ali eralp2

Hastalık Bitti, Mücadeleye Kaldığımız Yerden devam…

Şunu öğrendim:

Önce sağlık. Her şeyin başı sağlık. Sağlık olmadan hiçbir şey olmuyor. Mal–mülk, hepsi boş.

Kendine yetecek kadar, kimseye muhtaç olmayacak kadar bir gelirin ve sağlığın ve bir de yüreğinde sevgin var mı? Vicdanın rahat mı? Başını yastığa koyduğunda huzur içinde uyuyabiliyor musun? Çalmıyor, çırpmıyor musun? Hırsızın, soysuzun, yolsuzun yandaşı değil misin? İşte o zaman dünyanın en mutlu insanı sensin…

Sağlığıma kavuştum, malım da olmasa, mülküm de olmasa şu anda dünyanın en mutlu insanı benim, çünkü kimseye her hangi bir hesap verme durumum yok…

Şimdi, kaldığımız yerden mücadelemize ve yazılarımıza devam edelim. Gerçek şu: Ülkemiz cangıl ormanına döndü… Vatanımızda orman yasaları işliyor artık…

Hukuk guguk oldu… Adaleti bulmak çok zor. Gücü yeten, gücü yetene… Bileği güçlü olan hakkını alıyor…

İşsizlik artarak çoğalıyor. Vee halkın sağlığı, geleceği, gıdası tehlikede… Ortalıkta o kadar çok sahte, hileli yiyecek, içecek var ki… Herkesin tek amacı; daha çok para kazanmak, daha çok servet yapmak. İnsan olma, insanca hareket etme umurlarında değil. Her şeyi korka korka yiyor, korka korka içiyoruz…

Bu da yetmiyormuş gibi şimdi bir de halkın geçim kaynağı, kârlı şeker fabrikaları satılmak isteniyor. Elbette bu girişimle sadece şeker fabrikaları satılmayacak; milletin, ailelerin geleceği, sağlıklı beslenmesi, ATA’mızın, Cumhuriyetin mirası da satılacak…

Peki, ne alacak pancarla yapılan üretimin yerini?

Genetiği değiştirilmiş GDO'lu mısır. Yani mısır şurubu. Yani tehlike…

Dünyada mısır şurubu üretiminde 7,6 milyon tonla ilk sırada Amerika Birleşik Devletleri yer almakta. Aynı zamanda ABD, genetiği değiştirilmiş (GDO) mısır üretiminde de lider konumunda. GDO’lu mısır şimdilik Türkiye’de yasak. Bu satma İşinde Amerikan parmağı olduğu söyleniyor.

Bir de nişasta bazlı sentetik şeker tehlikesi var kapımızda. Ama Mısır şurubu, nişasta bazlı sentetik şekerden üç kat daha zararlı… Yani hastalık kaynağı…

Şeker Yasası'nda nişasta bazlı şeker kotası yüzde 10 olmasına rağmen Bakanlar Kurulunun yüzde 50 artırma yetkisi var. Bu yetki hep kota artışı için kullanıldı. Bu oran her geçen yıl biraz daha artırılıyor…

Şimdi ülkemizdeki manzara-i umumiye, yani genel görünüm şu:

Trakya’da ayçiçeği, tüm yurtta zeytin ve zeytin alanları, tarım yok edilmek isteniyor… Devlet tarıma desteği yarı yarıya çekti… Halk yaşadığı yöreyi canı pahasına korumaya çalışıyor…

Hayvancılığımızı, tarımı öldürdüler. Bir zamanlar dışarı doğal baklagiller satarken, şimdi kanserojen mercimek, nohut, kuru fasulye, pirinç, buğday alıyoruz.

Rüzgâr veya güneş enerjisi santralleri dururken, üç kuruşluk maden çıkarma, termik ve kömür santralleri uğruna Eskişehir’in verimli tahıl alanları ve dünyaca ünlü Lületaşı yok edilmek isteniyor.

Bartın’ın il, ilçe ve köylerinin doğal yaşamına son verilmek, halkın İnsanca yaşama hakkı, sağlıklı kalma, organik beslenme, temiz bir hava ve denizden faydalanma mutluluğu elinden alınmak isteniyor.

Parlamenter sistem saf dışı edildi… Saadet Partisi Başkanı bile “Parlamenter rejime dönmek istiyoruz” diyor.

Bazen düşünüyorum da 1 Mart 2003 Tezkeresi bu parlamentoda oylansaydı, durum ne olurdu acaba? Gerçi sonuç belli. Binlerce ABD askeri  kendilerine Türkiye’yi mekân seçecek ve daha sonra da Irak’ı işgal edecekti. Sonra da Suriyeli mülteciler gibi onları çıkarmak için uğraşacaktık.

Amerika’nın işgal gerekçesi ise, “Irak’ın elinde bölge ve dünya için tehdit oluşturacak miktarda kimyasal silahlar olduğu iddiası” idi. Daha sonra bunun kocaman bir yalan olduğu ortaya çıktı…

O oylamada AKP’li bakanlar ve milletvekilleri de ret oyu vermişti… Bugün böyle bir oylama yapılsaydı, sizce nasıl bir sonuç alınırdı?

Şimdi ülke OHAL ve kararnamelerle yönetiliyor. Pek kalkacağa da benzemiyor. AKP bu yönetim biçimini pek sevdi çünkü. Sesini çıkaranın tepesine biniyor…

Onlar için bir tek hedef var: İktidarda kalıp, koltukları korumak…

Sanki Türkiye’nin hiçbir sorunu yokmuş gibi, seçimlere 21 ay kala, daha şimdiden ittifaklar konuşuluyor… Politikacılar, gelecek kaygısında, seçimi kazanma, koltuğunu kurtarma çabasında.

Çünkü başaramazlarsa YÜCE DİVANLAR onları bekliyor…

İşsizlik, bütçe açığı, cinayetler, tacizler, tecavüzler her geçen gün biraz daha artıyormuş. Ne gam!!!

 “Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir.” Diyorlar.

Üstelik artık sapıklar, hırsızlar, katiller tutuksuz yargılanıyor.

Sizin anlayacağınız Türkiye yapı değiştiriyor… Evler pompalı silah deposu oldu. En ufak bir tartışmada silahlar çekiliyor. Baba, eşi kendisini boşadığı için bebelerini öldürüyor. Delikanlı, kendisine kız vermedikleri için aile fertlerini kurşuna diziyor. Sonra da şunları söylüyor:

“Kimse bana ilgi göstermiyordu, artık itibarım artacak…”Gördünüz mü Türkiye’de itibar nasıl kazanılıyormuş?

Bir de bütün bu düzen bozukluğunun yanında yobazlar başını kaldırdılar. Artık açık açık Ulusal Kurtuluş Savaşı komutanlarına ve Cumhuriyete hem karşı çıkıyorlar, hem meydan okuyorlar, sövüp sayıyorlar, ağızlarına geleni söylüyorlar. IŞİD sakallı bir öğretim görevlisi geçenlerde şöyle diyordu:

“1924 yılında (Atatürk döneminde) bunlar camileri kapatıp bazılarını ahır, bazılarını kerhane yaptı.”

Hâkimlerde, savcılarda tık yok.

Ama biz diyoruz ki, bu devran hep böyle gitmez. Bakarsın bir gün tersine döner. Bu herifler işte o zaman kaçacak delik arayacaklar. Ne demiş atalar: “KESER DÖNER, SAP DÖNER, GÜN GELİR HESAP DÖNER…”

Ali ERALP – 05 Mart 2018

This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

Yazarlar

Cloudy

12°C

Istanbul