ali riza tasdelen

Macron 100 dakika konuştu ama...

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un 26 Eylül 2017 tarihinde,

AB üzerine,  Paris'in ünlü üniversitesi La Sorbonne’da yaptığı konuşma Avrupa’da bir heyacan yarattı ve medyada geniş bir yer buldu. Türkiye basını da Macron’un konuşmasına yakın ilgi duyarak geniş yer verdi.

YENİ BİR ŞEY SÖYLEMEDİ...

100 dakika süren bu konuşmada aslında yeni bir şey yoktu; ne tespitlerinde ne de önerilerinde. Dağ fare doğurmuştu. Sarkozy de Mayıs 2007’de seçildiğinde, Macron gibi AB’yi programının merkezine koymuştu, Hollande da öyle. Üçü de Seçildikten sonra ilk yurtdışı ziyaretlerini Almanya’ya yapmışlardı. Üçünün de karşısında Merkel vardı.

Fransız halkı 2005’te AB Anayasası’na “Hayır” demişti. Avrupa projesinin liberal bir sermaye Avrupası olmasının yanında, ulusal egemenliği ve ulusal kimliği de yok etmeye yönelik bir proje olduğunu görmüştü o zaman. Sarkozy, Anayasasız kalan AB’nin bu sorununu çözmeye adaydı. AB Anayasası’nın yerine gündeme getirdiği « Basitleştirilmiş Avrupa Anlaşması - le traité européen simplifié » diğer adıyla Lizbon Anlaşması’nın kabul edilmesini sağladı.

Halk oylamasına sunulmadan ülke parlamentolarında kabul edilen Lizbon Anlaşması’nda AB bayrağı, milli marş ve semboller yer almadı. Ulusal hassasiyetler dikkate alınmıştı. Ama bunun bir işe yaramayacağını 5 yıl sonra Le Pen’in partisi Milli Cephe’nin Avrupa Parlamentosu seçimlerinde yüzde 25’e yakın oy alarak birinci parti olması gösterdi.

O yıllarda (2008) patlayan mali kriz kapitalizmin beşiği olan Avrupa’yı derinden etkilemiş, iflasın ve çözülmenin eşiğine getirmişti. Borç batağından çıkış yolu bulamama, sanayi üretiminin sürekli gerilemesi, işsizliğin çığ gibi büyümesi ve halkın satın alma gücünün düşmesine neden olmuştu.  Kriz, AB ülkelerini bir bir vurmaya başlamıştı.

AB EMPERYALİST BİR PROJEDİR!

AB projesi, Avrupa ülkeleri arasında sermayenin serbest dolaşımını sağlayacak Gümrük Birliği, Ortak bir para birimi, savunma ve dış politikada birlikte hareket edecek olan bir politik yapılanma öngörüyordu.

Euro Bölgesi oluşturuldu. Ama 2008 krizinden bu yana kriz aşılmış değildi. Maastricht Antlaşması’nın İstikrar ve Büyüme Paktı da uygulanamamıştı. AB’nin İstikrar Paktı, bütçe açığı milli gelirin yüzde 3’ünü ve kamu borçlarının da yüzde 60’ı geçen ülkelere yaptırım uygulanmasını öngörüyordu. Hiç bir AB ülkesi bu kriterleri gerçekleştirememişti.

Brüksel’in yürürlüğe koyduğu ve üye ülkelere dayattığı küreselleşmenin neo-liberal politikaları ulus-devlet yapısını parçalamış, ulusal kimlik ve kültürü aşındırmıştı. Bu politikaların savunucusu sağ muhafazakar ve sosyal demokrat partiler halktan kopmuştu. Aydını yozlaşmış, politikacısı yolsuzluk ve rüşvet batağına batmıştı.

Bu sürecin sonunda geriye borç batağında, bütçe açığını kapatamayan (sorunları olmakla birlikte Almanya bir istisna), krizi aşmak için sosyal hak ve kazanımlara saldıran ve devasa bir işsizler ordusu yaratan Avrupa ülkeleri kalmıştı. Ve durum ırkçı, aşırı sağ, milliyetçi diye adlandırılan sistem karşıtı partilerin ortaya çıkmasına neden olmuştu.

ULUSAL ÇIKARLAR DEĞİL ÖNCE AVRUPA!

Şimdi gelelim Macron’un konuşmasına. Basınımızda geniş yer aldığı için burada ayrıntıya girmedim. Macron diyorki: Avrupa projesi çökmüştür; “çok zayıf, çok yavaş ve çok etkisiz”. Gelin “yeniden yapılandıralım” diyor. Bir yığın daha önce önerilmiş ama başarılamamış soyut öneriler getiriyor. Çoğu yapısal; Avrupa Parlamentosu’ndan tutun da Konsey ve Komisyon’a kadar bir dizi değişiklikler öneriyor. Konuşmasında Avrupa ordusu, sınır güvenliği, Avrupa tarım ve iklim politikası, Avrupa Göçmen Dairesi, Avrupa Terör Mahkemesi, Avrupa Teknoloji ve Dijital Yenilik Dairesi, Avrupa Üniversitesi ve Avrupa asgari ücreti gibi önerilerde bulunuyor.

Bunlara benzer öneriler daha önce diğer Avrupalı liderler tarafından defalarca getirildi, ama bir adım atılamadı. Macron’un konuşmasında üretimi nasıl artırırım?, İşsizliği nasıl önlerim?, Sosyal güvenceleri nasıl garanti altına alırımın cevabı yok. Aksine iflas etmiş neoliberal politikalarda ısrar var: serbest piyasa ekonomisine dayalı bir model, iş piyasasının esnekleştirildiği ve sosyal hakların tırpanlandığı bir sistem! Bunlar var konuşmasında.

Başka mı? “Avrupa projesinin yönelimi ve ruhu ülkesinin çıkarlarını gözetmek değildir” diyor; yani ulus devlet AB projesinin ruhuna aykırıdır diyor. Kurulmasını istediği Avrupa Ordusu’nun Nato’ya karşı değil onu tamamlamak için olduğunu söylüyor.

Şunu söyleyemiyor: Atlantik cepehesinin küreselci politikaları bizi bu duruma getirdi, yüzümüzü yükselmekte olan Asya’ya dönmeliyiz. Aksine konuşmasında “Rusya ve Türkiye’den bizim değerlerimizi savunmayan otoriter güçler” olarak bahsediyor.

Ali Rıza TAŞDELEN – 03 Ekim 2017 – Aydınlık Paris

Yazarlar

Cloudy

14°C

Istanbul