya İtalya sömürgesiydi; Cezayir çok daha komplike (karışık)  yapıdaydı, Fransa’ydı, Fransa yönetiminde değildi. Yani Fransa’nın sanki anavatan yönetimi gibiydi. Bu yüzden Cezayir’in Fransa’dan kopması çok acı oldu ve çok uzun bir savaşın sununda gerçekleşti.

Tunus Fransız yönetimindeydi, koloniydi, Fas ise bir himaye yönetimiydi, kendi kalığı vardı ama Fransızların himayesi altındaydı.

Şimdi kabaca, yani bu örnekleri verince bütün dünyadaki Endonezya’dan Pakistan’a, Hindistan’dan Endonezya’ya kadar, Afrika’daki Müslüman ülkelere kadar tek örnek vermeye gerek yok, bunların hiç birisi bağımsız değildi zaten. Dolayısıyla “ATATÜRK LAİKLİĞİ GETİRDİ VE MÜSLÜMAN ÜLKELERLE ARAMIZI AÇTI” SÖZÜ KÜLLİYEN YALAN. Bilgisizlik, cehalet, yalan. Benim üçüncü sınıflara verdiğim dış politika derslerine gelseler, bunları öğrenirler, zaten.

2- “Atatürk Laikliği Getirdiği İçin Müslüman Ülkelerle Aramız Bozuldu” Bu Da Yalan. Çünkü 1946 da bağımsız olacak olan Mısır, Suriye, Lübnan, Ürdün, Irak, Kuzey Afrika’daki bütün devletler, hangisi aklınıza gelirse gelsin, hangisinin elinize alırsanız alın, hepsi laiklik temelli modernleşme politikaları uygulamaya çalışmışlardı, hepsi. Bir tane istisna Suudi Arabistan var. Hiç kimsenin modeli değildir dünyada, hiç kimsenin de özendiği bir devlet de değildir, halen de öyledir. Dolayısıyla laikliği getirdiği için buna sekülerleşme diyelim. “Atatürk Laiklik Getirdiği İçin Böyle Olmuştur, Bu Ülkelerle Aramız Açılmıştır” Sözü Yalandır.  Doğru değildir.

Buradan hareketle şu soruyu soralım, bizim Orta Doğu’daki ülkelerle aramız ne zaman açıldı?  Neden açıldı bir dönem. 1950 lerden itibaren açıldı. Çünkü biz 1952 de NATO ya girmeye çalıştığımız, şöyle diyeyim, 1949 da NATO kuruldu, Türkiye ve Yunanistan NATO ya müracaat etti, her ikisini de almadılar, reddettiler. Başlangıçta Türkiye çok ciddi bir So9vyet tehdidi altında hissettiği için kendisini, İsmet Paşa’nın Sovyetler Birliğini tahrik etmeden ama hiçbir talebine de boyun eğmeden, müzakere etmeden götürdüğü o başarılı dış politikası Türkiye’yi NATO ya götürecek. O sırada incelediğinizde de Türkiye’nin hakikaten başka çaresi yok. Stalin gibi bir adamın karşısında böyle ABD gibi dünyanın tek atom gücü olan ülkenin liderliğinde yürütülecek bir savunma ittifakınıza ihtiyacınız var. Çünkü 1945 le 1947 arasında bütün Doğu Avrupa ülkeleri Sovyetlerin denetimine girmiş. Sovyetler birliği 1946 da Yunanistan’da bir iç savaş çıkarmış, az daha Yunanistan’da komünistler yönetimi ele geçirecekler. Türkiye’yi baştan beri tehdit ediyor. İran da işgal ettiği topraklardan savaş bittikten sonra altı ay içinde çekilmek zorunda olmasına rağmen çıkmamakta ısrar ediyor. Çok ciddi bir Sovyet tehlikesi var, çok ciddi bir komünizm yayılması var, Komünizm o sıra çok cazip bir ideoloji. O arada Çin Komünistleşiyor 1946 da başlıyor Çin deki ilk savaş 1949 da Mao Zedungn’un galibiyetiyle sonuçlanacak. Öyle bir dönemde Türkiye bağımsızlığını koruyabilmek için Sovyetlere karşı, NATO ya girmeye çalışıyor, bu da gayet normal. Nitekim NATO ya girme politikasına 1950 de ilk çok partili seçimler yapıldığında 46 yı tam saymıyorum, hem CHP hem de DP halka verdikleri mesajlarda “biz Türkiye’yi NATO ya sokacağız”, diyorlar, ikisi birden.

Şimdi Türkiye, özetle devam edersek, 1949 da giremiyor, Sovyetler Birliği’nin atom gücü olmasından sonra, Kore Savaşı’nın başlaması, Türkiye’nin Kore Savaşı’nda yer alması ile birlikte, Uluslar arası dengeler değişince Türkiye’nin NATO ya girmesi mümkün oluyor ve Türkiye 1952 yılının Şubatında Yunanistan’la birlikte NATO ya giriyor.

Şimdi ise bu sırada Türkiye’de de bir yönetim değişikliği olmuş. 1950 de Demokrat Parti (DP) gelmiş, işte NATO ya girmenin bir bedeli, bir parçası olarak, abaca söylemek gerekirse, Türkiye’nin izlediği dış politika var. Bu politikanın adı da “Sovyetleri çevreleme politikası”

Balkanlarda “Balkan Paktı” kuruyoruz, Ota Doğuda da “Bağdat Paktı” kuruyoruz.

Balkanlarda kurduğumuz pakta Yugoslavya ve Yunanistan girmiş, bizimle beraber, Orta Doğu da kurduğumuz pakta kurduğumuzda “Bağdat Paktı” adı üstünde Irak var. Ama Irak’ın dışında hiçbir Arap ülkesini oraya çekemiyoruz. İran var, aynı Müslüman ülkeler, Pakistan var öteden tehdit altında kendisini hisseden. Bir de bu pakta İngiltere girecek, Amerika da gözlemci olacak.

O sırada 1952 de yönetimi ele geçirmiş olan Nasır var, çok aşırı derecede Türkiye karşıtlığı yapıyor. Nasır’ın rüzgârları çok sert estiği için Arap dünyasında da biz Bağdat Paktına diğer Arap ülkelerinden hiç kimseyi getiremiyoruz. Nasır’ın etkisi çok daha fazladır.

Bu Bağdat Paktı 1958 de kırılacak, Bağdat’ta Irak’ta bir ihtilal olacak, bu Bağdat Paktına bizimle giren hükümet, Kral Faysal sokaklarda linç edilecek, Başbakan Nuri Sait Paşa ki, Başbakan Adnan Menderes’in çok yakın dostu falan, Osmanlı subayı o da, o da sokaklarda linç edilerek öldürülecek. Bu sırada Orta Doğu’da öyle bir dönem var ki, Nasır rüzgârı o kadar sert esiyor ki, o da çok Türkiye karşıtı bir rüzgâr ve Türkiye’yi ısrarla Batı’nın uzak karakolu diye gösteriyor. Kendi bakış açısından haklı, ama Türkiye de haklı. Türkiye de o sıra Komünizmin yayılmasından cephe ülkesi olarak en korkan devlet. Çünkü cephede görüyor kendisini. Bu nedenle de çok büyük güvenlik sıkıntıları olan bir ülke. Burada bir takım hatalar da var, bazı konularda aşırı konularda, aşırı Amerikan yanlılığı da var. Mesela 1957 ye kadar Suriye krizi var orda 1957 ye kadar izlenen dış politikaya CHP ve lideri İsmet Paşa da destek veriyor. Yani bu NATO cu gibi görülen sonradan öyle sunulan o politikalara onlar da destek veriyor. Ama 1957 de Suriye politikasından itibaren bir kırılma var, bir aşırı gidiş var. Bütün bunlar bizi Orta Doğu’da yalnızlığa itiyor. Fakat Türkiye’nin beklentisi şu, Orta Doğu’da yalnızlığa gitse de, Batı dünyasındaki yeri ve gücüyle rahat olabileceğini zannediyor. Fakat 1962 de Küba krizi patlak veriyor, Küba krizinde yani Sovyetler Birliği Küba’ya stratejik füzeler yerleştirmek istiyor, yani nükleer füzeler, buna Amerikalılar karşı çıkıyorlar, buraya yerleştirirsen savaş çıkar” diyor. O da diyor ki, “siz burada savaş çıkarırsanız ben de Almanya’yı ve Avrupa’yı işgal ederim. Tam bir bıçak sırtı bir durum var. O sırada Türkiye de yerleştirilmiş Menderes hükümet zorlamasıyla yerleştirilmiş, darbeden sonraki askeri hükümetin de destek verdiği politikayla Türkiye’ye yerleştirilmiş olan Jüpiter füzeleri var. Bu Amerika’yla Sovyetler Birliği arasında yapılan gizli mutabakat sonucunda bu nükleer füzelerin Türkiye’den sökülmesi, Küba’DAKİ Sovyet füzelerinin oradan götürülmesi karşılığında uzlaşma sağlanıyor. Başka şeyler de var. Türkiye bu krizden sonra şöyle bir düşünmeye başlıyor. “Amerika bana doğru dürüst haber vermeden söküp götürüyor, peki o beni satsaydı ne olurdu”. Satar mıydı, satabilirdi.

Ama bunu sadece Türkiye düşünmüyor, Almanya hükümeti de aynı korkular içinde. Bu füze krizinden sonra Amerika’ya diyor ki, “ yav hiç bize haber vermedin”. Onlar da diyor ki, Amerikalıların bir lafı vardır, “bu bizim milli güvenliğimiz”. Onlar da diyor ki, “peki bizim milli güvenliğimiz ne olacak?” Almanya, Almanya çok yaralı bir devlet, ona rağmen o bile endişe ediyor, durumdan.

Türkiye çok daha endişe ediyor, durumundan, hatta Amerikalılar yeni bir askeri strateji getiriyorlar NATO’ya; Türkiye bunu veto ediyor, çok ilginç. “Yok, ben bunu tehlikeli görüyorum” diyor. Çünkü diyor ki, o yeni stratejiye göre, “eğer bir NATO ülkesine bir saldırı olursa hemen diğer NATO ülkelerinin hep birlikte gidip, karşılık vermesi değil, durumu değerlendirmesi, ondan sonra karşılık vermesi” diye bir şey getiriyor, Amerika. Hee diyor, bir dakika hem de Küba krizinin üstüne geldik, ben buna izin vermiyorum” diyor. 67 ye kadar istediği garantileri almadan vermiyor, Türkiye bunun.

Burada ne oluyor? Bu Küba krizi ve ardından gelen JOHNSON mektubu var [2], 1964 de. Kıbrıs meselesinden dolayı bu yaygın olarak bilindiği için onun üzerinde durmuyorum.

Şimdi bu ikisinden sonra bir de Boğaz Türkiye’yi yakından ilgilendiren bir Kıbrıs oylaması var BM lerde, Orada Türkiye yapayalnız kalıyor. Çünkü bütün Arap ülkeleri de Yunan tarafına oy kullanıyorlar. Bunun üzerine, bu JOHNSON Mektubu da gelince, çok enteresan, o sırada Başbakan İnönü, Devlet oturuyor, devlet aklıyla akıllı uslu bir şekilde bir dış politika gözden geçirmesi yapıyor, diyor ki, “bizim dış politikamızı gözden geçirmeye ihtiyacımız var, çünkü çıkarlarımızı korumayan bir durum var”.  

Burada bir şey yapıyoruz, bunun zararını görüyoruz. O halde doğru bir dış politika değil bu.  Ne yapmamız lazım, oturuluyor, deniliyor ki, NATO dan çıkalım. Tamam değerlendiriliyor, NATO dan çıkalım. Artı- eksi-artı-eksi, hesap kitap, askerler, siyasiler, diplomatlar herkes; sonuçta deniliyor ki, “yok, NATO dan çıkmak akıllıca değil”. Çünkü her ne kadar Stalin ölmüş, Stalin’in yerine Krusçev gelmiş ve Krusçev Stalin’in izlediği politikalardan Sovyetler Birliğinin vaz geçtiğini açıklamış. Türkiye’ye yazdığı iki mektupta, “Boğazlardan üs istemediklerini, Türkiye’nin sınırlarını tartışmaya açmayacaklarını” resmen bildirmiş. Ama bütün bunlara rağmen, NATO dan çıkmak akıllıca görülmemiş.

NATO dan çıkmayalım, ama, bu “Amerika’nın uzak karakolu görülen dış politikaya son” demişler. Şimdi NATO da veto hakkımız var, ama eğer NATO nun içinde bir politika üretilmeye çalışılıyorsa, o politikayı bizim çıkarlarımıza uygun hale getirmeye veto hakkımız yeter. Çünkü işimize gelmeyen, hoşumuza gelmeyen bir şey varsa, deriz ki, “veto ederiz”,  yapamazsınız. Ama NATO nun dışında Amerika’nın dışında yürüttüğü politikalara girmeyeceğiz, bir daha. Yani yeni bir Bağdat Paktı yapmayacağız.

2-NATO da kalacağız ama Sovyetler Birliği ile ilişkilerimizi fevkalade geliştireceğiz, diyor. Ne kadar geliştirilebiliyorsa o kadar, sınır konulmuyor. Yani bu kadar bunu yapacağız, şu kadar şunu yapacağız değil, nitekim bu politika, 1965 de bir yıl sonra iktidara gelecek olan Demirel uygulamasına kalıyor. Yani çok enteresan, Demirel kendi belirlemediği politikayı alıp uyguluyor. Ama muhteşem bir uygulama. Fevkalade başarılı bir uygulama. Bütün bu sanayi alt yapısı bu gün Sovyetler Birliği ile geliştirilecek. Türkiye 1965 den 1980 e kadar aklınıza gelen bütün sanayi tesislerinin ya hibesiyle, ya ucuz kredisiyle ya da buna benzer yöntemleriyle elde edecek. Hatta Yılmaz Özdil bir yazı yazmıştı, “domatesle ödedik” falan. Çok basit bir şey değildi hakikaten öyle. Mesela şöyle 360 milyon dolar, Batılıların değdi bir rafineri yapılacaksa Sovyetler Birliği bize 60 milyon dolara yapıyor. Onu da biz kuru üzümle, incirle, zeytinyağıyla, tütünle, domatesle 20 yılda ödüyoruz, falan yani. Ya da kredisinin bir miktarını, Sovyetler Birliği zaten bir miktarını hibe olarak veriyor, bir miktarını ilk on yılı ödemesiz, sonrakini sıfır faiz on beş yıl vadeli falan, bedava gibi şeyler oluyor. Şimdi ben bunların bir kısmını tespit ettim. TV larda anlattıkça da bazı o dönemlerin eski bürokratlarından güzel mektuplar aldım, aynı zamanda çok daha başka tesisler de yapılmış.

Rahmetli Demirel’le epeyce bir yakınlığım vardı ama bunların ayrıntılarına girip konuşacak, bir kere konuşmuştuk, bana, “bak hoca, ben bir kere Sovyetlere gittiğimde şuna şaşırdım”, dedi. “İlk gittiğim bu sırda Türkiye’de esir Türkler rüzgârı esiyordu,”  dedi. “Bütün Rusya’da esir Türkler var. Bir gittim Sovyetler Birliğini Türkler idare ediyordu. Kazaklar, Özbekler, Azeriler, “hele gardaş gelesen diye yanıma geliyorlar”, diyor. Memleketlerine gidiyorum, her birinin memleketi bizden mamur. Bakıyorum, çok iyi fabrikalar var, en diyorum, ben şundan da istiyorum, bundan da istiyorum”. Tabi bu işi çok yapan da birisidir rahmetli Demirel. O zaman anlıyor ki, Türkiye’deki propagandanın içinde bir oyun, bir alicengiz oyunu var, bu doğru bir şey olamaz. Siz diyorsunuz ki, Sovyetlerde şu kadar esir Türk var, oraya gidiyorsunuz Sovyetler Birliğini nerede ise onlar idare ediyor gibi. O zaman, nitekim Sovyetler Birliği dağılınca da bir hüsran yaşadı bunu söyleyenler. Gittiler, baktılar ki adamlar öyle esir mesir değil, ali vakti yerinde, iyi de devletleşmişler.

Şimdi özetle söylemek gerekirse Türkiye NATO da kalıyor ama Sovyetler birliğiyle bu yakın ilişkisini 1980 yılına kadar sürdürecek. 80 yılında da çok ilginç bir şey olacak, artık Türkiye Sovyetlerden daha iyi duruma gelmiş olacak. Yani Sovyetlerin bir yardımına ihtiyacı yok, nerdeyse Sovyetlere mali yardım yapacak yapabilecek durumda. Çünkü Sovyet mali iaresi de iyi yönetilmemiş, 1980 ler onların n kötü dönemleri. Şimdi kötü dönemlerin baskısı altında parçalanacak Sovyetler Birliği.

İkincisi, şöyle bir politika geliştiriyor, Türkiye, diyor ki: “Arap ülkelerinin iç işlerine karışmayacağız, kim iktidardaysa onunla ilişki kuracağız, Türkiye olarak”. Doğrusu da budur zaten.

Arap ülkeleri kendi aralarında çok çabuk kavga ediyorlar ve bu kavgaları kalıcı oluyor, birbirlerine söylenmedik laf, yapmadık iş bırakmıyorlar. Biz bunlarda da taraf olmayalım. Hiçbir Arap ülkesinin öbürüyle taraf olmuyor, Türkiye. Çünkü o 50 li yıllardaki tecrübelerden öğreniyor, Türkiye.

Şimdi 50 yıllardaki yanlış mıydı, değildi, o da NATO ya girmenin mecburiyetleri var. Ayrıca Arap ülkelerinin bu kadar birbiriyle kavga edeceğini, bu kadar da liderlik çıkacağını hesap edemezsiniz. Ülkelerin kendi çıkarlarına uygun davranacağını kavrayamıyorsunuz ama rasyonel değiller.

Ne yapacaksınız, o zaman böyle bir politika geliştiriyorsunuz.

Bir başka bir ayağı, bu dış politikanın; bundan sonra Arp İsrail mücadelesinde katiyen İsrail yanlısı görünen ya da görünecek, öyle değerlendirilecek, hiçbir şey yapmayacağız. Hiçbir söz söylemeyeceğiz. Hatta İsrail’i eleştireceğiz, çoğu zaman İsrail’in aşırılıkları konusunda Arap işbirliği de yapabiliriz, ama bütün bunları İsrail’i kendimize düşman etmeden yapacağız. Ve bütün Türk hükümetleri başarmıştır, bu hükümet gelinceye kadar.

Yani, “Türkiye hep Orta Doğu’ya sırtını döndü, ilk defa bu coğrafyaya kucak açtık, elimizi açtık yüzümüzü döndük”. Bu külliyen yalan. Bilgisizlik bu, Ahmet Davutoğlu gibi birisi nasıl söyler, benim dış politika dersimden hiçbir zaman geçemez, böyle bir kompozisyon yazarak, böyle bir cevap vererek mümkün değil, öyle bir şey yok çünkü.

Bakın Türkiye Orta Doğu ülkeleriyle ilişkilerini o kadar genişletiyor ki, 1980 ile 88 arasında Irak İran savaşı sürüyor, devam ediyor, bu savaşta Türkiye her iki ülkeye de büyük çaplı mal satıyor, her iki ülkeyle de ilişkileri fevkalade iyi, her ülkedeki büyükelçilikler de öbür ülkenin çıkarlarına bakıyor. Çünkü savaş halindeki iki ülkenin birbirinde elçileri olmaz. Türkiye’nin Tahrandaki Büyükelçiliği Irak’ın, Bağdat’taki büyükelçiliği İran’ın işlerine bakıyor. İşte başarı budur, marifet budur. Yani siz kalkıp da, üç ay dayanamayacağını zannettiğiniz yıkıp Emevi camisinde namaz kılacağız” diye girişirseniz bir işe, buna da adeta taş kafa bir şekilde, saplantılı bir şekilde saplanırsanız, bunun dış politikayla alakası yok, çünkü bu rasyonel değil. Türkiye’nin dış politikası çıkarlarına getirisi yok, mantığı yok, her tarafından zarar veriyor ve siz bunda ısrar ediyorsunuz, buna da diyorsunuz ki, “İlk defa Türkiye Müslüman kardeşleriyle ortaklıklar kurdu, bir araya geldi, yardımcı oluyor.

Şimdi Orta Doğu’da en sevilmeyen ülke Türkiye

2 Allahtan son zamanlarda mesela adamları eleştire eleştire de belki bir yere getirdik. Ya da şartlar yere getirdi, yani özellikle bu 15 Temmuzdan Allah razı olsun, bir manada, yani çünkü o darbenin korkusuyla adamlar, dış politikalarını topluca bizim gibi yıllarca TV larda söylediğimiz gibi bir değerlendirmeye tabi tutmak zorunda kaldılar. Hem İran’la yakınlaştılar, hem Rusya’yla yakınlaştılar. Ama hala saplantılar devam ediyor. Suriye politikasında devam ediyor, Barzani konusunda da devam ediyordu ama Barzani’den Allah razı olsun, Barzani kendi yaptığı hatayla bizi düzeltti. Rahmetli Denktaş’ın güzel bir sözü vardı, “Allah Yunanlılardan razı olsun, ben onların fanatizmine her şeyden çok güvenirim, inanırım”,diye. Bazen böyle şeylere de ihtiyacınız var, karşınızdakinin yanlışları ve fanatizmi sizi doğru yola çeker. Dolayısıyla Barzani’nin yanlışı da o taraftaki yanlışı düzeltti dış politikanın. Bakıyorsunuz hala İdlib’de İran ve Rusya büyükelçiliklerini dış işlerine çağırdık. İçeriği ne biliyor musunuz? Diyoruz ki, “İdlib’de Suriye kuvvetleri İdlib’e hâkim olmaya çalışıyor, Lütfen İran ve Rusya olarak görevleriniz yapın, Suriye’nin bu topraklara hakim olmasına izin vermeyin. Şimdi, ben Perşembe günü ALT TV programında dedim ki, “biz hendek savaşını Güney Doğu’da niye verdik o zaman, kendi topraklarımızda etkili egemenlik kurmak için verdik, o savaşımı. O adam da kendi topraklarında etkili egemenlik kurmayacak mı? Ama hala saplantılar devam ediyor. Ama Allah’tan bir miktar düzelme toparlanma var. O toparlanma da Amerika’nın yaptığı aşırılıklar, Barzani’nin yaptığı aşırılıklar Fetö cülerin darbe girişimi, Ahmet Davutoğlu’nun tavsiyesi gibi şeyler sonucun da oluyor. Bir de şunu unutmamak lazım. Rusya devlet gibi davranıyor, devlet gibi karşılıklar veriyor, bizim aşırılılarımıza aynı duygusallık içinde cevap vermiyor. Şu İdlib olayında da, adamların inindeki üssü SIHA larla saldırıya uğradı, beş ila yedi uçaklarının tahrip edildiği en az iki askerlerinin öldürüldüğü söyleniyor. İlk gelen bilgilerde İdlib’in Türkiye’nin denetiminde olan bölgeden havalanıyor sıhalar, gidip vuruyor. Allahtan Putin yeni bir şey çıkardı, dedi ki, “biz bunun bütün istihbaratını öğrendik, yapanları da öldürdük, parayı verenleri de tespit ettik, kimin parası, kimin silahı hepsini de biliyoruz, Türkiye’nin bu işte hiçbir dahli yok”. Allahtan yeni bir Rus uçağını mı düşürdük diye TV lardan sordum. Yani feci bir durum, ne cevap vereceksiniz adamlara. Sizin kontrolünüzdeki topraklardan birtakım insansız hava araçları havalanıyor, gidiyor Rusya’nın uçağını vuruyor, üstelik park halindeyken, hava alanındayken vuruyor, ne cevap vereceksiniz adama. Onun için bir sürü şeyler var, amma belli düzelmeler de var. Mısır’la sürdürülen söz düellosunun dış politikamızda hiçbir anlamı, hiçbir faydası yok. Mademki Kudüs’ün ABD nin Büyükelçiliğini Kudüs’e taşıma kararı, üzerine bir bütün Müslüman ülkeleri İstanbul’da topladık ve bunlara bir dayanışma politikası izliyorsak, buna da öncülük ediyorsak, bu da doğru Türkiye’nin çıkarlarına da hizmet eder. Türkiye’nin çıkarlarına daha da hizmet eder hale getirmek için gelin siz de artık KKTC ni de tanıyın demenin zamanı. Bunu ha bir dile getiriyorum, bakalım, ele alırlar mı, uygularlar mı göreceğiz.”

Akademisyen Hasan Ünal’ın bu konuşmasından sonra karşılıklı soru cevap bölümünde, çeşitli sorular yöneltildi, tamamlama konuşmaları ile bu haftaki etkinlik böylece son buldu.

Cevat KULAKSIZ – 15 Ocak 2018

This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

Dipnotlar :

[1] Prof. Dr. Hasan Ünal Kimdir:

1960 da Ankara’da doğdu. İlk ve Orta Öğretimini Ankara Gölbaşı’nda tamamladıktan sonra Balgat’taki Ömer Seyfeddin Lisesini bitirdi, 1980 de İ.Ü. Tarih bölümünü bitirdi ve aynı yıl H.Ü de tarih bölümünde Yakınçağ Anabilim dalında asistan oldu. 1983 de Yüksek Lisansını aynı bölümde tamamladıktan sonra, A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesinde doktora çalışmalarına başladı. Fakat bu çalışmalarını tamamlayamadan İngiltere’ye Devlet bursuyla gitti. 1986-1993 yılları arasında Manchester' Üniversitesinde diplomasi tarihi alanın tamamladı. Aynı yıl Bilkent Üniversitesinde uluslar arası İlişkiler bölümünde görev aldı. 2008 yılından itibaren Gazi Üniversitesi Uluslar arası İlişkiler bölümünde görev yapıyor. İncek’te Atılım Üniversitesinde görev yapmakta. Hasan Ünal Dış Politika üzerinde yoğunlaştı, Balkanlar, Türkiye AB ilişkileri üzerinde çalışmaları ile tanınmaktadır. Son yıllarda Türkiye AB ilişkileri, Türk Yunan ilişkileri üzerinde yoğunlaşan Hasan Ünal Türkce ve yabancı dillerde pek çok araştırmalar yayınlamıştır. Türk ve Yabancı TV larda sık sık programlara katılan Ünal’ın Türkiye’nin AB politikaları, Türkiye’nin AB ilişkilerini eleştiren kapsamlı bir yazısı Saygın İngiliz GAZTESİ Faynayşıl Tayms’da yayınlanmıştır 2004 de. Kuzey Irak’ta kurulacak Kürt Devletinin tehlikeleri konusunda çok sayıda yazı yazmıştır; özellikle Irak’ın toprak bütünlüğüne dikkat çeken Ünal 1926 Ankara Antlaşması uyarınca, Irak’ın parçalanması halinde Türkiye’nin bu gün Kuzey Irak da olarak anılan toprakların eski sahibi olarak hangi haklara sahip olacağı hususunda çalışmalarını yoğunlaştırmıştır. İngilizce, Fransızca ve Yunanca bilmektedir. Evli üç çocuk babasıdır.

[2] ABD BAŞKANI JOHNSON’un BAŞBAKAN İSMET İNÖNÜ’YE  MEKTUBU

Sayın Bay Başbakan,

Türkiye Hükümetinin, Kıbrıs'ın bir kısmının askeri kuvvetle işgal etmek üzere müdahalede bulunmaya karar vermeyi tasarladığı hakkında Büyükelçi Hare vasıtasıyla sizden ve Dışişleri Bakanınızdan aldığım haber beni ciddi surette endişeye sevk etmektedir. En dostane ve açık şekilde belirtmek isterim ki geniş çapta neticeler tevlit edebilecek böyle bir hareketin Türkiye tarafından takip edilmesini, Hükümetinizin bizimle evvelden tam bir istişarede bulunmak hususundaki taahhüdü ile kabili telif addetmiyorum. Büyükelçi Hare, görüşlerimi öğrenmek üzere birkaç saat tehir etmiş olduğunuzu bana bildirdi.

Yıllar boyu Türkiye'yi en sağlam şekilde desteklediğini ispat etmiş olan Amerika gibi bir müttefikin, bu şekilde neticeleri olan tek taraflı bir kararla karşı karşıya bırakılmasının, Hükümetiniz bakımından doğru olduğuna hakikaten inanıp inanmadığınızı sizden sorarım. Binaenaleyh, böyle bir harekete tevessül etmeden önce Birleşik Amerika Devletleri ile tam istişarede bulunmak mesuliyetini kabul etmenizi hassaten rica etmek mecburiyetindeyim.

1960 tarihli Garanti Antlaşması ahkamı gereğince böyle bir müdahalenin caiz olduğu kanaatinde bulunduğunuz intibaındayım. Bununla beraber Türkiye'nin mutasavver müdahalesinin, Garanti Antlaşması tarafından sarahaten men edilen bir hal sureti olan takvimi gerçekleştirme gayesine matuf olacağı yolundaki anlayışımıza dikkatinizi çekmek zorundayım. Ayrıca, söz konusu Antlaşma teminatçı Devletler arasında istişareyi gerektirmektedir. Birleşik Amerika bu durumda, tek taraflı harekete geçine hakkının henüz kabili telif olmadığı kanaatindedir.

Diğer taraftan, Bay Başbakan, NATO vecibelerine de dikkat nazarınızı celp etmek mecburiyetindeyim. Kıbrıs'a vaki bir Türk müdahalesinin Türk-Yunan kuvvetleri arasında askeri bir çatışmaya müncer olacağı hususunda zihninizde en ufak bir tereddüt olmamalıdır. Dışişleri Bakanı Rusk, Lahey'de yapılan son NATO Bakanlar Konseyi toplantısında, Türkiye ile Yunanistan arasında bir harbin "kelimenin tam manasıyla düşünülemez" olarak telakki edilmesi gerektiğini beyan etmişti. NATO'ya iltihak esası icabı olarak, NATO memleketlerinin birbirleriyle harp etmeyeceklerini kabul etmek demektir. Almanya ve Fransa NATO'da müttefik olmakla yüzyıllık husumet ve düşmanlıklarını gömmüşlerdir; aynı şeyin Yunanistan ve Türkiye'den de beklenmesi gerekir. Ayrıca, Türkiye tarafından Kıbrıs'a yapılacak askeri bir müdahale Sovyetler Birliği'nin meseleye doğrudan doğruya karışmasına yol açabilir. NATO müttefiklerinizin tam rıza ve muvafakatleri olmadan Türkiye'nin girişeceği bir hareket neticesinde ortaya çıkacak bir Sovyet müdahalesine karşı Türkiye'yi müdafaa etmek mükellefiyetleri olup olmadığını müzakere etmek fırsatını bulmamış olduklarını takdir buyuracağınız kanaatindeyim.

Diğer taraftan Bay Başbakan, bir Birleşmiş Milletler üyesi olarak Türkiye'nin vecibeleri dolayısıyla da endişe duymaktayım. Birleşmiş Milletler Ada'da sulhu korumak için kuvvet temin etmiştir. Bu kuvvetlerin vazifesi zor olmuştur, fakat geçen son birkaç hafta zarfında, Ada'daki şiddet hareketlerinin azaltılmasına tedrici bir şekilde muvaffak olmuşlardır. Birleşmiş Milletler Arabulucusu henüz işini bitirmemiştir. Hiç şüphem yok ki, Birleşmiş Milletler üyelerinin çoğunluğu, Birleşmiş Milletler gayretlerini baltalayacak olan ve bu zor meseleye Birleşmiş Milletler tarafından makbul ve barışçı bir hal tarzı bulunmasına yardım edebilecek herhangi bir ümidi yıkacak olan Türkiye'nin tek taraflı hareketine en sert şekilde tepki gösterecektir.

Aynı zamanda, Bay Başkan, askeri yardım sahasında Türkiye ve Birleşik Devletler arasında mevcut iki taraflı Anlaşma'ya dikkatinizi çekmek isterim. Türkiye ile aramızda mevcut Temmuz 1947 Anlaşmasının 4'üncü maddesi mucibince, askeri yardımın veriliş maksatlarından gayrı gayelerde kullanılması için Hükümetinizin, Birleşik Devletlerin (ABD'nin) muvafakatini alması icap etmektedir. Hükümetiniz, bu şartı tamamen anlamış bulunduğunu muhtelif vesilelerle Birleşik Devletlere bildirmiştir. Mevcut şartlar tahtında Türkiye'nin Kıbrıs'a yapacağı bir müdahalede Amerika tarafından temin edilmiş olan askeri malzemenin kullanılmasına Birleşik devletlerin (ABD'nin) muvafakat etmeyeceğini samimiyetimle ifade etmek isterim.

Mutasavver Türk hareketinin fiili neticelerine gelince, böyle bir hareketin Kıbrıs adası üzerinde on binlerce Kıbrıslı Türk'ün katledilmesine yol açabileceği keyfiyetine en dostane bir şekilde dikkatinizi çekmek mecburiyetini hissediyorum. Tarafınızdan böyle bir harekete tevessül edilmesi, infiali mucip olacak ve girişeceğiniz askeri hareketin himaye etmeye çalıştığınız kimselerin pek çoğunun imhasını önlemeye yeter derecede müessir olması imkânsız olacaktır. Birleşmiş Milletler kuvvetlerinin mevcudiyeti böyle bir faciayı önleyemez.

Sözlerimi pek fazla sert bulabilir ve bizim Kıbrıs meselesinde Türkiye'nin ilgisine karşı bigane olduğumuzu düşünebilirsiniz. Durumun böyle olmadığını size temin ederim. Gerek alenen gerek hususi olarak, Kıbrıs Türklerinin emniyetini sağlamakta ve Kıbrıs meselesinin nihai hal tarzının konuyla doğrudan doğruya ilgili tarafların rızasına dayanması hususu üzerinde ısrar etmekte gayret gösterdik. Amerika Birleşik Devletleri'nin sizin lehinize yeter derecede faaliyet sarf etmediği hissini taşımanız mümkündür.

Fakat herhalde bilirsiniz ki politikamız Atina'da en sert şekilde infiale yol açmış (bizim aleyhimize orada nümayişler yapılmış) ve Amerika Birleşik Devletleri ile Başpiskopos Makarios arasında esaslı bir uzaklaşma husule getirilmiştir. Daha birkaç hafta önce yaptığımız görüşme sırasında Dışişleri Bakanınıza da söylediğim gibi, Türkiye ile olan münasebetlerimize çok büyük değer veriyoruz. Sizi kendisiyle temel ortak menfaatlerimiz olan büyük bir müttefik telakki etmişizdir. Sizin güvenlik ve refahınız Amerika halkı için ciddi bir alaka mevzuu olagelmiş ve bu alakamız en pratik şekillerde ifadesini bulmuştur. Biz ve Siz, komünist dünyasının ihtiraslarına karşı koymak üzere birlikte dövüştük. Bu tesanüt bizim için büyük bir mana ifade etmektedir. Hükümetiniz ve halkınız için de aynı derecede bir mana taşıdığını ümit ederim. Kıbrıs'la ilgili olarak Türk cemaatini tehlikeye maruz bırakacak herhangi bir hal tarzını desteklemeyi düşünmüyoruz. Nihai çözüm yolu bulmaya muvaffak olamadık, zira bunun dünyadaki en girift meselelerden biri olduğu aşikârdır. Fakat Türkiye ve Kıbrıslı Türklerin menfaatleri konusunda ciddi şekilde alakadar olduğumuz ve alakadar kalacağımız hususunda sizi temin etmek isterim.

Nihayet Bay Başbakan, en ciddi meseleyi, harp mı, sulh mu meselesini vazetmiş bulunuyorsunuz. Bu meseleler Türkiye ve Birleşik Devletler arasındaki iki taraflı münasebetlerin çok ötesinde giden meselelerdir. Bunlar, sadece Türkiye ve Yunanistan arasında bir harbi muhakkak olarak tevlit etmekle kalmayacak, fakat Kıbrıs'a tek taraflı bir müdahalenin doğuracağı, önceden kestirilemeyen neticeler sebebiyle, daha geniş çapta muhasemata yol açabilecektir. Sizin Türkiye Hükümeti'nin Başbakanı olarak mesuliyetiniz var, benim de Birleşik Amerika Başkanı olarak mesuliyetim mevcuttur. Bu sebeple, en dostane şekilde size şunu bildirmek isterim ki, bizimle yeniden ve en geniş ölçüde istişare etmeksizin böyle bir harekete tevessül etmeyeceğinize dair bana teminat vermediğiniz takdirde, meselenin gizli utulması hususunda Büyükelçi Hare'e vaki talebinizi kabul etmeyecek ve NATO Konseyi ile Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin acilen toplantıya çağrılmasını istemek mecburiyetinde kalacağım.

Bu mesele hakkında sizinle şahsen görüşebilmemizin mümkün olmasını isterdim. Mateessüf, mevcut Anayasa hükümlerimizin icabı dolayısıyla, Birleşik Amerika'dan ayrılamamaktayım.

Teferruatlı müzakereler için siz buraya gelebilirseniz, bunu memnuniyetle karşılarım. Genel barış ve Kıbrıs meselesinin aklıselimle ve sulh yoluyla halli hususunda sizinle benim çok ağır mesuliyet taşımakta olduğumuzu hissediyorum. Bu itibarla aramızda en geniş ve en samimi istişarelerde bulununcaya kadar sizin ve meslektaşlarınızın tasarladığınız kararı geri bırakmanızı rica ederim.

Hürmetlerimle
Lyndon B. Jonhnson


http://www.akintarih.com/turktarihi/cum ... ktubu.html

Yazarlar

Partly cloudy

27°C

Istanbul