bekir coskun

Türkiye’de bir ihanet mi arıyorsunuz, Atatürk Orman Çiftliği'ne bakın !

Neden bu hale getirildik?

Nurzen Amuran: Sevgili Bekir Coşkun bu Pazar sizinle her canlının sahip olduğu yaşama hakkı üzerinde sohbet etmek istiyoruz. Ancak gündemi oluşturan siyaset, aydınlanma hareketini öyle bir karanlığa soktu ki, önce düşünce özgürlüğünün simgesi olan, demokrasinin güvencesi kabul edilen gazetecilerin, bilim adamlarının, düşünce üretenlerin uğradıkları hukuksuzluğu konuşmak zorundayız. Siyasi eleştiri neredeyse suç haline geldi. Oysa bize öğretilen, her eleştiride gerçeği aramak, eleştiriyi teşekkürle yanıtlamaktır. Sevgili dostumuz Emin Çölaşan’ın FETÖ’cü olarak adlandırılması Sözcü’nün sahibi dahil, bütün o yürekli kalemlerinin FETÖ terör örgütüyle ilişkilendirilmesi akla gelebilecek en son iddiadır. Neden bu hale getirildik?

Bekir Coşkun: Çağımızda yaşama hakkının anlamı da değişti. İnsanoğlunun tarihi gelişimi içinde yaşama hakkı yemek, içmek, kafasının kesilmemesi, kolunun-bacağının kırılmaması, bir şekilde öldürülmemesi anlamına gelirdi. Bugünse yaşama hakkı bu kadar basit bir şey değil, çok ciddi. Okuma hakkı, yazma hakkı, gezme hakkı, düşünme hakkı, daha geniş haliyle, oy verme hakkı, seçilme hakkı… Bütün bunlarla birlikte insanın yaşama hakkı sınırları büyüdü. Bu çağda bir insanın konuşmasını, düşünmesini, yasalar içinde bir şeyler yapmasını engellerseniz, o insanın yaşama hakkı yok demektir. Biz şimdi bu aşamadayız. Biz bu ülkede ortaçağ diye eleştirdiğimiz zihniyetin karanlık yapısı içinde, bu yaşama hakkının peşindeyiz, bütün yaşama unsurlarımızı, reflekslerimizi yok ettiler.

Buna en iyi örnek gazetemizin yazarlarından Emin Çölaşan’ı seçmişsin sorunda. Emin Çölaşan’ın, yazı yazmayı, eleştirmeyi, mücadele etmeyi, toplumun yanında yer alıp yöneticileri eleştirmeyi hayatından çıkartırsanız, yaşama hakkını elinden almış olursunuz. Öyle ot gibi yaşamaz Emin Çölaşan.

Bu olay günümüz için de çok önemle bir olay ve tarihte de önemini koruyacaktır. Tarih kitaplarında yazılacaktır bu katliam.

Amuran: Nefret aşılandı, küfür etmeyi hakareti, racon kesme diye algılayanların çoğaldığı bir ortamda, gazeteci olmak giderek zorlaşıyor. Bir de gazeteci kimliğini taşıyan tetikçiler var. Gazeteci olmak, sorunlara, siyasete, en üstten bakmak objektif olmak demek değil midir?

Coşkun: Evet, gerçek gazetecilerin yaşam hakları ellerinden alınırken, gazeteciyim diye dolaşan tipler çıktı ortaya. Bunlar ekranlarda, hatta gazetelerde köşeleri var, çıkıp ahkam kesip insanlar hakkında karar veriyorlar. Hiçbirisini tanımıyorum. Sadece ben değil, benim gibi yıllardır gazetecilik yapanlar da tanımıyor. Bunlar nedir, nerden geldi, kılık kıyafetleri, sığ kültürleri, dünyadan kopuk ve kimliksiz-kişiliksiz tavırları, herkesi tabi ki rahatsız ediyor. Bunları zorla gazeteci yapmak istiyorlar ama zorla gazeteci olunmaz, olmuyor.

Amuran: Linçle protestoyu aynı kefeye koyan, magandaları eli öpülen kahramanlar gibi sosyal medyada gösteren, cinsel tacizi “bir kereyle bir şey olmaz” diyerek suçu hafifletmeye uğraşan, rüşvet almayı hediye gibi göstermeye çalışan bir siyaset, hukuk tarafından da korunuyorsa, demokrasi nasıl ileri noktaya götürülebilir?

Coşkun: Linç kültürü bu adamlarla geldi, bir mekanizma işliyor, çok ciddi bir mevzu bu da. Bunların siyasi bir efendileri var, o bir düşündüğü ya da söylediği zaman bu bir emir olarak kabul ediliyor. Televizyonlarda, gazetelerde bir linç başlıyor. Korkunç bir şey bu, insanların yatak odalarına kadar girebiliyorlar. İnsanların ailelerini, eşlerine, sevgililerine, çocuklarına atmadıkları iftira, yapmadıkları kötülük yok ve bu linç kültürü ne yazık ki siyasi iktidarın bizzat kendisinden gelen ve toplum üzerinde uygulanan bir vahşet. Siyasi linç kültürünün sona ermesi çok zor çünkü devletin kurumlarında çalışan bir çok bürokrat, hakim, hatta görüyoruz yüksek mahkemeler bile bu linç kültürü uygulamasının birer parçası.

İŞTE O KURU SOĞAN PATATES SİYASİ RAKİP OLARAK ÇIKTI İKTİDARIN KARŞISINA...

Amuran: Sadece insanımıza hoyratça davranılmıyor. Doğaya karşı da acımasız davranılıyor. En büyük ağaç katliamları son 15 yılda oldu. Rant uğruna kesilen on binlerce ağaç, HES’ler, verimli toprakları ölüme mahkum eden termik santraller çevre kirlenmesi nedeniyle ölen binlerce canlının hesabını kim verecek?

Coşkun: Ben özellikle son zamanlarda doğa katliamının da siyasi politikaların bir parçası olarak görüyorum. Deredir, ormandır, korudur, bunlar birer rant geliri haline geldi. HES’ler, özellikle meralar, tarım alanları, bütün bunlar yok edildi ve bunun faturası doğal olarak bunu yapanlara da kesiliyor. Ben hep söylerim, doğa intikamını alır. Sen doğaya kötü davranırsan, doğa sana domates vermez; patlıcanını, soğanını, patatesini dışardan almak zorunda kalırsın, kendi doğanı öldürdüğün zaman. O inanmadığınız soğan -toplumun çoğunun farkında olduğu- o kuru soğan, patates, siyasi rakip olarak çıktı iktidarın karşısına işte. Türkiye’nin yüzde yetmişini kaybettiler.

Amuran: Yerel seçimlerle birlikte doğaya saygılı belediye başkanlarının yönetimlere geldiğini düşünüyorum. Şaşkınlıkla okuduğumuz bir haber duyduk. Atatürk Orman Çiftliğinde elde kalan bazı arazilerin, çok ucuz fiyatlara kiraya verilmesi düşünülüyormuş. Ankara Mimarlar Odası Başkanı Tezcan Karakuş Candan’ın bu konuda bir önerisi var:

“Ankara Büyükşehir Belediyesi, bu arazileri kiralayıp organik üretim yaparak Ankaralıların ucuz meyve ve sebze ihtiyacını sağlayabilir, hem istihdama hem de üretime katkısı olur” diyor. Böylece AOÇ’nin kalan arazisi Atatürk’ün vasiyetine uygun değerlendirilmiş olur, ne dersiniz?

Coşkun: Atatürk Orman Çiftliği’ne çok iyi bakmamız lazım, orası sadece yok olan herhangi bir çiftlik, bir mal-mülk, tarla, ağaç değil. Aynı zamanda bir ihanetin sembolü haline geldi. Türkiye’de bir ihanet mi arıyorsunuz, işte gelin Atatürk Orman Çiftliğine bakın.

Bir lider, Mustafa Kemal, kalkıyor, o çiftliği Ankara’da yaşayan insanlara hediye ediyor. Burası sizin olsun diyor halka ve o çiftliği siyasi iktidarlar, kirli adamlar, ki bu sadece son yıllarda yaşanan bir şey değil, elli yıldır belki, kimi zaman askeri, kimi zaman sivil yönetimler tarumar edip satıyorlar, ranta çeviriyorlar ve bundan nemalanıyorlar. İşte burada ihanetin sembolü oluyor o çiftlik. Koca Ankara şehri, kendisine hediye edilen, Mustafa Kemal’in hediyesi olan çiftliğin yok oluşuna seyirci oluyor. Bir tek gün ben bir tepki görmedim, oraya elli-yüz kişi toplanıp da siz ne yapıyorsunuz demedi. Bir tek gün burada kadınlar, gençler tepki göstermek için eylem yapmaya kalktılar, otuz kişiden fazla kişi gitmedi.

BİZİM SİYASİ LİDERLERİMİZİN ÇOCUKLUKLARINDA KEŞKE BİRER KEDİLERİ OLSAYDI...

Amuran: Gelelim sizinle paylaştığımız sevgili dostlarımızın sorunlarına. 1950’lerde eve getirilmiş küçük bir Rus köpeğiyle büyüdüm. Kendisine yarım tren bileti alınır, birlikte seyahat ederdik. Çocukluğumda hayvan sevgisi bu denli önemliyken bugün hayvanlara kötü muamele işkence arttı. Oysa bu sevgisizlik karşısında ben bu dostlara “sevginin öğretmenleri” diyorum. Nedir bu sevgisizlik?

Coşkun: Bir ülkeye gidersiniz o ülkenin uygarlık düzeyini hayvanlarla olan ilişkilerine bakarak anlarsınız. Kimi ülkede gittiğinizde; her evde bir kedi, bir köpek, bir kuş vardır. Çocuklara bir canlıyı doyurma, yaşatma hazzını, bir canlıya sahip çıkma duygusunu verirler. Küçükken kedi yavrusuna kıyamayan çocuk, büyüdüğünde insanlara da kıyamaz. Ben hep söylerim, bizim siyasi liderlerimizin keşke çocukluklarında birer kedileri olsaydı.

Ama bir başka ülkeye gidersiniz, gazetelerine bakarsınız, kediye işkence yapan kişiler, eşeğe tecavüz eden herifler, insan demeye de dilim varmıyor, bunları gördüğümüz zaman o toplumda dikkatli olmalıyız, aynı şeyi size de yapabilirler.

Amuran: Hayvanların bir eşya olmadığını bizim gibi canlı birer varlık olduğunu okuyucuya anlatanlardan biri sizdiniz. PAKO’nun yazdıkları, sizin PAKO ile paylaştığınız dostça söyleşiler yalnız ülkemizde değil, pek çok Avrupa ülkesinde de yayınlandı, PAKO, hayvan hakları savunucularının simgesi sevgilisi oldu değil mi?

Coşkun: PAKO çok popülerdi, şimdi bir PAKO kuşağı var onlar PAKO’yu unutmadı tabii ki. PAKO ilk defa Hürriyette yazmaya başladı, televizyon programları yapıldı falan filan, yani uzun bir hikayedir. PAKO’nun öyküsü. PAKO’dan sadece ben değil, birçok insan bir şeyler öğrendi, bence hayvan haklarının pike yaptığı, toplumun, özellikle de çocukların hayvanları sevmeye daha çok özen gösterdikleri dönemin bir kahramanı PAKO.

Amuran: Ancak son yıllarda hayvan hakları savunucularının sesleri daha güçlü çıkıyor. Ne acıdır ki o küçük dostlarımızın düşmanları da çoğalıyor. Benim de tanık olduğum hurafelere dayanan söylemlerle hayvanlara yönelik nefret de yaygınlaştı. “Köpek giren eve melek girmez”, “Evde köpek kedi beslemek günahtır” gibi. Bu uyarılara ben de muhatap olduğum için soruyorum. Bu kafaları nasıl değiştirebiliriz?

Coşkun: Bugün Türkiye'ye egemen olan siyasi sistem aynı zamanda ahlaki sistemle beraber geldi ve oturtturuluyor. Ahlaki anlayışını, olaylara bakışını...

Bunlar daha çok din eksenli şeyler ama gerçek dinde olmayan, acıma duygusunun, merhametin esamesinin bile okunmadığı, kin ve nefrete dayalı ahlaki bir yapı oturtulmak isteniyor.

Ancak böyle bir yapıyla toplumu sindirerek, cumhuriyetçileri, aydınları, Atatürkçüleri kenara itebileceklerini düşünüyorlar ve bu ahlaki yapıda ne yazık ki hayvanların çok yeri yok.

Mesela kurban bayramlarında hayvanları kesmemeleri için çok uğraştık. Kuran'da bunun yeri yok, hacda kesilmesi gerekir diye bir hüküm var. Kesmeyin, çocukların gözünün önünde kan akıtmayın. Hadi kanı akıttınız, çocukların alınlarına sürmeyin. Hayvanın önce ayaklarını ve kafasını kesmek gibi bir vahşeti çocukların önünde yapmayın. Defalarca söyledik bunu ama bir milyon hayvan kesildi o yıl.

Ve şimdi çiftçinin ineği dışardan geliyor, et dışardan geliyor. Türkiye'de hayvancılık yok oldu gitti.

BİR GENCİN ÇOCUKLUĞUNDA BİR KEDİSİ OLMAMIŞSA VE İLERDE BİR SAVCI OLMUŞSA BİR KEDİNİN ÖLDÜRÜLMESİ ONUN İÇİN BİR ŞEY İFADE ETMEZ!

Amuran: Türk Ceza Yasasında yer alan bazı düzenlemeler caydırıcı ağırlıkta cezalar değil. Üstelik sadece ev hayvanlarını içeriyor. Sokak hayvanları için, ilgili bakanlığın şikayeti geçerli. Bu haksızlık değil mi, haber alındığı anda Cumhuriyet savcılarının el koyması istenemez mi?

Coşkun: Tabii ki burada siyasi iktidara karşı, özellikle hayvan hakları, doğa ve çevre konusunda toplumun tepkisi var ama uygulayıcı kim? Jandarma, zabıta, polis, savcılar, yargıçlar... Bu kesimler duyarlı değilse, yani bir gencin çocukluğunda bir kedisi olmamışsa ve ilerde savcı olmuşsa, bir kedinin öldürülmesi onun için bir şey ifade etmez. Eğer polis ise veyahut zabıtaysa onun için bir kedi, bir kuş önemli olmaz. Hatta alay konusu olur, bunun için mi karakola geldiniz diye dalga geçerler.

Amuran: Sokak hayvanları denilince akla sadece zabıtanın “insanlar rahatsız olmasın” diye sokak hayvanlarını hayvan barınaklarına toplamaları geliyor. O barınakların durumu da ayrıca ele alınmalı. Hayvanların korunmasında belediyeler aşılama ve kısırlaştırma dışında hangi sorumlulukları üstlenmeli?

Coşkun: Sokak hayvanlarının kitle halinde öldürülmesi... Bunun nedeni ise köylü toplum, özellikle köyden şehre akın olunca, o köylüler şehirlere geldiler. Şehirlileştiklerini zannettiler, ama onları en çok rahatsız eden şey sokakta, sağda solda bir inek, bir eşek, bir kedi-köpek görmek. Bu hayvanlar onlara köylülüklerin hatırlatıyor, rahatsız oluyorlar. Ne yapıyorlar? Arıyorlar zabıtayı gelin bunları öldürün diyorlar. Onlar da hemen bir bahane buluyorlar zaten, kuduz falan diye itlaf yapıyorlar.

Bunun olmaması için mahallelerde örgütlenmek lazım. Burada iş, hayvan dostlarına düşüyor. Neyse ki bugün yoğun biçimde, büyükşehirlerdeki hayvan severler örgütlendi. Özellikle sosyal medyada çok başarılı olundu.

Bir anda on binlerce yüzlerce mesaj dolaşmaya başladı.

Amuran: Tunceli Belediye Başkanı Fatih Mehmet Maçoğlu’nun kendisine getirilmek istenilen kutlama çiçekleri yerine belediyenin hayvan barınaklarına katkı istemesi diğer belediyelere örnek olmalı değil mi?

Coşkun: Tunceli Belediye Başkanı Fatih Mehmet Maçoğlu enteresan bir örnek. Ben dilerim yeni seçilen belediye başkanları da öyle yapar. Bana çiçek çikolata yerine kedi köpek maması yollayın demiş. Tebrik etmek lazım aslında... Umarım sivil toplum örgütleri de çiçek yerine mama gönderirler.

Amuran: Hayvanlarımızla ilgili yeni yasal düzenlemeler çıkacakmış. Ama her düzenleme torba yasalarla çıkıyor. Eskiden bir yasa çıkmadan önce sivil toplum örgütlerinden meslek odalarından, taslak çalışmalar istenir, bir araya gelinir görüş alışverişi yapılırdı. Medya hem kamuoyunu bilgilendirir, hem de öneriler üzerinde dururdu. Şimdi torba kanunlarla, yasal düzenlemeler çıkarılıyor. Kamuoyu torbanın içinde ne var ne yok yeterince bilmiyor. Siz ne kadar biliyorsunuz? 

Coşkun: Torba yasalar... Bunlarda bir torba kültürü var. İlla ki torbaları vardır. Hala o torba kanunları da bu yüzden çok işlerine geliyor. Her şeyi atıyorsun torbanın içine ama kimse torbanın içinde ne var bilmiyor. Kabul edenler-etmeyenler, torba geçiyor. Nitekim torbalarla başlayan dertleri bitmedi, seçimlerde de torbaları bir türlü sayamadılar. Yani kimse torbanın içinde ne olduğunu hala bilmiyor. Onlar da bilmiyor, biz de bilmiyoruz. Sonradan çağdaş dünya, dış dünya ister istemez torbadan çıkarmaya zorluyor. Baktık bavullarla götürmüşler oy pusulalarını. Bu da bir aşama, biz bakmayacağız torba yasalarına falan, biz mücadelemize devam edeceğiz. Yani bizim derdimiz çağdaş bir ülke olmak ve bunu mutlaka başarmamız lazım ve başaracağız.

Amuran: Özel bir soru. Yıllardır dolabınızın üzerinde aynı şampanya duruyor. Ne siz içtiniz ne de kimseye ikram ettiniz. Nedir bu şampanyanın hikayesi?

Coşkun: Evet bu şampanya altı senedir odamdaki dolabın üzerinde duruyor. Benim içki ile çok muhabbetim yok, bir Alman TV grubu gelmişti, benden çok, şişeyi çektiler. Çünkü bir gazetecinin odasında, imamlara rağmen şampanya şişesinin olması hoşlarına gitmişti. Sanırım zamanı geldi, ben 23 Haziran’da onu patlatacağım. 

Amuran: O gün içilen şampanyanın yerine size bir başka şampanya getireyim. O şişeyi de genel seçimler sonrasında açarsınız. Peki, İstanbul seçimlerinin yenilenmesini, İmamoğlu’nun mazbatasının geri alınmasını bir gazeteci olarak nasıl yorumluyorsunuz?

Coşkun: Son seçimler iktidarın bittiğini gösteriyor. İstanbul seçimlerini iptal ettirmeleri ise umduğumuzdan daha çabuk gideceklerini gösteriyor. Bu milleti Mustafa Kemal'den ve onun düşüncelerinden koparamayacaklarını anladılar. Siyasette bu bir çan eğrisidir, siyasi iktidar çıktı çıktı şimdi inişe geçti. İniş çabuk olur, durmak istersin duramazsın. Düşmeyeyim illa ki durayım dersen yuvarlanırsın. Hop-mop gidersin…

Amuran: İmamoğlu “her şey iyi olacak, güzel olacak” diyor. Biz de bu çağrıya uygun, nefret içermeyen, güzel keyifli bir söyleşi yaptık sizinle. Çok teşekkürler.

Coşkun: Ben teşekkür ederim.

Söyleşi : Nurzen AMURAN – 12 Mayıs 2019

Yazarlar

Makale Görünüm Sayısı
52289645