ali eralp2

Faşizm, Kara Bulutlar Gibi Çöktü Üstümüze…

AKP, başlangıçta bir ABD proje partisiydi, bir ABD planıydı…

Onun mimarları ABD, İngiltere ve İsrail’di. 90’lı yıllarda Batılıların Türkiye’ye geliş gidiş trafiği yoğunlaşmıştı.

ABD artık siyasal İslamcılarla çalışmak istiyordu. Hedef BOP projesinin hayata geçirilmesi, Ortadoğu sınırlarının değiştirilmesiydi.

Bu iş için önce Erbakan’a gittiler. Ona teklif götürdüler. Birlikte çalışma önerdiler. Projelerini açıkladılar. Necmettin Bey bu önerileri kabul etmedi.

Bunun üzerine Recep Tayyip ve arkadaşlarının kapısını çaldılar. Recep Bey projeye olumlu baktı ve gerçekleştirmek için kolları sıvadı.

Yine o yıllarda projenin gerçekleşmesine en büyük katkıyı Devlet Bahçeli yapmıştı. AKP’nin tek başına iktidar olmasına yardımcı olmuştu.

O zamanlar iktidarda DSP, MHP, ANAP koalisyonu vardı. Bülent Ecevit de başbakandı. Ecevit ABD’nin hoşuna gitmeyecek işler yapıyordu…

Başbakan, ABD’nin Türkiye üzerinden Irak’a müdahalesine karşı çıkıyordu.

Bahçeli ani bir kararla ABD ve AKP tarafında yer alarak, milletin önüne sandığı koydu.

Sandıktan birinci parti AKP çıktı.

Recep Tayyip Erdoğan BOP Eş Başkanı oldu ve bunu her toplantıda, her mitingde ilan etti. ABD ile AKP’nin bu yakınlaşması nedeniyle, Türk askerinin başına geçirilen çuvala bile itiraz etmediler.

Bu aşağılayıcı, kötü muamele karşısında, “ABD’ye Nota verecek misiniz?” sorusuna, o zaman Recep Tayyip Erdoğan, “Ne notası, müzik notası mı” diye yanıt vermişti.

Daha sonra ABD ve AKP hem Türkiye’nin hem Ortadoğu’nun düzenin değiştirmek için kolları sıvadılar. İlk icraatları 1 Mart Tezkeresi oldu.

Amerika, Irak’a müdahale yapmak için, Türk topraklarını kullanmak istiyordu. Bunun için aylardır Türk hükümetine baskı yapıyordu.

Sonunda tezkere meclise geldi. Deniz Baykal’ın kararlı savunması ve dik duruşu ile ve bazı yurtsever AKP’lilerin de ret oyu vermesi ile 1 Mart Tezkeresi meclisten geçmedi.

ABD ilk yenilgisini almıştı.

Ama yine de tertipler, planlar, düzen değişikliği çalışmaları durmadı.

Balyoz, Ergenekon davaları ile üst rütbeli komutanları zindanlara doldurdular. Hedef ordunun kolunu kanadını kırmak, yapısını değiştirmekti.

Ordunun kozmik odalarına bile girdiler…

Bütün bu girişimler, haksızlıklar, hukuksuzluklar karşısında muhalefet sessiz, sedasız, olup biteni izliyordu. Bu tutuklamalara ne diyorsunuz, ne yapmak gerekir, sorusuna “Adalet yerini bulacaktır, kimse kaygılanmasın” yanıtı geliyordu. Kimse de çıkıp, ”Yahu bu komutanların içeride işi ne? Bunları niye tutukladınız” demiyordu…

Ordunun altından girip üstünden çıktılar…

Askeri okulları kapattılar. Düşüncelerine ve ideolojilerine uygun yeni bir yapılanma biçimine gittiler.

Yargı, hukuk sistemini kendilerine göre ayarladılar. Tüm yargıçlara, savcılara talimat verir duruma geldiler. Bütün bunlar olup biterken muhalefette çıt yoktu.

Toplumun gazını almak için, arada bir sert sözler söylüyorlar, sert çıkışlar yapıyorlardı, hepsi o kadar.

Hatta son seçimlerde binlerce mühürsüz oy kullanılmış, bu oylar YSK tarafından kabul edilmişti. “YSK’nın önüne gidelim, protesto edelim” önerilerine, muhalefet “Orada sopalı adamlar vardır, tehlikeli olur” yanıtını vermişti.

Bir zamanlar yazılarımda “Siyasal İslamcı faşizm adım adım ilerliyor” diye yazmıştım.

Artık, “Faşizm kara bulutlar gibi çöktü üstümüze” diyorum. Çünkü kimsenin söz hakkı kalmadı. Yargı bile talimatla çalışıyor. Emir demiri kesiyor.

Tarım bitmiş. Sanayi bitmiş. Satılmadık fabrika kalmamış. Hazine tamtakır. Taş üstüne taş koymamışlar. Tek fabrika yapılmamış. Halk perişan. Bütün bunların üstüne üstlük, şimdi bir de “zarar ediyor” gerekçesi ile şeker fabrikalarını elden çıkarmak istiyorlar. Niye, kapitalist aptal mı ki zarar eden kuruluşu satın alsın?

Türkiye’nin hiç sorunu kalmamış gibi, adamlar şimdi bir de İstiklal Marşımızı kafaya taktılar. İstiklal Marşı bestesiyle, güftesiyle bir cumhuriyet ürünüdür. Bir Atatürk dönemi simgesidir. Türkiye’nin bu kadar sorunu varken, gelin ulusal marşımızın yakasını bırakın…

Bugün, aydınlara düşen en büyük görev sessiz, tepkisiz, suskun toplulukları harekete geçirebilmek, tarafsızları kazanmak, halkın bilinçlenmesine, gerçekleri görmesine yardımcı olmak, onları demokratik eylemlere, direnişlere hazırlamaktır. 

Ne demişti İsmet Paşa, “Arkadaşlar, bir ülkede namus sahipleri, en az şer ehli, yani namussuzlar kadar cesur olmadıkça, o memleket mutlaka batar!”

Ulusalcı örgütler ne kadar güçlenir, gelişir, büyürse işbirlikçilerin yüreğine o kadar korku salar. Hatta böyle güçlü ulusal bir cephenin oluşumu karşısında muhalefet de kendine bir çeki düzen vermek zorunda kalacaktır.

Vakit daralmaktadır. Tüm yurtseverleri, ulusalcıları, tam bağımsızlık yanlılarını göreve çağırıyoruz. İhanet çeteleri karşısında onların da bir güç olduğunu gösterme zamanı gelmiştir, geçmektedir.

“NAMUSLULAR DA EN AZ NAMUSSUZLAR KADAR CESUR OLMAK ZORUNDADIRLAR.”

Ali ERALP – 16 Mart 2018

This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Yazarlar

Cloudy

21°C

Istanbul